[Sterka Rizgari ve Komal Yayınları Yönetmeni Recep Maraşlı: Çözümün temeli siyasi eşitlik ve yeniden yapılanmadır. “Siyasal eşitlik ilkesi oldukça basit görünüyor, ama köklü yapısal değişiklikleri gerekli kılıyor. Şu anda ‘çözüm’ için istenen fikirler daha çok, batan gemiyi kurtarmak için ‘uygulanabilir, kabul edilebilir, ucuz maliyetli’ düşüncelerdir… Çare, konunun uluslararası niteliğini görmezden gelmek değil, onun evrensel normlara göre değerlendirilip çözülmesi ve hukuksal güvence altına alınmasıdır” Birgün Gazetesi’nde 2 Eylül 2009 tarihinde yayımlanan söyleşi.]

12 Eylül’den sonra “Rizgari örgüt üyesi olmak” ve Komal ve Rizgari yayınlarından ötürü yargılanıp uzun yıllar Diyarbakır Cezaevi’nde hapis yatan Recep Maraşlı, Kürt çevrelerinde siyasi kimliğinin yanında etkili bir entelektüel olarak da tanınıyor. Bunun için Maraşlı ile aydınların açılım konusundaki görüşlerini da değerlendirdik. Recep Maraşlı, 1999 yılında politik mülteci statüsü aldığı Almanya’da ikamet ediyor.

İnternetteki yazılarınızda hem AKP’nin hem de ordunun çözüm istemeyeceğine dair oldukça karamsar şeyler söylediğinizi görüyoruz. “Ortada ‘çözüm’ün konuşulabilirliği bakımından bile ciddi hiçbir şey göremiyorum” diyorsunuz. Neden?

“Çözüm” tartışmaları ilk başladığında şunu sordum: “Türk Silahlı Kuvvetleri çözüm istiyor mu?” Bana göre Türkiye’de ordu izin vermeden Kürt sorununda, Türk devletinin kendi çıkarları doğrultusunda bile olsa herhangi yeni bir adım atılamaz. Hele militarist bürokrasinin egemenlik alanlarının gittikçe daraldığı çatışmalı bir süreçte, böyle stratejik bir konuda hükümet kanadına avantaj sağlayacak ve Kemalist iktidarının sonunu getirebilecek “çözüm” konseptlerini onaylayabileceğini hiç sanmıyorum. “Kürt sorunu” herhangi bir sorun değil; sistemde köklü yapısal değişiklikler gerektiriyor, Kemalizm’le ideolojik konuşma, tarihle yüzleşme ve adeta bir zihniyet devrimi gerektiriyor. Sivil siyasi bir güç olarak AK Parti iktidarının kendi felsefesine göre yapısal ve ideolojik değişimleri de kapsayan bir siyasal projesi var mı? Bunları hep beraber göreceğiz.

‘Ev daraşuk, yer da yok’

Toplumsal çeşitli kesimleri “bu işin böyle gitmeyeceği” konusunda rahatsız olsalar da, köklü yapısal değişimlere, zihniyetlerini değiştirmeye de niyetleri yok… Örneğin “Kürt Açılımı”ndan önce bir “Alevi açılımı” tartışması vardı. Ne oldu bu “Alevi Açılımı”na, neler yapıldı, neler çözüldü?

O zaman da ortada gerçekten de “çözüm” adına konuşulabilecek ciddi bir şey kalmamaktadır. Nitekim Genelkurmay adeta bir muhtırayla çözüm ya da açılımın kenarlarına kalın sınırlar çekti, Başbakan “af yok” dedi, Cumhurbaşkanı ise “Devlet yanlış bir şey yapmaz” diyerek noktayı koydu. Geriye kalan açıklıkta [ne kadar yer kaldı ise] nasıl bir açılım yapılacak?

Sevimli bir Karadeniz türküsünde şöyle denir, “Enişte gel içeri, ev dar uşak yer da yok; Bir bazlama yapayım; tava deluk yağ da yok!” Açılım da bu misal; “Kürtler gelin içeri; devletimiz üniter, af da yok / Bir açılım yapayım; tek milletiz, dil de yok!”

Basında çözüm konusunda söz söyleyen aydın ve yazarları da cahil ve ukala buluyorsunuz. Kürt gerçekliğinden haberdar olmadıklarını söylüyorsunuz. Nedir ki bilmedikleri gerçeklik?

Bugünlerde “Kürt Sorunu”nun çözümü konusunda bir hayli çoğalan, birçoğu akademisyen unvanları bulunan, gazeteci, köşe yazarı, TV yorumcusu, siyasetçi, vb.lerin çoğu maalesef bu konuda derin bir cehalet içindeler… “Türkiye’nin en köklü sorunu, cumhuriyetin en temel meselesi!” dedikleri “Kürt sorunu” hakkında ezberlenmiş kalıplar dışında bir şey bilmiyorlar. İşin önemli yanı ise, bilmediklerini de bilmemeleri. Hepsinin çok yakın Kürt dostları varmış, yiyip içtikleri ayrı gitmezmiş, hatta akrabaları bile varmış Kürt olan. Onun için Kürtleri çok iyi tanırlarmış…

Oysa iki tane Kürt şairi bile tanımazlar; Kürt edebiyatından, tarihinden habersizdirler; Kürt siyaseti ne konuşur ne tartışır izlemezler. Kürtçe’yi merak etmezler, öğrenmeye çalışmazlar. Kürtleri kendi dillerinden anlamaya çalışmak akıllarına bile gelmez. Kürtlere akıl öğretmeyi çok severler.

Bütün yaptıkları resmi ideolojinin ürettiği yalanları veya gazete haberlerini evirip çevirip kullanmaktan ibaret. Üniversitelerinde, akademilerinde Kürtlerle ilgili hiçbir bilimsel araştırma yapılmamış, yapmaya kalkışanların ise İsmail Beşikçi örneğinde olduğu gibi ağır cezalarla cezalandırılıp süründürüldükleri bir ülkede böyle bir cehalet olması normal. Kürt’e Kürt demekten, sorunların adını koymaktan korkup kaçınmış bir akademi çevresinin bilimsel bilgi ile donanması mümkün olamazdı zaten.

Bilmediklerine o kadar çok örnek verebilirim ki… Örneğin Öcalan ve PKK’yı Kürt siyasetinin en radikalleri, diğerlerinin ise daha ılımlı olduklarını sanmaları. Oysa, Öcalan ve PKK, Türkiye’nin bu konuyu kendi lehlerine çözebilmek için konuşabilecekleri uzlaşmaya en yakın olanlarıdır. Kürt siyasetçileri, aydınları, kanaat önderlerinin kendi aralarındaki gündemlerinden ve tartışmalarından habersiz oldukları için, çizdikleri fotoğraf nesnel gerçekle örtüşmüyor.

Elbette konunun ciddiyetine uygun biçimde kendini geliştirmeye çalışan insanlar da var; az sayıda da olsa İsmail Beşikçi gibi tutarlı bir bilim ahlakı ile Kürt, Kürdistan konularında çalışmalar yapan aydınlar da var… Ama zaten bunlar baskın eğilim değiller, medyatik bir ilgiyle de karşılaşmıyorlar.

Bu meseleyi tartışanları, Kürt sorununun uluslararası karakterini görmeyip Türkiye’nin bürokrasiye takılan herhangi bir “iç meselesi” gibi algılamakla itham ediyorsunuz. Böyle olsa bile, Türkiye’de hiçbir şey yapılamaz mı?

Tabii ki yapılabilir. Zaten bugün gelişmekte olan “çözüm”, “açılım” tartışmalarını oldukça olumlu buluyor ve önemsiyorum. Hiçbir sonuca ulaşılamazsa bile böyle bir tartışma ortamının Kürt sorunun algılanışı ve yaklaşımlarda önemli değişim yaratacağına inanıyorum. İnkârın, yok etmenin, asimilasyonun, savaş ve şiddetin dışında yollar olduğunu; Kürtlerin eşit haklara sahip olması gereken bir ulus olduğu gibi algıların, Türk toplumunda olumlu yankılar bulacağını umuyorum. Endişem, bu sürecin danışıklı dövüş şeklinde sona erdirilmesi veya provokasyonlarla kesilmesidir. “Bakın biz iyi niyetle, barışçı olarak bu sorunu çözmek istedik; Kürt örgütleri olmadık istekler öne sürerek bu girişimi baltaladılar. Bizden günah gitti” demeleridir.

Türkiye bu konuyu çok daha ciddi biçimde ve iki tarafın da daha geniş biçimde gerçekleştirdiği bir konsensüsle 1993’de Özal döneminde tartıştı. Cumhurbaşkanı Özal, “federasyonu bile tartışmaya hazırız” derken, Demirel ve İnönü Diyarbakır’da “Türkiye Kürt realitesini tanımıştır” demekteydi.

Ama ne oldu? Cumhurbaşkanı Özal dâhil bazı ılımlı generaller ardı ardına suikastlarla yok edildiler. Bingöl’de terhis edilmiş 33 askerin öldürülmesi olayı ile süreç resmen sona erdirildi. Ardından siyasi cinayetler, köy yakmalar, göç ettirmelerle desteklenmiş çok daha acımasız bir savaş süreci başladı.

Öcalan’ın TC’ye tesliminden sonra da böyle bir süreç yaşandı. Öcalan uzlaşma ve işbirliğine açık olduğunu ilan etmiş, kendi deyimiyle “barış adına” adeta “boş bir kâğıdı” imzalamıştı. Silahlı mücadeleden ve PKK’nin program hedeflerinden stratejik olarak vazgeçilmişti. Bugün “çözüm için önce PKK silahları bıraksın!” denen şey zaten daha fazlasıyla yapılmıştı. Ama ne oldu, Türkiye altı imzalı bu taahhütnamenin içeriğini nasıl doldurdu? Nasıl kullandığı on yıl sonra yeniden “çözüm” tartışmaları yapılıyor olmasından bellidir; çünkü onlar “çözüm”den, Kürt ulusunun haklarını tanımayı değil, mücadeleyi ortadan kaldırmayı anlıyorlardı. Halen de bunu anlıyorlar.

Türkiye’nin iç meselesi değil

Savaş halini bizzat kendi elleriyle canlı tutanların bu durumdan “güya” şikâyetçi görünmeleri ve daha 2 binli yılların başında yaşanan bu gelişmeleri sorgulamadan geçiştirenlerin samimiyetine inanmamız nasıl beklenebilir ki?

Kürt sorunu, Kürdistan sorunu TC’nin bir iç meselesi değil, bir Ortadoğu sorunu, uluslararası boyutları olan bir sorundur. Bu boyutlardan koparılarak çözülmesi mümkün değildir. Bugün Kürdistan’ın Güney’inde Federe bir Kürt yönetimi bulunmaktadır.
İran’da Kürt coğrafyasının küçük bir bölümünde de olsa bir “Kürdistan” eyaleti vardır. Kuzeyde de kitle tabanı bir hayli geniş bir Kürt ulusal hareketi var. Bunlar birbirlerini olumlu veya olumsuz yönde mutlaka etkiliyorlar; hem de Türk iç politikasından daha hızlı ve derin bir biçimde… Kürt ulusal hareketinin diasporada da geniş bir tabanı var. Bunlar dünyadaki demokratik toplum örgütlerini, oradaki siyasetleri, aydınları da etkiliyorlar.

Ortadoğu’yu yeniden tanzim ederken Kürt ulusal potansiyelinin sistem dışına itilmesi değil, sistem içine alınmasının daha akılcı olacağı ortada. ABD, Irak’ı işgali ve sonrasında, Kürtlerle de savaşıyor olsaydı kuşkusuz, çok daha kötü bir pozisyonda kalacaktı. şimdi bölgeden tedricen çekildiğinde de Kürt potansiyelinin muhalif değil, yapıcı bir öğe olabilmesi için onları içeri alan bir proje geliştirmeleri için Türkiye’ye telkinde bulunması normal.

Çare, konunun uluslararası niteliğini görmezden gelmek değil, onun evrensel normlara göre değerlendirilip çözülmesi ve hukuksal güvence altına alınmasıdır.

Kürt sorununun çözümü için Türkiye’de neler yapmak gerekir? Sizin önerilerinizi sırlamak istesek en önce ne yapılmalı?

Kendi açımdan “nasıl bir çözüm mümkün?” sorusuna gelince, her şeyden önce bu, sorunu nasıl tarif ettiğimize sıkı sıkıya bağlı. Ben konuya Türkiye’nin milli birlik ve bütünlüğü, devletin bölünmezliği, güvenlik, istikrar vb gibi açılardan bakmıyorum…

Kürt ulusu, yüzyılımızın bu koşullarında, bu kadar büyük bir nüfus çoğunluğu ve dinamizm taşımasına rağmen neden ulusal hak ve özgürlüklerinden yoksun? Sorunu böyle tarif edince, çözüm Kürt ulusunun da diğer dünya halklarıyla eşit, hak ve özgürlüklere sahip saygın bir üyesi olabilmesidir. Her türlü sivil, demokratik, adil ve barışçıl çözüm konsepti ancak Kürt ulusunun siyasal haklarının tanınması ve siyasal eşitliğinin kabul edilmesi üzerinden yükselebilir.

Musluk değiştirmek yetmez

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkından benim anladığım ulusların, halkların, kültürel kimliklerin birbirleri karşısında hak ve özgürlükler bakımından aynı derecede eşit ve saygın olmalarıdır. Ulusal, kültürel kimliklerin birbirleri karşısında ezen-ezilen, yöneten-yönetilen ya da alt-üst biçiminde statü sahibi olmaları; sorunların yeniden üretilmesi anlamına gelir. Jenositler, etnik yok-etme politikaları, sürgün, asimilasyon ve milli zulüm politikaları buradan besleniyor. Eğer gerçekten isteniyorsa, birlikte yaşamanın ve iktidarı paylaşmanın çok çeşitli biçimleri ve yolları bulunabilir. Ayrılma, ayrı devlet kurma da bir haktır ve çözüm yollarından biridir.

Çözümün temeli “siyasi eşitlik” ve “yeniden yapılanma”dır. Siyasal eşitlik ilkesi oldukça basit görünüyor, ama köklü yapısal değişiklikleri gerekli kılıyor. şu anda “çözüm” için istenen fikirler daha çok, batan gemiyi kurtarmak için “uygulanabilir, kabul edilebilir, ucuz maliyetli” düşüncelerdir.

Şöyle bir örnek verebilirim: Köhnemiş bir yapı düşünün, size “bu yapının badanasını boyasını yenilesek, kapıyı pencereyi onarsak, muslukları değiştirsek, çatıyı aktarsak kurtarır mı” diye soruyorlar. Fakat durum böyle değil, altyapının tümden yenilenmesi gerekiyor; temeldeki bozuklukların düzeltilmesi, yapıyı ayakta tutan kolanların değişmesi, modern hayatın gereklerine uygun bir alt yapısı tesis edilmesi gerekiyor. Bu köhne yapının değişmesi, tümüyle bir “yeniden yapılanma” zorunlu. Çözüm için statülerin korunması değil, değişmesi gerekiyor.

Kürt aydınları ve politikacıları, Türk devletinin kendisini bu sorundan nasıl kurtarabileceğinin çözüm yollarını bulmakla mükellef değildir. Kendi toplumlarının özgürlük ve kurtuluşunun nasıl olabileceği, bunun birlikte yaşanan toplumlarla birlikte nasıl aşılabileceği üzerinde fikir üretmek durumundadırlar. Devletin çözümünü değil, kendi çözümümüzü dert edinmemiz gerekiyor. Aktüel tartışmalara baktığımda, Kürt aydını ve politikacılarının çok daha hevesli olarak ‘Türkiyeci çözümler’ üzerine kafa yorduklarını görmek üzücüdür.

Bir yazar-politikacı olarak Kürt sorunu yüzünden hapse girdiniz ve sürgünde yaşamak zorunda kaldınız. Siyasi geleceğinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu anda kendi siyasi kişisel geleceğimle ilgili fazla bir beklentim yok açıkçası. 10 yıldır Almanya’dayım. Fiziki olarak buradayım ama ruh ve düşünce dünyası olarak tamamen kendi ülkemizin gündemi egemen. Mülteciliğin çok farklı sorunları var, artı olarak sağlık sorunlarım var. 1915 Soykırımı üzerine olan çalışmamı burada tamamladım ve geçen yıl yayınlandı; “Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı”. Bunun dışında bazı tarih araştırmaları ve ideolojik-teorik tezler konusunda yazımlar yapıyorum. Bu arada Gelawej adlı bir aktüel-siyaset ve kültür sitesinin editörlüğünü de yürütüyorum.

Diyarbekir zindanı ibret müzesi olsun

Sizin de uzun yıllar kaldığınız Diyarbekir Cezaevinin kapatılacağı, okul veya spor kompleksi yapılacağı açıklandı. Buna karşı “müze yapılması gerektiği” yolunda itirazlar da var. Siz ne düşünüyorsunuz?

Ben de toplam 7 yıl 9 ay kaldım bu cezaevinde. Diyarbekir zindanının ünlü İç Emniyet Amiri Esat Oktay Yıldıran, tutsaklara “Burası cezaevi değil, buraya cezaevi demeyin! Burası bir okuldur! Burada Türk milletine layık insanlar olmayı ve Atatürkçülüğü öğreneceksiniz!” derdi. Orada yurtsever Kürt köylülerini, Kürtçüleri, solcuları, komünistleri, liberal aydınları her türlü fanteziye açık işkencelerle bir “adam etme”, “eğitme” faaliyeti sürdürüldü. Bu işkence ocağı ile topluma korku salınıp, gözdağı verilmek isteniyordu.

Her gerçeklik gibi Diyarbekir zindanı da Türkiye’de on yıllarca görmezden gelinmişti. Bu durum da artık değişti ve devlet sanırım artık bu imajdan kurtulmak istiyor. Cezaevinin kapatılması doğru, ama yıkılması ise, tarihi belgelerin, mekânların yok edilmesi anlamına gelecektir. Toplumumuzun hafızasında daima hatırlanması ve hatırlatılması gereken bir olgu, cezaevinin yıkılması ile “bir varmış-bir yokmuş” haline gelecektir.

Tıpkı Almanya’daki Nazi kampları ve tutukevlerinin olduğu gibi muhafaza edilerek, insanlığın ibret edip “hatırlayacakları” bir bellek olarak saklayacakları bir müze haline getirilmesi taraftarıyım. Bu tür kampanyaları destekliyorum.

Yazan: Recep Maraşlı (2 Eylül 2009), Birgün Gazetesi’nde 2 Eylül 2009 tarihinde yayımlanan söyleşi.

image_pdfimage_print