[Güneş Çelikkol’un bu yazısı Mesele dergisinin Mayıs 2007 tarihli 5. sayısında yayımlanmıştı. İngiltere ile Arjantin arasında yaşanan Malvinas (Falkland) Adaları için yapılan savaşın, Morenocu hareketin Arjantin’deki gelişimi açısından taşıdığı önemi sebebiyle, bu kapsamlı yazıyı sitemize aktardık.]

24 Mart gecesi saat 1’de general Jose Rogelio Villereal, silahlı kuvvetlerin yönetime el koyma kararı aldığını, kendisini tutuklayacaklarını bildirir, artık başkan olmayan Isabel Peron’a. Saat 03.30’da, iktidarda artık kara ordusu komutanı korgeneral Jorge Rafael Videla, donanma komutanı amiral Emilio Eduardo Massera ve hava kuvvetleri komutanı tuğgeneral Orlando Agosti’den oluşan askeri cunta vardır.

Ertesi günden itibaren birbiri peşi sıra çıkan bildirilerle meclis ve siyasal partiler kapatılacak, üniversite özerkliği ve düşünce özgürlüğü kaldırılacak, askıya alınan anayasanın yerine cunta tüzük belgesi konacak, cuntanın seçtiği Videla yeni de facto başkan olacaktır.

Arjantin yasaları ölüm cezasını 1906’da büyük ölçüde kısıtlamış, 1917’de tamamen kaldırmıştı. 1933’teki askeri idare bu cezayı özel bir yasayla geçici olarak ve belli koşullarla geri getirmiş, 1960’lardaysa demokratik hükümet ‘üç yıllık bir süreliğine’ buna yeltendiği halde başaramamıştı. Videla cuntası ölüm cezasını da geri getirdi. Gerçi uygulanmayacaktı, orası ayrı: O kadar zahmetle göstermelik de olsa mahkeme kurmak, kararın altını imzalayıp ileride başa bela olabilecek bir sorumluluk almak pek akıl kârı sayılmazdı, sokak ortasında vurmak veya kaybetmek gibi daha işlevsel çözümler dururken.

Silahlı kuvvetler, ulusal güvenlik veya polisin itibarını zedelemek yahut ülkeyi karıştırmak amacıyla haber, yazı, görüntü dağıtanlara on yıla kadar hapis cezası verileceğini açıklayan cunta kimi bulsa tutukluyordu: Cordoba’lı mücadeleci sendikacı Rene Salamanca tutuklanırken sağ Peronist sendikacı Lorenzo Miguel de tutuklanıyordu ki, adalet sağlanmış olsun. Eski başkan Hector Campora’yı tutuklama girişimiyse gelebilecek tepkilerden dolayı rafa kaldırılmıştı.

Dünya devletleri itirazsız, ışık hızıyla tanımışlardı Arjantin’deki darbe hükümetini. IMF bir sürat, daha Videla’nın yemin töreninin arifesinde, 28 Mart’ta uzattı yardım elini. Isabel Peron hükümeti daha geçende 127 milyon dolar kredi istediğinde ayak direyen IMF, itirazlarından anında vazgeçip muslukları açtı. Ongania diktatörlüğü yıllarındaki öğrenci eylemlerinin ‘bir üniversitede profesörden çok polis varsa oraya okul değil cezaevi denir’ sloganındaki mecaz bu defa hakikate dönüşmüştü. 30 Mart’ta yeniden açılan üniversitelerin koridorlarında üniformalılar dolaşıyor, kapılarında tanklar bekliyordu.

2 Nisan’da yeni ekonomi programını açıklayan sivil bakan Martinez de Hoz, Arjantin’i yabancı sermaye ile özel şirketlere armağan ederken fabrikalar çalışma kamplarına çevrilmişti âdeta. Askeri diktatörlük döneminde Renault, Mercedes ve Ford otomobil fabrikalarında o kadar çok işçi temsilcisi, sendikacı kaybedilmiştir ki, ülke demokrasiye döndüğünde bu fabrikalarda yaşananlar da masaya yatırılacak, yıllar sonra başkan Nestor Kirchner, Mercedes işçilerinin ailelerini başkanlık binasında kabul edecektir. Yasadışı devlet şiddetinin destekçisi ve ortağı konumundaki Ford yöneticileri de pek çok ölümden sorumlu tutulmaktadır.

Askeri darbe PRT-ERP ve Montoneros’un silahlı eylemlerini ve siyasal çalkantıları gerekçe göstermişse de kaybedilen 30 bin kişiden yüzde 30’unun endüstri işçisi olması, yan sektörlerde çalışanlar ve beyaz yakalılarla beraber bu toplamdaki sendikalı ücretlilerin yüzde 57’yi bulması, kayıplar arasında silahlı mücadele kadroları arasına girmemiş 27 bin işçi, öğrenci, halk hareketi militanının bulunması, diktatörlüğün gerçek amacını gözler önüne seriyor olmalıdır. Faşist terör sayesinde hayata geçirilebilen işçi düşmanı politikaların Isabel Peron hükümetinden başlayan serüveni, 1975-1980 yılları arasında 450 bin endüstri işçisinin işten çıkarılmasına, işsiz nüfusun 1981’de 1,5 milyona ulaşmasına, kayıtsız-güvencesiz çalışanların 4 milyona tırmanmasına yol açtı.

Videla, Massera, Agosti’den oluşan cunta, tıpkı öncekiler gibi Batılı ve Hıristiyan değerler adına uyguluyorlardı icraatlarını. Kendisine sunulan fahri doktoralardan birini aldığı törende sosyoloji veya felsefe profesörü edasıyla konuşan Massera, Marx’ın özel mülkiyet, Freud’un cinsellik, Einstein’ın görelilik üzerine yazdıklarının Batı toplumlarını temel değerlerinden uzaklaştırdığını belirtiyor, Batı’nın bir coğrafya değil zihniyet haline geldiğini ve artık Arjantin’de yeniden onarıldığını söylüyordu. Tıpkı Yunanistan’da olduğu gibi Arjantin’deki cunta da ‘Batılı değerleri yozlaştıran hippilik gibi akımları’, erkeklerin saç uzatmasını yasaklıyordu. Geceleri trafik kontrolü yapan askeri birlikler, elde makas, uzun saçlı erkeklerin icabına da bakacaklardı.

Yayıncı ve yazar Tilo Arerst Wenner darbeden birkaç saat sonra saldırıya uğramış, kendisinden bir daha haber alınamamıştı. 5 Mayıs 1976’da bu defa yazar Haroldo Pedro Conti kaçırıldı. Buenos Aires Tango’nun yazarı İspanya doğumlu şair Lucina Alvarez de Barros ile eşi yazar Oscar Osvaldo Barros, 7 Mayıs 1976’da ordu bünyesindeki bir komando birliği tarafından kaçırıldılar -tıpkı diğerleri gibi onlardan da bir daha haber alınamadı. Edebiyat eleştirmeni Miguel Angel Bustos’u 30 Mayıs 1976’da polis olduğunu söyleyen birileri; şair Enrique Gregorio Courau’yu 18 Temmuz 1976’da silahlı kuvvetler; sosyolog Roberto Carri’yi 24 Şubat 1977’de kimliği meçhul başka birileri; gazeteci şair Osvaldo Balbi’yi 11 Ağustos 1978’de denizci subaylar kaçırdılar.

Küba haber ajansı Prensa Latina kurucularından; J.P. Sartre, Yoko Ono ve Dylan Tomas’ın İspanyolca çevirmeni Susana ‘Piri’ Lugones, 21 Aralık 1977’de kaçırılmış, ESMA’da öldürülmüştü. Gazeteci-şair Darbo Sebastian Dorronzoro (25 Haziran 1976), şair-öğretim üyesi Alicia Eguren de Cooke (26 Ocak 1977), yazar-avukat Luis Natalio Elenzvaig (19 Mayıs 1977), grafik tasarımcı-şair Claudio Arnoldo Ferraris (30 Temmuz 1977), şair Hugo Oscar Sanchez (14 Şubat 1978), gazeteci Norberto Armando Habegger (30 Temmuz 1978), yazar Hector German Oeserheld (Temmuz 1978) diye uzayıp gidiyordu liste. Gidiyordu, en azından gidecekti ama şunu da sormak gerekir elbette: Kimin umurundaydı ki?

New York Times, Washington Post, Le Monde sayfalarında Arjantin’de siyasal istikrar sağlandığı müjdelenirken, ulusal basın geri kalacak değildi cuntaya övgüler düzmekte. Popüler dergi La Gente’ye göre, ne bir askere, ne politikacıya, ne politikaya bulaşmış bir askere benzeyen Videla, olsa olsa bir ahlâk tutkunu, sanki başka çağlardan kopup gelmiş bir melek sayılabilirdi. İnsan hakları konusunda çıkıntılık yapınca çok geçmeden kapatılacak La Opinion, çağdaş anlamda bir merkez sol lider profili çiziyordu Videla hakkında yazarken.

Kitaplar yasaklanır, üniversiteler ablukaya alınır, yazarlar kaybedilirken, 19 Mayıs 1976’da Arjantin edebiyatının dünya çapında tanınan iki büyük devi, muhafazakâr sağ kanadın temsilcisi Borges ile bir zamanlar Komünist Parti’nin gençlik örgütü başkanlığını yapmış olan sol edebiyatçı Ernesto Sabato, Videla’ya destek ziyaretinde bulundular. Ernesto Sabato çıkışta gazetecilere yaptığı açıklamada, diktatörün entelektüel kimliğini göklere çıkarırken, böylesine kültürlü, ince ve nazik bir asker başkanla tanışmaktan duyduğu memnuniyeti ölçüsüzce dile getirmekteydi.

Johann Cruyff’un En Şık Golü

“Ölene kadar değil,” diyordu Massera, “daha da öteye, zafere kadar gideceğiz”. Videla ise 10 Şubat 1977’de, Tucuman operasyonlarının yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmada aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor, esip gürlüyordu: “Mücadele sürüyor, sürecek.”

Öyle bir üslûptu ki bu, işin aslını bilmeden kulak kabartan herhangi biri, Arjantin ordusunun bağımsızlık savaşı verdiğini yahut bir yerleri fethettiğini sanabilir, yıldönümü kutlanılan şeyin altı üstü bir polisiye operasyon olduğuna, ordunun da zaten kendi ülkesinde savaştığına, düşman denenlerin de yabancı bir devlet ordusunun askerleri falan değil, yine Arjantin yurttaşları olduğuna inanmakta güçlük çekebilirdi.

Videla, Bağımsızlık Operasyonu’nun ülke tarihindeki öneminden ve halen süren savaşta bütün ulusun birlik olması gerektiğinden bahsededursun, silahlı kuvvetlerin daha kendi içinde o kadar birlik olmadığı aşikârdı aslında.

Şiddetin bini bir paraydı. Solcular, işçiler, öğrenciler yetmezmiş gibi yoksullardan yana veya insan haklarına duyarlı din görevlilerini de hedef tahtasına yerleştiren
diktatörlük, son olarak Fransız rahibeler Léonie Duquet ve Alice Domon’u kaçırmış, bu suçu Montoneros’a yıkmaya kalksa da inanan pek çıkmamıştı. Bu arada şükür ki, belki tek umut ışığı veya teselli kaynağı, cuntaya verilen uluslararası ve medyatik desteğin bir nebze olsun azalmasıydı. Artık bu işin kaynağında cuntanın pisliklerinin yeterince ortaya dökülmesi mi vardır, yoksa istediklerini çoktan elde eden büyük güçlerin demokrat kılığı kuşanması mı, orasını allah bilir. Öyle ki, Arjantin hükümeti ekonomiyi çokuluslulara teslim edip ABD’ye bütün istediklerini verdikten sonra, ABD’nin yeni başkanı Jimmy Carter bile Arjantin hükümetinin insan hakları ihlallerinden dem vurmaya başlamıştı. İsveç yurttaşı öğrenci Dagmar Hagelin’in kaçırılmasından dolayı Stockholm’ün sorun çıkarması, 2 Şubat 1977’de yayınlanan Uluslararası Af Örgütü raporu, Buenos Aires Herald gazetesi yayın yönetmeni İngiliz gazeteci Robert Cox’un tutuklanması derken, hafiften de olsa değişiyordu dengeler.

Üstelik, kaçırılan çocuklarının akıbetini öğrenebilmek umuduyla her perşembe Mayo Meydanı’nda dönüp duran anneler, o civardan yürüyenlerin ‘aman şimdi olay çıkar…’ korkusuyla adımlarını hızlandırmalarına yol açan bir avuç kaçık muamelesi görüyorlarsa da hâlâ, pek yakında bütün dünya onların varlığından haberdar olacaktı. Bunun vesilesiyse, Videla’nın halkla ilişkiler kampanyasıydı aslında: 1978 kışında Arjantin’de düzenlenen FIFA Dünya Futbol Kupası.

Futbolculardan ziyade istihbaratçıların mesai yaptığı kupanın henüz ilk maçı oynanmadan tartışmalar başlamıştı. Dünya Kupası’nın bir cezaevinde düzenlenemeyeceğini söyleyenler, sürgündeki Arjantinli diplomatların ön ayak olduğu bir uluslararası platform oluşturmuşlar, FIFA’yı topa tutmaya ve uluslararası kamuoyunun dikkatini futbol üzerinden insan hakları sorunlarına çekmeye koyulmuşlardı bütün güçleriyle. Organizasyon komitesinde askerlerin de yer almasına FIFA başta ses çıkarmamışsa da, Montoneros militanlarının Arjantin’deki komiteye yönelik düzenlediği bir-iki suikasttan sonra kupanın güvenliğinin sağlanıp sağlanamayacağına dair soru işaretleri çoğalmıştı. Arjantin orta sınıfına gelince, bu kupa göz boyamaya fazlasıyla yetiyordu ama, darbenin üzerinden geçen iki yıl, cuntayı da eskitmeye başlamıştı hafiften de olsa. Ekonomi tökezleyeceğine dair güçlü işaretler veriyor, Miami’ye kalkan uçaklara daha rahat yer bulunuyordu artık.

Stadyum kapılarına dayanan göstericilerin diktatörlük aleyhine sloganlar haykırdığı dünya kupasını ev sahibi takım kazanmış, Kempes yıldızlaşmıştı. Ancak asıl unutulmaz olan, Johann Cruyff olacaktı. Dünya futbolunun parlak yıldızı Hollandalı oyuncu Cruyff kariyerinde büyük önem taşıyacak kupa fırsatını bir yana bırakmış, Arjantin’deki askeri diktatörlüğü protesto ederek maçlara çıkmama kararı almıştı.

Videla’ya Nobel Sürprizi

Askeri cunta bir kanun çıkarmış, CGT konfederasyonunu yasakladığını duyurmuştu ama neye yarar? Parti veya dernek değil ki bu, sendika: Bütün binalarını kapatsan, caddelere afiş asmasını yasaklasan da, işyerlerini kapatıp bütün işçileri işten atmadıktan sonra bu defa da yeraltında örgütlenir. Nitekim, yeraltında örgütlenen CGT hoş bir sürpriz yapmış, yasak masak dinlemeden ve cuntayı iplemeden, işçi hareketinin üzerindeki ölü toprağını atmaya kalkmış, 27 Nisan 1979’da genel grev kararı almıştı.

Baskılar sürmekte, koca bir işkencehaneye çevrilen Arjantin topraklarında işleyen yüzlerce yasadışı toplama kampı insanı doğduğuna doğacağına pişman etmekteyse de, bir umut ışığıdır belirmişti işte. Birkaç aya kalmadan Amerika Devletleri Örgütü (OEA), Amerikalararası İnsan Hakları Komisyonu (CIDH) gözlemcileri de olay mahalline yetişmişler, cunta gerçekleri ne kadar gizlemeye çalışsa da bir şeyler bulup rapor etmişlerdi.

PRT-ERP ezilmiş, 1500’den fazla militanı karacılara ait Campo de Mayo üssünde toplanıp ortadan kaldırılmış, ülkeden çıkmayı başaranlardan bir kısmı İtalya’da düzenledikleri kongreyle örgütün feshedildiğini açıklamış, bir kısmıysa Nikaragua yolunu tutarak Sandinista devrimine katılmıştı ama, denizcilere ait ESMA’da toplanıp imha edilen 1600’ü aşkın üyesine karşın Montoneros görece ayaktaydı hâlâ.

İşçi hareketinin yeniden başlaması yetmezmiş gibi, Brezilya’ya kaçan Montoneros militanları da ‘stratejik karşı-saldırı’ adını verdikleri bir askeri kampanya kararı almışlar, silahlı direnişi örgütlemek üzere gizlice Arjantin’e geçmeye başlamışlardı. Örgüt lideri Mario Firmenich’in buna karşı çıktığı, silahlı kuvvetlerdeki görev paylaşımı gereği Montoneros’u bitirmekten sorumlu donanma komutanı Massera’nın farklı bir dizi hesap yaptığı, Massera ve Firmenich’in gizlice Paris’te buluştukları, Brezilya’dan Arjantin’e geçmeye çalışan yüzlerce Montoneros üyesinin neredeyse tamamının sınırda teker teker yakalanmasının bu Paris buluşmasıyla belli bir ilişki taşıdığı da söylenir durur gerçi, ancak bu hikâyeyi işin içine fazla katmadan devam edelim şimdi.

Ekonomi çöker, dünya kupasındaki şampiyonluktan gelen sarhoşluk sona erer, çatlak sesler günden güne artarken, gençler kupası veya dünya tenis turnuvasındaki başarıları ne kadar öne çıkarsa da durumu kurtaramayan Videla yeni bir halkla ilişkiler kampanyası vesilesi aramaktaydı o sıra. Nobel kazanan son Arjantinli, 1970’de kimya dalında bu ödüle değer bulunan Luis Federico Leloir olmuştu. Yeni bir Nobel fena mı olurdu?

Askeri diktatörlük Jorge Luis Borges’in edebiyat dalında Nobel kazanması için hiçbir fedakârlıktan kaçırmamış, bütün gücünü seferber etmişti. Hem usta bir edebiyatçı, hem de kitapları gazete bayilerinde satacak kadar popüler bir yazardı Borges. Dünyanın yaşayan en büyük birkaç yazarı sayılsa adı rahatlıkla geçerdi. Son yıllarda Nobel alan edebiyatçıların onunla aşık atamayacakları da ortada olduğuna göre, ödül bu defa da Borges’e gitmezse olmazdı. Üstelik ailevi köklerine ve hele ki paşa dedesine düşkün, eşiyle ikinci çoğul şahıstan konuşacak ve takım elbisesini sırtından çıkarmayacak kadar muhafazakâr, Batılı kültürü ve Avrupa değerlerini daima önde tutan bir yazardı.

Videla, Borges’in tez zamanda Nobel alması için dualar ededursun, Buenos Aires’teki İsveç büyükelçiliğinde çalışan bir tanıdığı, diktatörlüğe karşı mücadelesi yüzünden aylarca işkence gören mimar Adolfo Perez Esquivel’i arayarak derhal gelmesini rica etti. Esquivel bunun kayıplar konusunda ulaşılan bir bilgiyle alakalı olduğunu düşünmüş, elçilikten içeri girdiğindeyse bir kutlama masası görüp şaşırmıştı. Nobel’i sahiden de bir Arjantinli almıştı!

Askeri diktatörlük ne yapacağını bilemeden kalakalmış, gazeteler haberi gizlemeye çalışmıştı ama ne fayda? Adolfo Perez Esquivel 10 Aralık 1980’de Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. 29 Mart 1981’deyse Videla’nın yerine Viola gelecekti.

Diktatörlük Yıkılıyor: Ölüm Meleği

Videla’nın yerini alan Viola, ülkenin ekonomik sorunlarına, kendisinin de sağlık sorunlarına çözüm bulmakla yükümlüydü acilen. Kredi muslukları kesilmiş, dış borçlar almış başını yürümüş, endüstri çökmüş, bir vakitler İsa Mesih yerine konan yabancı sermaye ütüp gitmişti. Martinez de Hoz bakanlıktan alındı, onun yerine ekonomiyi batırma konusunda daha az ısrarcı birileri bulundu ama ne fayda…

Mart’ta gelen Viola Kasım’da iş göremez olmuş, yetkilerini içişleri bakanına devredip hastanede şifa aramaya başlamıştı. Aralık ayı başlarında istifa etti, ülkeden birisi ağzını açacak olduğunda haddini bildirmelerine karşın kendi içlerinde her kafadan bir ses çıkan silahlı kuvvetlerin tepesi, geçici başkanlığı Carlos Alberto Lacoste’nin devraldığı günler boyunca tartışıp durdu, 22 Aralık 1981’de Leopoldo Galtieri yeni de facto başkan oldu.

Uzlaşanlar uzlaşırken, CGT’nin ‘Brasil’ diye bilinen mücadeleci kanadı isyan bayrağını açmış, Arjantin’i sarsacak büyük gücünün hazırlıklarını tamamlamıştı: Takvimler 30 Mart 1982’yi gösterdiğinde 100 binden fazla işçi, öğrenci, muhalif sel olup akmıştı Buenos Aires caddelerine. Dünyanın en geniş caddesi olan 9 de Julio’da ‘Kahrolsun Diktatörlük!’ pankartları açılmış, işçi sınıfı bütün görkemiyle yeniden sahneye çıkmış, Galtieri’nin bastığı toprak kökünden sallanmıştı. Askerler açısından bakıldığında bu gidişat hiç de hayra alâmet değildi doğrusu: Komünizm âdeta hortlamış, hayalet yeniden piyasaya çıkmıştı. Bu arada partiler yeniden kuruluyor, muhalifler birleşiyor, eylemler birbirini izliyordu.

Galtieri oynayabileceği son kartı oynamaya karar vermiş, gündemi değiştirmek niyetiyle bir acele, askeri birlikleri alarma geçirmişti. İngiliz egemenliğinde bulunan ancak Arjantin’in hak iddia ettiği Malvinas adaları, askeri yoldan geri alınacaktı. Çok geçe kalmadan Arjantin birlikleri taarruzu başlatmışlar,
Malvinas’ın başkenti Puerto Argentina’ya (İngilizce’si: Port Stanley) çıkmışlardı bile.

Malvinas harekâtı işe yaradı ve iklim bir anda değişti. 10 Nisan’da Plaza de Mayo’da toplanan yüz binler Galtieri’nin söylevini dinlemişlerdi. İngilizlere karşı atıp tutan diktatör, “Gelmek isteyen isteyen varsa gelsin,” diyordu, “onlara iyi bir savaş göstereceğiz”.

Galtieri sonradan kurulacak mahkeme ve araştırma komisyonunun ortaya koyacağı üzere, savaşa hazırlıklı değildi aslında. İngiltere’nin savaşa girmeyeceğini, girse bile ufak birkaç atışmadan sonra uluslararası toplumun arabuluculuğuyla savaşın biteceğini, çözümün diplomasiye kalacağını sanıyor, çıkmayacağından emin olduğu bir savaşı bahane ederek milliyetçi nutuklar sallama fırsatını kullanıyordu. İşler umduğu gibi giderse diktatörlüğe taze kan aşılanmış olacağı kesindi.

Gelgelelim, emperyal gösteri peşindeki İngiltere, nükleer silahlarla donatılmış kocaman bir birlik gönderip de pazarlık masanın adını bile anmaksızın savaşa girince ve Şili İngiltere’ye yardım edip, ABD’den de hayır gelmeyince işin rengi değişti.

İngiltere savaşa girerken, Arjantin’in emperyal bir güce karşı savaş kazanmasını sağlayabilecek tek yola hayli uzak durduğu sır değildi. Arjantin böylesi bir savaşta kazanmak istiyorsa Troçkist lider Nahuel Moreno’nun bas bas bağırdığı gibi devrimci bir yola girmeliydi: Dış borçların iptali, düşman devletle bağlantılı bütün şirketlerin millileştirilmesi, halkın silahlandırılması, İngiliz şirketlerinin üst kademe yöneticileri başta olmak üzere düşmanla işbirliği yapabilecek bütün unsurların tutuklanarak kurşuna dizilmesi, banka hesaplarına el konması, dünyadaki ilerici hükümetlerden ve SSCB’den kamuya açık bir duyuruyla silah istenmesi, dünya ölçeğinde bir siyasal ve askeri kampanya örgütlenmesi suretiyle cephe savaşını topyekûn savaşa çevirmekti bunun yolu. Galtieri’nin yapamayacaklarıysa tam da bunlardı.

Donanma subayı Alfredo Astiz ESMA’da görev almış, kendine kayıp yakını süsü vererek Plaza de Mayo Anneleri hareketine ve yurtdışındaki Arjantinli siyasi göçmenler arasına sızmış, kendi halkına karşı sürdürdüğü savaştaki mahirliğinden ötürü ‘ölümün sarışın meleği’ diye anılır olmuştu. 25 Nisan 1982’de, başında bulunduğu birlik İngilizler tarafından kedi gibi kıstırılınca, tek kurşun sıkacak cesareti bulamayıp şerefsizce teslim oldu. Astiz’in teslimiyet ânını gösteren fotoğraf, yurtsever nutukların ardına ustaca gizlenmiş gerçeği bir anda açık etmiş, yalnızca kendi halkına karşı savaşabilen silahlı kuvvetlerin itibarı iki paralık edilmişti. Arjantin birlikleri 14 Haziran’da Malvinas’a veda ettiler, ertesi gün de muazzam bir kalabalık diktatörlüğü devirmek üzere Buenos Aires meydanlarını doldurdu. Galtieri 18 Haziran’da yerini geçici olarak Alfredo Oscar Saint Jean’a bırakarak istifa edecek, 1 Temmuz’daysa son cunta şefi Reynaldo Bignone iş başına geçecekti.

Arjantin zincirlerinden boşanmıştı artık. Sol partiler ve gazetelere ait lokaller yeniden açılıyor, pankartlar yazılıyor, sokaklar doluyor, bir devrim yaşanıyordu. Maocu PCR, “Taş üstünde taş bırakmayalım!” diye haykırıyor, Moreno’nun PST’si, “Ulusu satan bütün subaylar infaz duvarına!” haykırışını yükseltiyordu: “Son askeri diktatörlükte görev almış bütün subaylar suçludur ve hepsi kurşuna dizilmelidir.”

5 Ekim’de on binlerce kişilik bir kortej Plaza de Mayo’yu zorlamış, 16 Aralık’daysa 1 ölü, 80 yaralı, 120 gözaltı pahasına meydana girilmiş ve başkanlık binasının önü, iktidarın kalesi savaş alanına dönmüştü. Diktatörlüğün devrilmesi fazla gecikmedi. Ömür boyu hapis mahkûmu Alfredo Astiz ise halen cezaevindedir.

Uluslararası İlişkiler, Karışık İşler

Arjantin’deki diktatörlük Şili’deki Pinochet deneyiminden ders çıkarmış, SSCB’ye ufak bir kapı aralamanın fena olmayacağına kanaat getirmişti. Hem böyle bir politika, uluslararası toplumdaki tepkileri gemlemenin yanı sıra diplomasi masalarında pazarlık imkânları sağlar, işe yarardı. Arjantin cuntası Şili’dekinden farklı olarak yüzde yüz Washington damgası taşımadığına, ABD tarafından yerleştirilmiş değil yalnızca desteklenmiş, teşvik edilmiş olduğuna göre bu mümkündü. ABD’nin bölgedeki esas oğlanı Pinochet olduğundan böyle bir gereklilik de söz konusuydu. Üstelik Şili’den farklı olarak Arjantin’de bütün solun desteklediği bir sosyalist hükümet değil, Isabel Peron devrilmişti. Darbeye uzanan süreçteki silahlı sol eylemcilere resmi komünist partisi ve solun diğer bazı sektörleri pek sıcak bakmadığından, solun bir kısmını ulusal veya uluslararası ölçekte kazanmak mümkün gibiydi.

Yalnızca SSCB değil, Küba da iyi bir ortak sayılabilirdi. Latin Amerika’daki sol örgütlere destek olan ve diktatörlüklere demediğini bırakmayan Küba bir yolla bağlanabilirse, ne âlâydı. Juan Domingo Peron zamanında Arjantin, Küba’ya uygulanan ambargoyu delmiş, ABD markalarının Arjantin’deki fabrikalarda ürettiği mallar sosyalist adaya satılmıştı. Havana sokaklarında 1959’dan beri ilk defa gıcır gıcır Ford arabalar dolaşmaya başlamış, döküntü Doğu Bloku mallarının yerini albenili elektrikli ev aletleri almıştı. Askeri diktatörlüğün ilk işlerinden biri Küba’yla ilişkileri sona erdirmek, bütün bunlara bir son nokta koymak olmuştu gerçi ama, fazla zaman geçmeden işler tekrar eskisine dönecek, Havana ile Buenos Aires yakınlaşacaktı.

ABD başkanı Jimmy Carter Arjantin’i insan haklarını ihlal etmekle suçlayınca diktatör Videla’nın da tepesi atmış, Arjantin’in dünyadaki bütün ülkelerle ticaret yapacağını açıklamıştı ki, Küba’ya uygulanan ambargonun yeniden delineceğinden başka anlam çıkmıyordu bundan. Fidel Castro mesajı aldı, Videla’yı 1978’de Havana’da toplanan Bağlantısız Devletler zirvesine özel konuk olarak çağırdı.

SSCB’nin Latin Amerika’yla uğraşan masalarındaysa bayram vardı âdeta. ABD’nin askeri diktatörlüklerle donattığı kıtada bir pencere açılmış, Arjantin-SSCB arası ticari ilişkiler patlamıştı. Öyle derinden bir muhabbetti ki bu, 1982’de Arjantin’deki insan hakları ihlalleri meselesi Birleşmiş Milletler gündemine gelince, cuntaya karşı karar çıkmasını SSCB ve Doğu Bloku uluslarının delegeleri engelleyeceklerdi.

Malvinas adaları için Galtieri cuntası İngiltere’yle savaşa tutuştuğundaysa saflar iyice değişmişti. SSCB ve Doğu Bloku, batı dünyasının ‘saldırgan ulus’ saydığı Arjantin’e diplomatik destek sunarken, cuntayı şerh koymaksızın ve kamuoyuna açık nutuklarla destekleyen iki ülke Küba ve Sandinist Nikaragua olmuştu. Arjantin’deki hükümetin emperyalizme karşı savaştığını duyuran Castro ‘Küba, Cezayir, Hindistan, Arjantin’ ekseninden söz ediyor, Birleşmiş Milletler kürsüsünden yaptığı konuşmada Arjantin’i selamlıyordu.

Darbeciler aşırı sol partileri yasaklayıp üyelerini avlamaya başlamışlar, Komünist Parti’yi ise SSCB’nin dostluğu hatırına yasaklamamış, yalnızca kapatmışlardı. Başka bir deyişle, partinin çalışmaları askıya alınmış ve siyaset yasağı getirilmişti ama, üyeleri arananlar listesine konmamıştı. Parti binalarını boşaltıp tabelaları indirir, evlerine gidebilirlerdi. Uygulama aynı olmuyordu tabii. Komünist Parti’ye mensup sendikacılar, öğrenci liderleri alan çalışmalarındaki faaliyetlerinden dolayı tutuklanıyor, öldürülüyorlardı. Üstelik parti binasının tahliye edildiği gün bu işle uğraşan iki üye, polisin ‘münferit vaka’ kazasına kurban gidip katledilmişti.

Ancak Komünist Parti yönetiminin tavrını hiçbir şey değiştiremezdi yine de. Başka memleketlerde katıldıkları toplantılarda Arjantin’deki cuntanın demokratik niteliğini yücelten, yaşanan bazı insan hakları ihlallerinin sebebinin askerlere darbeden başka çözüm yolu bırakmayan aşırı sol terör olduğunu savunan parti yöneticileri, Videla’nın tek alternatifinin Pinochet tarzı bir diktatör olacağını belirtiyor, Arjantin’deki cuntayı ilerici ve ABD’ye mesafeli görüyorlardı. Diktatörlük ufak siyasal hesaplar peşinde koşan komünist bürokratların hayal dahi edemeyeceği biçimde, yüz binlerin kitlesel eylemiyle, işçi mücadelesiyle devrildi. Komünist Parti’nin tarihi 16. Kongresi kapsamlı bir özeleştiri verecek, merkez komitesini ve Moskovacı ihanet çetesini mahkûm edecekti.

Cuntacılar Yargılanıyor: “Bir Daha Asla!”

Cunta üyesi amiral Emilio Massera askeri diktatörlük devrilmeden, onu cinayetten sorumlu tutan savcının açtığı davayla 21 Haziran 1983’de tutuklandığında baskı dönemi sorumluları telaşa kapılmışlardı. Partiler seçimlere hazırlanır, sokaklar kitlelerin eylemlerine sahne olurken, ‘Askeri Cuntanın Kalkışmaya ve Terörizme Karşı Savaş Üzerine Son Belgesi’ni imzalayan son diktatör
Reynaldo Bignone, bu savaşta yaşananları Tanrı’nın yargılayacağını bildiren bir af yasası çıkardı 22. Askeri diktatörlük henüz sonlanmamıştı ama ne gam, hemen ertesi gün, 23 Eylül’de, Jorge Torlasco ve Guillermo Ledesma adlı iki yargıç anayasaya aykırı olan bu kararın geçersiz sayılacağını açıkladılar.

30 Ekim’de açılan sandıklardan UCR’nin demokrasi vaat eden adayı Raul Alfonsin birinci çıktı. İktidara geldikten sonra da, Arjantin’in bir dönemine damga vuracak ‘çift deccal’ teorisinin eseri 157 ve 158 numaralı kararnameleri yayınladı. Sosyal demokrat Alfonsin bir yanda sol gerillaların, diğer yanda cuntacıların yer aldığı iki cephenin demokrasiye zarar verdiğini savunuyordu. Şiddetin iki tarafını da mahkûm etmek kolaydır ama, gerillaya silah bırakmasını salık verirken orduya laf etmek, örneğin kurmay heyetinin tutuklanmasını istemek göze alınabilecek bir risk değildir.

Alfonsin ise yükselen kitlesel eylemlerin sağladığı taban basıncının tesiriyle olsa gerek aykırı bir iş yapmış, iki kanadın da yargılanacağını duyurmuştu. Hoş, o kanatlardan biri altı yıldır işkencenin, ölümün, katliamın bin bir türünü görmüştü ama varsın olsundu. 157 sayılı karar ‘iktidara güç kullanarak gelmek amacıyla siyasal eylemin şiddet içeren yollarına başvuran’ dört Montoneros ve bir PRT-ERP liderinin, 158 numaralı olansa cuntalarda görev almış dokuz generalin yargılanacağını duyurdu. 15 Aralık’ta cuntaların suç bilançosunu incelemek üzere Kayıplar Ulusal Komisyonu (CONADEP) oluşturuldu.

Mecliste kararlar alınıyor, dokunulmazlıklar kaldırılırken askerlerin yargılanması sivil mahkemelere veriliyordu. Kendi kendine af yasası çıkaran cunta şefi Reynaldo Bignone, harp okulu müdürü olduğu 1976’da Luis Steimberg ve Luis Garcia adlı iki askerin kaybedilmesinden sorumlu tutularak 10 Ocak 1984’de tutuklandı ve yargıç Oliveri’nin huzurunda buldu kendini. Cunta üyeleriyse CONADEP’in hazırladığı ‘Nunca Mas’ (Bir Daha Asla) başlıklı raporda yer verilen suçlardan 22 Nisan 1985’de yargıç önüne çıkarıldılar; 18 Eylül’de haklarında ömür boyu hapis cezası istendi ve 9 Aralık 1985’te mahkûm edildiler.

Jorge Luis Borges başlarda diktatörlüğe destek vermiş, yıllar sonra bir gün, Plaza de Mayo annelerinin kendisini ziyarete geldiğini, onları dinlediğini, kayıpları siyasal amaçla kullananlar varsa da bazılarının içten bir üzüntü duyduğunu anladığını, suçları ne olursa olsun her suçluya kendini mahkeme önünde savunma hakkı verilmesi gerektiğine inandığını yazacaktı Clarin gazetesine. Ernesto Sabato ise bir Alman gazetesine verdiği yazıda özeleştiri yapıyor, toplumun büyük çoğunluğunun yükselen şiddetten bunalarak çareyi bir askeri darbede aradığı dönemde kendisinin de bu yaklaşımın etkisinde kaldığını, bunun hata olduğunu yazıyordu. Raul Alfonsin, cuntacıların suç dosyasını hazırlayan CONADEP’in başkanlığına Ernesto Sabato’yu getirmişti. Borges ise İspanyol haber ajansı EFE’nin teklifini kabul ederek gazetecilik yapacak, cunta üyelerinin cezalandırıldığı haberini dünya Borges’in cümleleriyle öğrenecekti.

Yazan: Güneş Çelikkol (Mesele dergisi, Sayı: 05, Mayıs 2007)

image_pdfimage_print