Kürtaj, genel anlamıyla, kadının istenmeyen gebeliğini sona erdirmek için rahmin tahliye edilmesi işlemidir. On yıllardır, bu işlem, günah mı değil mi, salt kadının tasarrufunda olmalı mı olmamalı mı diye tartışıla gelmiştir. Kürtajın bir hak olarak, steril koşullarda ücretsiz, ve erkek rızası aranmaksızın gerçekleştirilmesi, kadın hareketlerinin en temel taleplerinden biri olmuştur. Biz de bu yazıda, ilgili kanunları ve bunların kadın bedenine yönelik algısını irdelemeye çalışacağız.

1983 yılından bu yana yürürlükte olan 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun uyarınca, “gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar, annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir.” Ancak, gebelik süresi on haftadan fazla olsa dahi, annenin veya doğacak çocuğun hayatını tehdit eden/edecek gebelik durumlarında ilgili uzman raporlarıyla kürtaj gerçekleştirilebilir.

Gebeliği sona erdirmek kadar son verileceği süre de bir o kadar tartışma konusu olmuştur. Dine ve ahlak kurallarına göre anne karnındaki cenine, bedenin bir uzantısından fazla anlamlar yüklenmekte ve kadın istememesine karşı korkutma veya sindirme yoluyla anne olmaya zorlanmaktadır. Oysa uluslararası sözleşmelerde kürtajın tıbbi olarak kadına zarar vermeyeceği süre 12 haftadır. Aynı şekilde hukuk normlarınca ceninin kişiliği ancak anneden tam ve sağlıklı olarak ayrılmasıyla başlar. Buna karşın, Türkiye’de bu 10 haftalık sürecin 8 haftaya indirilmesi bile konuşulmuştur. Oysa bu konuda son söz, tıp biliminin olmalıdır.

Gebeliğin sona erdirilmesiyle ilgili hükümlerin ardından, kürtaj için izin hükümleri öngörülmüştür:

“Önceki maddede belirtilen müdahale, gebe kadının iznine, küçüklerde küçüğün rızası ile velinin iznine, vesayet altında bulunup da reşit veya mümeyyiz olmayan kişilerde -ayırt etme gücü olmayan- reşit olmayan kişinin ve vasinin rızası ile birlikte sulh hâkiminin izin vermesine bağlıdır. (…) Söz konusu kişiler evli iseler, sterilizasyon veya rahim tahliyesi için eşin de rızası gerekir.”

Yani, kadının kendi bedenindeki gebelik durumunu sonlandırabilmesi için, ergin değilse, veli; vesayet altındaysa vasi; evliyse de eşin rızası gerekir. Veli olarak babanın rızasının istenmesi, biyolojik temelli bir baba hakkı gerekçesine dayandırılırken, eşin rızasının aranması, kadının bedeni üzerinde hak iddiası taşıyan bir anlayışın ürünüdür. Bu durum kadının yasal olarak kendi bedeni üzerinde tasarrufunu kısıtlar ve kocaya bir sahiplik yetkisi getirir.

Yeni Ceza Kanunu’nda eşin rızasının aranması ile ilgili bir madde koyulmamasına rağmen, 83’ten beri Nüfus Planlama Kanunu’nun değişmemesinden ötürü, hekimler eşin yazılı rızası olmadıkça, kürtaj yapmaktan kaçınmaktadırlar. Oysa Türkiye’nin de imzacısı olduğu Lizbon, Bali gibi uluslararası sözleşmeler hasta haklarının gizliliğine özel vurgular yapmaktadır. Hekimlerin kürtaj için eşin rızasını aramak bir yana, hastasının gebelik durumunu bile kadın izin vermedikçe hiç kimseye açıklayamaması gerekir. Uygulamadaki bu ikililik, hem hasta-hekim arası kurulması gereken gizliliğe aykırıdır, hem de kadının kendi bedenine olan hakkını kısıtlar niteliktedir.

Gebelik, kadın bedeninde gerçekleşen bir süreçtir ve doğurganlığı konusunda karar vermek, kadının temel insan haklarından birisidir. Ayrıca, bebek doğduktan sonra bütün bakım işlerini kadına yükleyen bir toplumsal sistemde, bebeğin doğması kararında erkeğe söz hakkı tanımak bu eşitsiz durumu daha da pekiştirmektedir. Bu açıdan, başta Nüfus Planlama Kanunu’nun değiştirilmesi ve kadının bedeni üzerinde tahakküm kuran tüm yasaların iptali şarttır. Kürtaj, en uygun koşullarda, ilk başta kadın sağlığı gözetilerek ve kadının rızası dışında bir onay aranmaksızın, devlet hastanelerinde ücretsiz olarak yapılmalıdır.

image_pdfimage_print