Ulus kavramı, feodal siyasi yapıların yıkılması ve kapitalist sistemin hâkim olmaya başlamasıyla ortaya çıkan ve dünya kapitalist sisteminin organizasyonunda önemli bir yere sahip olan ulus-devlet yaklaşımıyla anlam kazanan bir kavram.

Ulus-devletin iktisadi temeli burjuvazinin meta üretiminin tam zaferini sağlamak için yurt-içi pazarı ele geçirmek zorunda olması, aynı dili konuşan bir halkın yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme zorunda olması gerçeğinde yatar… Bütün uygar dünya için kapitalist dönemin tipik, normal devleti, ulusal devlettir.

Ulus-devletler genel olarak hâkim etnik unsur üzerinden bir tanımlama yapma ve bu tanım dışında kalan etnik kökenleri ötekileştirme eğilimindedir. Örnek verecek olursak anayasadaki “Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” ve “Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.” ifadeleri içinde yaşadığımız ulus-devlete aitlik tanımını ortaya koymaktadır. Oysa bu ülkede Kürtler, Ermeniler ve birçok başka etnik unsur bir arada ve siyasi vesayet altında yaşamaktadır. Yine bu bağlamda demokratik haklar mücadelesinde ezilen ulus ve ezen ulus milliyetçiliği birbirinden ayrılmaktadır. “Ezen ulusla ezilen ulusun milliyetçiliği, büyük ulusla küçük ulusun milliyetçiliği arasında kesin ayrım yapılması gereklidir. İkinci tür milliyetçilik açısından, büyük bir ulusun vatandaşları olan bizler, tarihsel oluşum içinde sayısız şiddet olayları nedeniyle hemen her zaman suçlu olmuşuzdur… İşte bu nedenle ezenler ya da (ancak şiddetlerinde büyük, zorbalıklarında büyük oldukları halde) «büyük» ulus diye tanımlanan uluslar açısından enternasyonalizm, sadece uluslar arasında biçimsel eşitliğin sağlanması değil, uygulamada nasılsa ortaya çıkacak eşitsizliği dengeleyecek ölçüde büyük ulus aleyhine eşitsizliğin sağlanması demek olmalıdır.”

Lenin sorunun çözümünü de bir burjuva demokratik hak olan ulusların kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde ortaya koyar: “Ulusların ne türden olursa olsun ezilmelerine karşı savaşım vermeksizin, sosyalistler, ezen ülkelerin (özellikle sözde “büyük” devletlerin) sosyal-demokrat partilerinden*, ezilen ulusların, sözcüğün politik anlamıyla kendi kaderlerini tayin hakkını, yani politik bağımsızlık hakkını tanımalarını ve bu hakkı savunmalarını istemelidirler. Büyük bir ulusun ya da sömürgeleri olan bir ulusun sosyalisti, eğer bu hakkı savunmuyorsa şovenisttir. Bu hakkın savunulması hiçbir biçimde küçük devletlerin kurulmasını özendirmek değildir; tersine, daha özgür, korkudan uzak ve bu yüzden daha geniş ve daha evrensel büyük devletlerin ve devletler federasyonunun kurulmasını hazırlamaktır. Bu büyük devletler, yığınlar için daha yararlı olduğu gibi, ekonomik gelişmeye de daha elverişlidir. Ezilen ulusların sosyalistleri ise, hem ezen, hem de ezilen azınlıkların işçilerinin (örgütlenme dâhil) tam bir birliği için savaşım vermelidir. Bir azınlığın ötekinden yasalar yoluyla ayrılması fikri (Bauer ve Renner’in savundukları sözde “kültürde-ulusal özerklik”) gerici bir fikirdir.

Emperyalizm, dünya uluslarının bir avuç “büyük” devletçe gitgide daha fazla ezilmesi çağıdır. Bu yüzden ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımaksızın, emperyalizme karşı, uluslararası sosyalist devrim için savaşım vermek olanaksızdır. “Başka ulusları ezen ulus özgür olamaz” (Marx ve Engels). “Kendi” ulusunun başka ulusları ezmesine göz yuman bir proleter, sosyalist bir proleter olamaz.”

*Metnin yazıldığı dönemde sosyalist partiler sosyal-demokrat olarak anılıyordu.

image_pdfimage_print