GDO yani genetiği değiştirilmiş organizmalar, bu bir bitki de olabilir bir hayvan ya da bir insan da. Böyle söyleyince aklıma Ursula K. Le Guin’in -usta bilim kurgu yazarı bir kadın- bir öyküsü geldi. Bu öyküde genetik araştırmalara kafayı takan bir toplumu anlatır.

Durum öyle bir hal almıştır ki sebze meyveyi geçmiş hayvandan sıra insana gelmiştir. Daha güzel görünen, daha “mükemmel” bir insan yaratmak uğruna insanlar çocuklarının genleriyle oynar ve çok geçmeden bu kalıtım yoluyla bir vahşete dönüşür. Kurtpençeli, keçi ayaklı insanlar olurlar. Doyumsuzluk ve hırs o toplumun sonunu getirir.

Yok canım amma yaptın denebilir. Durum şu an bu kadar vahim olmasa da çok da iç açıcı değil. 26 Ekim’de Tarım Bakanlığı’nın GDO’lu ürünlerin nasıl üretileceğine ve satılacağına dair kuralları içeren yönetmeliği ile tanıştık. Bu yönetmelik GDO’lu ürünlerin nasıl üretileceği ve satılacağını düzenliyordu. Sonra öğreniyoruz ki Avrupa’da Frankenstein -canavar- gıdalar denen ürünler bizde 1968’den beri ithal ediliyor! Rakamlar az buz değil mısır ve soya ithalatı on milyon tonun üstünde çoğu da Amerika’dan. GDO ile ilgili hiçbir yasamızın olmaması zaten yıllardır bunun mutfağımıza girmesine neden oluyormuş. Ne oldu da çıktı bu GDO’yu yasaklamayan ama kısıtlayan(!) yönetmelik? İlk çıkan yönetmeliğe göre yüzde 0,9’a kadar GDO izinli olacak ama üzerinde yazmayacakmış. Hayvan yemlerinde ise yüzde 0,5’e kadar izin var. Sanki bunun azı zarar vermiyormuş gibi. Daha garip olansa doğal ürünlerde “GDO’suzdur” ibaresine izin olmaması. Bunun nedeni de üreticiyi korumakmış. (Yeni düzenlemede bu kalktı, en azından GDO’suzları bileceğiz.) Yeni değiştirilen yönetmelikte ise ilk göze çarpan, denetimin 1 Mart 2010’a kadar kaldırılması. Denetim gelince açıkta kalan mallarını ülkeye sokamayan patronlarımız kulaklarını çekmiş olsa gerek.

GDO’nun ilk amacı sayısı 5’i bulmayan şirketlerin tohumu ele geçirerek rant sağlama istekleri. Öncelikle bu GDO’lu tohumlar kısır yani bir kez ürün alabiliyorsun. Sonra yine şirketten tohum alman lazım. Dahası tohum şirketleri kendi tohumlarına özgü ilaçta üretiyorlar yani hem tohumu hem ilacı aynı yerden alman lazım. Firma artık istediğine istediği fiyattan satar. Yani bir kez kullandığında geri dönülemez bir yola giriyorsun dahası diğer ekim alanlarındaki doğal bitkilerle üreyebildiği için komşunu da geri dönülmez bir yola sokuyorsun. Kâbus gibi! Amaç ise ilaç tüketimini azaltmak ve verimliliği arttırmakmış(!)

Oysa ABD üniversiteleri tarafından 15 binin üzerinde çiftçiyle yapılan çalışmalarda, genetiği değiştirilmiş soyanın diğer soyalara göre yüzde 5,3 daha az verimli olduğu tespit edilmiş. Kansas Devlet Üniversitesi’nin yaptığı çalışmalarda ise genetiği değiştirilmiş soyanın verimliliğinin yüzde 9 oranında düşük olduğu sonucuna varılmış. Ekilebilir tarım arazilerinin yüzde 74’ünde soya, mısır ve pamuk yetiştiren Arjantin’de, 1996 yılında 13,9 milyon litre glyphosate kullanılmış. 2008 yılına gelindiğinde Arjantin’de ilaç kullanım miktarı 200 milyon litreye ulaşmış. 1996 yılından 2008’e kadar GDO’lu soya ekim alanı 5 kat, yabancı ot ilacı gloyphosate kullanımı 14 kat artmış. Bunun gibi sayısız zararı var. Özelliklede hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde kısırlığa, bağışıklık sisteminin çökmesine, mide ve kan yapılarının değişmesine (vb.) sebep olduğu görülmüş. Genetik, kapitalizmin elinde oldukça ‘etik’ yanı çok da ağır basmıyor ne yazık ki!

Yazan: Rukiye B. (28 Kasım 2009)

image_pdfimage_print