Taraf gazetesinde yayımlanan AKP ve Gülen’i Bitirme Planı belgesinin ardından, yeni bir darbe planının daha ortaya çıkıp çıkmadığı tartışılmaya başlandı.

Önce askeri mahkeme belgenin gerçek olduğunun ispatlanamayacağını söyledi. Hükümet ise, darbe girişiminde bulunan subayların, sivil mahkemelerde yargılanabilmesinin önünü açan bir yasa değişikliği önerisinde bulundu. Mevzubahis belgenin altında imzası bulunan Albay Çiçek hakkında ise, Eregekon savcısı tarafından tutuklama kararı çıkarıldı.

Bu yazının yazılmakta olduğu gün ise, 7,5 saatlik bir MGK toplantısı henüz sonlandı ve de toplantının hemen ardından Erdoğan, Yaşar Büyükanıt ve Adalet Bakanı arasında çekirdek bir MGK toplantısı kulisi yapıldı.

Sonuç olarak doğru olsun, yanlış olsun açığa çıkan İrtica İle Mücadele Planı belgesi, rejimin çok başlılığının doğurduğu sürekli krizin içerisinde yeni bir depremin -hem de büyük ölçekli bir depremin- yaşanmasına yetti.

Ordusu, vatanı ve milleti ile kararlı(!) bir seyir izleyen rejimin darbe ve irtica komploları ile devamlı olarak krize sürüklendiği yönünde çeşitli fikirler mevcut. Oysaki cumhurbaşkanlığı, hükümeti, yargısı ve ordusu vb. ile birden fazla başı ve bu başın dışında başta üniversiteler olmak üzere çeşitli makamlar aracılığı ile de çeşitli dalları da olan rejim, tam da bu doğasından ötürü sürekli bir kriz yaşamaktadır.

Biz işçi ve emekçiler için sorunu bu şekilde kavramak, asker polis rejiminin lağvedilmesi ve de gerçekçi bir çözüm önerisinin yaratılabilmesi için hayati bir önem taşıyor.

Belge gerçek mi, sahte mi?

Burjuva basın ise, darbe ve rejim tartışmasını belge gerçek mi, yoksa sahte mi, tartışması üzerinden yapmakta. Tartışmanın taraflarından biri olan AKP, bu vesile ile bu sarsıntıdan daha da güçlü bir şekilde ayrılmak istiyor. Bunun en önemli göstergesi, fırsatını bulduğu anda bir yasa değişikliği önerisi yapmasıdır. Bu yol ile AKP, belli ayrıcalıklara sahip olan ordunun gücünü kendisine karşı kırma fırsatını değerlendirmektedir. Buna karşın, CHP ve ordu da, rakibine koz vermemenin ve itibarını korumanın peşinde.

Bu tabloda her iki kampın aynı hisleri paylaştığı tek husus şu: Aslında önemli olan belgenin sahte mi, yoksa gerçek mi olduğu değil, belgenin nasıl servis edileceğidir. Burjuvalar açısından, gerçeklerin değil, gerçek ya da yalan, bu belgenin nasıl kendi lehine çevrilebileceği sorunu, esas sorun halini almış durumda.

Burjuvaların tartışma yöntemlerini hiç bozmayalım ve de kendimize belgenin sahte mi, yoksa gerçek mi olduğu sorusunu soralım.

Cevap basit. TC’de darbeler gerçektir. Darbe ve muhtıralar sonucunda işçi ve emekçilerin kaybettikleri haklar ve çektikleri acılar da gerçektir. 12 Eylül gerçektir ve anayasası halen geçerlidir. 28 Şubat da gerçektir. Rejimin temeli olan anayasanın ilk üç maddesi, hak ve özgürlükleri kısıtlayan yasalar ve bir darbeyi olanaklı kılan yasal ve anayasal hükümler tamamen gerçektir. Asker polis rejiminin hiç durmadan sırtımıza inen sopası ve de bedenlerimizden akan kan, rejim ve darbeler konusundaki en net gerçeklerdir.

Darbe tehdidi ve ortaya çıkan belgeleri değerlendirirken biz işçi ve emekçilerin bakması gereken yer işte tam da burasıdır. Tartışmaya, belge gerçek mi, değil mi üzerinden yaklaşmak, soruna düzen ve rejim içi “çözüm”leri dayatmak anlamına gelmektedir. Buna ek olarak, bir darbe olasılığı ise, bizzat anayasa tarafından garanti altına alınmakta ve tartışmaya dahi sunulmamaktadır. Belgenin “gerçeklik” ya da “kurgusal”lığını bu somutluklar üzerinden okumamız gerekir.

Kurumların itibarı ve rejimi koruyan Milli Güvenlik Kurulu (MGK)

Rejim krizinin en önemli ve stresli tartışmalarının görüldüğü MGK toplantılarından birini daha, tam da bu tartışmaların içerisinde geride bıraktık. 7.5 saat süren toplantının sonunda Kıbrıs’tan Ermeni sorununa pek çok meselede bir açıklama yapılırken, esas konuya dair; devletin kurumlarını yıpratmaya yönelik beyan ve yayınlara ilişkin tepki ve düşüncelerin dile getirilmesinin zararlı olduğu belirtilmekle yetinildi.

Halka kapalı görülen MGK toplantısında nelerin konuşulduğunu ve hangi kararların alındığını bilemeyiz. Ancak yapılan bu kısa açıklamadan şu üç sonucu çıkarmak mümkün:

1) Rejim krizi içerisindeki kamplardan birinin bir bileşeni olan AKP’nin derdi asker polis rejimine topyekûn bir saldırıya girişmek ve ona son vermek değildir. Bir darbe olasılığını sonsuza dek yok edip, TSK’nin rejim için vazgeçilmez olan önemini azaltmak ise hiç değildir. Zira devlet kurumlarını korumak konusundaki hevesi ortadadır. Taraflar için rejim krizinin anlamı bir tamam mı-devam mı kavgası değil, rejim içerisinde daha hâkim olan güç olmanın kavgasıdır.

2) Rejim ve darbe tartışmalarının ise esas muhatapları bizleriz. Fakat rejim krizinin iki temel bloğu bin bir gayretkeşlik ile sorunun çözümüne biz işçi ve emekçileri dâhil etmemek ve de rejim tartışmalarını kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklar ile sürdürüp, kendi aralarında kozlarını paylaşmakta kararlılar.

3) Rejimin doğası sürekli krizlere gebedir ve önümüzdeki süreçte de yeni krizler yaşanacaktır. Ancak önümüzdeki süreçte karanlıklardan peydahlanan yeni krizlerin çözümüne işçi ve emekçilerin kampından başka hiçbir kamp, asker-polis rejiminin demokratik dönüşümünü hedef alan bir çizgi yaratamayacaktır. Sınıf örgütlerimizin bu konuya dâhil olması ve biz işçi ve emekçilerin rejim sorununa karşı sınıf eksenli bir tavır takınması hayati bir önem taşıyor.

Sınıf örgütleri susuyor

Bu süreç içerisindeki en büyük eksiğimiz, sınıf örgütlerimizin süreci bir seyirci gibi izlemeleri. Bu kavga bizi doğrudan ilgilendiriyor. Çünkü darbeler ve elimizden alınan haklar gerçek.

Sınıf örgütlerimizin bu konuya bugün ve ilerleyen günlerde dört el ile sarılması hayati bir önem taşıyor. Bu süreç içerisinde sınıf örgütlerimiz işçiden emekçiden yana demokrasi ve anayasa taleplerini dile getirmeli.

Kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerin ve bu konu ile ilgili olan tüm dava süreçlerinin sınıf örgütlerinin takibine açılması talepleri ise, bizler için önemli bir başlangıç olacaktır.

Yazan: Sedat D. (1 Temmuz 2009)