Kozmetik değil, cerrahi bir müdahale gerekiyor.

Balyoz Hareket Planı adıyla maruf darbe girişimi iddiası asker-sivil çeşitli kesimlerde infial yarattı. İnfialin nedeni bir askeri darbe planının daha ifşa olması değil.

Darbeye teşebbüs etmek milli bir spor haline geldiğinden bu yana “asker darbe yapacakmış” haberi Levent Kırca’nın aynı konudaki parodileri gibi izleniyor. Memeleketin yarısına yakını için bütün bu darbe girişimleri gerçekliği olmayan bir oyundan ibaret. Tesadüfe bakın ki Balyoz’un sahibi dönemin 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan da Hareket Planı için aynı şeyi söylüyor: Oyun bu, oyun!

Allah korkusu darbeyi engeller mi?

Bu “oyun”un asker-sivil çeşitli kesimlerde esas infial yaratma nedenine gelirsek, iki nokta öne çıkıyor: Camilerin bombalanması ve Türk pilotların kendi uçaklarını düşürmesi… Camilerin bombalanması, planın “Çarşaf” kodlu kısmında, Türk pilotların kendi uçaklarını düşürüp suçu Yunan pilotlara atması da “Orja” adlı kısımda yer alıyor. Her iki teşebbüsün de amacı kargaşa ve kriz ortamı yaratarak AKP hükümetini ülkeyi yönetemez hale getirmek olarak açıklanıyor.

Yaklaşık beş bin sayfadan oluştuğu söylenen bu plan -oyun ya da değil- doğrudan doğruya bir askeri darbenin ayrıntılı haritasını veriyor. Durum böyleyken, neden bu planın ana amacı olan darbe değil de kimi araçları –cami bombalama ve kendi uçağını düşürme- ön plana çıkıp, infial nedeni oluyor?

Belli ki infial sahiplerine göre dünyanın en büyük 17. ekonomisi olan 73 milyon nüfuslu Türkiye’de sıkıyönetim ilan ederek 800 bin askerle sokakları zaptetmek, parlamentonun kapısına kilit vurup, partileri ve sendikaları kapatmak, yüzbinlerce insanı stadyumlara doldurup işkence etmek ve bu arada yüzlercesini öldürmeyi göze almak bir camiyi bombalamaktan daha az kusurlu bir suçtur. Yine bu infial sahiplerine göre bir Türk askerinin kendi uçağını bilerek düşürmesi, darbe yaparak kendi halkından yüzbinlerce insanı stadyumlara doldurup işkence etmesinden daha kötüdür. Sizce de bu akıl yürütmede yanlış bir şey yok mu?

Yüzbinlerce kişiyi stadyumlara doldurup işkenceden geçirmeyi göze alan herhangi bir güç bir uçağı düşürmekten neden çekinsin? Sayısı belirsiz sayıda insanı öldürmeyi göze alan herhangi bir güç bir camiyi bombalamaktan neden çekinsin?

Allah Allah diyerek yapılanlar

Örneğin şöyle denebilir: Allah korkusu olan müslüman bir insan bunu yapmaz! Nitekim Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ benzer bir açıklama yaptı: “Şimdi ben sizlere soruyorum, vicdansızlara soruyorum. Allah, Allah diye askerine hücum ettiren bir ordu nasıl Allah’ın evi camiye bomba attırmayı düşünür. Vicdansızlıktır! Lanetliyorum! Bu kadar vicdansızlık olur mu?” Biz de kendisine sormadan edemiyoruz; bu ülkede askeri darbe yapmak bir camiyi bombalamaktan daha az kusurlu, daha kabul edilebilir bir hareket midir? Serzenişte bulunanan Genelkurmay Başkanı çok sayıda askeri darbe ve muhtıra gerçekleştiren bir ordunun komutanı olduğunun farkında değil mi? Bu askeri darbeler sonucu ülkenin başbakanından 17 yaşındaki çocuklara kadar yüzlerce insanın asıldığını Genelkurmay Başkanı bilmiyor mu? Sadece üç yıl önce 27 Nisan 2007 askeri muhtırasıyla, “Ne mutlu Türk’üm demeyenler ilelebet Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanı olacaktır” denilerek Kürtler ve kendini Türk saymayanlar hedef ilan edilmedi mi?

Cami ve Allah korkusunun bu ülkenin kutsallarından olduğunu biliyoruz; aynı 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde 37 insanın “Allah, Allah!” diye naralar atan 15 bin kişi tarafından yakılarak öldürüldüğünü bildiğimiz gibi… Üstelik Çorum’u, Kahramanmaraş’ı, tutuklu-hükümlü beş bin Kürt çocuğunu ve daha nicesini anmadık bile…

Tekrar tekrar soralım: Öyleyse darbe yapmak bile değil; hepsinden daha da kötüsü neden cami bombalamak oluyor? Stadyumlara doldurmayı planladığınız insanlar kim? Uzaydan mı tutup getireceksiniz? Kelepçeleyip gecenin bir vakti stadyuma götürmeseniz belki de kalkıp sabah namazına gidecek bir işçiden bahsediyoruz. TEKEL işçisi Hamdullah Uysal Ankara’da direnişin 75. gününde sabah namazına giderken bir jipin altında kalarak can vermedi mi? Her birinin dört dörtlük müslüman olduğu su götürmez

Allah korkusu olan AKP’nin 4C’ye mahkûm etmek istediği işçilerden biri değil miydi Hamdullah? Kısacası bu işin Allahla, dinle, kitapla, vatan milletle bir alakasının olmadığı ortada. Dolayısıyla Genelkurmay Başkanı’nın biz eğitimlerde “Allah Allah diye taaruz emri veriyoruz” diyerek asker cami bombalamaz savunması yapması gerçekten anlamsız oluyor. “Asker nasıl darbe yapar?” diye eğitim de vermiyorsunuz ama “bazı” askerler darbe yapıyorlar işte, demek isterdik, taa ki ortada gerçekten de “darbe nasıl yapılır?” diye bir plan olmasaydı…

Kozmetik değil, cerrahi müdahale gerekiyor

İçlerinde birçok işçi ve emekçinin de yer aldığı toplumun çeşitli kesimlerinden pek çok insan cami bombalama kısmına takıldığı için Balyoz Hareket Planı’nın sahiciliğine şüpheyle yaklaşıyor. AKP’nin güven vermeyen geçmişi ve güncel çizgisi –haklı olarak- bu şüpheleri daha da arttırıyor. Dolayısıyla kafalar bir kez daha karışmış durumda. Bu kafa karışıklığını aşmak gerekiyor. Yazının bu kısmına kadar verdiğimiz bilgiler, sunduğumuz mantık tam da bu kafa karışıklığını aşma amacına yönelikti. Bu doğrultuda devam edelim.

Daha önce de birkaç kez ifade ettiğimiz üzere karşılıklı kümelenmiş görünen burjuvazinin iki kanadı asla ölümcül bir kavga içinde değil. Bu kesimlerin giriştikleri kavga birçok uzlaşma ve pazarlıkla iç içe geçerek ilerlerken tasfiye ya da üstünlük sağlama amacıyla pek çok kirli çamaşır da ortalığa saçılıyor. Kuşkusuz bu ülkenin işçi ve emekçilerinin, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerinin askeri bir darbeden çıkarı olamayacağı gibi bu kesimlerden herhangi birinin tarafını tutarak kazanabileceği bir zafer de yoktur. Lakin sol gösterip sağ vuran çok sayıda kişi ve kesim böyle düşünmemekte ve kafa karışıklığına hizmet etmektedir.

Tarihi boyunca askeri darbeleri desteklemeyi alışkanlık haline getirmiş olan Türk-İş ve 28 Şubat askeri muhtırasına tam destek vererek aradaki farkı kapatmaya çalışan DİSK bu kafa karışıklığını işçi sendikalarına taşımaktadır. Görece farklı tutumlar alabilen KESK’i bir yana bırakırsak diğer kamu emekçi sendikaları da asker ve/veya hükümetle arasına mesafe koymayı tercih etmemektedir. Hak-İş ise doğrudan hükümetin bir organı gibi hareket etmektedir. İşçi sınıfını ve emekçi yoksul halkı AKP-TSK ikilemine haspetmeye çalışan bu anlayış kabul edilemez. “Molla rejiminde yaşamaktansa asker postalları altında yaşarım” diyenlere de AKP hükümetini demokrat diye yutturmaya çalışanlara da karnımız tok. AKP’nin demokratlığının sınırını Hrant Dink’i ölüme götüren 301. madde de, seçilmiş Kürt belediye başkanlarının Nazivari yöntemlerle tutuklanmasında, Kürt çocuklarına onlarca yıl hapis cezaları veren hukuk tercihlerinde, TEKEL işçilerini Ankara’da gaz bombalarıyla buz gibi havuz sularına döktüğünde de gördük. İşçi sınıfı ve emekçi yoksul halklar, kırk katır mı kırk satır mı gibi bir ikileme sürüklenmek zorunda değildir. Neden ikisinden birini tercih etmek zorunda olalım? Neden bunların dışında emekten yana bir cephemiz olmasın? Kaldı ki hem AKP ve diğer burjuva partiler hem TSK, Yargı ve diğer kurumlar rejimin baskı ve şiddet içerikli çizgisinden yana en ufak bir şikâyete sahip değildir. Kimilerinin devrim diye nitelediği bu süreç tamamen bir kozmetik müdahaledir. Oysa işçi ve emekçiler olarak ihtiyaç duyduğumuz cerrahi bir müdahaledir.

Demokratikleşmenin yolu işçi sınıfından geçer

Bu nasıl olacak? Kuşkumuz olmasın ki bu cerrahi sürecin durduk yerde gerçekleşmesi mümkün değildir. Ne patronlar ne AKP hükümeti ne TSK ne Yargı ne de bunların kuyruğuna takılmış sendika bürokrasileri ve sol görünümlü partiler ve sivil toplum kuruluşları bunu yapabilir. Bunu ancak ve ancak işçi sınıfı ve emekçiler yapabilir. İlk adım demokratikleşme diye sunulan garabetin üzerindeki sahteliği söküp almaktır. Nasıl olacak?

Bir:

  • İşçi sınıfının, emekçilerin, sendikalaşma ve örgütlenmesi önündeki tüm yasal engeller kaldırılmalıdır.
  • Sendikalaştıkları için işlerinden atıldıkları açık seçik ortada olan çalışanların tüm hakları korunmalı, ilgili mahkemeler bu durumdaki patronları en ağır şekilde cezalandırmalıdır.
  • TMY adı altında sürdürülen kıyıma son verilmelidir. Akla gelebilecek en sıradan demokratik talepleri bile terör kapsamına sokan zihniyet yasalardan temizlenmelidir.
  • Irkçılığı, şovenizmi koruyup kollayan tüm yasa ve mevzuat değiştirilmelidir.
  • Parti kapatmalara son verilmeli, seçim barajı kaldırılmalı, dokunulmazlık sadece kürsüyle sınırlanmalı, seçim ve siyasi partiler yasası baştan aşağı demokratikleştirilmelidir.
  • Kürt halkının siyasal demokrasi hakkı önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
  • 12 Eylül’ün askeri darbe anayasası terk edilmeli, derhal emek eksenli eşit, adil, demokratik ve laik yeni bir anayasa oluşturulmaldır. Bu anayasayı üç beş kalantorun bir araya gelerek icat etmesi kabul edilemez. Yeni anayasa emekçilerin, Kürtlerin, bu ülkede yaşayan farklı din, kültür ve ulustan her kesimin katılacağı bir kurucu meclis ile oluşturulmalıdır.

Demokratikleşme böyle olur; yoksa ben yaptım oldu diyerek, asker-sivil bürokrasiyi bu ülkenin daimi efendisi kılarak ya da Sünni, Müslüman, erkek hükümranlığını güçlendirerek değil. Balyoz Hareket Planı, Ergenekon teşkilatlanmaları ve diğerleri hepsi de işçi sınıfına, emekçilere, Kürt halkına, ülkenin tüm ezilen ve sömürülen kesimlerine karşıdır. Hepsinin karşısındayız, hepsinin takipçisiyiz… Ama bu operasyonların AKP hükümeti döneminde olmasının onu sütten çıkmış ak kaşık yapmadığını
da biliyoruz. İşçi sınıfı ve emekçi yoksul halklar “ayakların baş olduğu nerede görülmüş” diyen Erdoğan ve hükümetini de asla unutmamalıdır.