Fethullah Gülen’in bir ABD gazetesine verdiği röportajın “Mavi Marmara”ya ilişkin kısmı AKP’de soğuk duş etkisi yarattı. Röportajında AKP’nin yangına körükle gittiğini belirten Gülen, İsrail ile ilişkiye geçilmeksizin doğrudan Gazze’ye yardım gönderilmesini yanlış olarak niteledi.

Bunun yanı sıra saldırının kendisini kınamak yerine, “gördüklerim çirkindi” gibi bir geçiştirme ile aslında Filistin’i hiç umursamadığını belirtmiş oldu.

Gülen’in Filistin davasına yaklaşımı

Bu açıklama Filistin sorununa dair Gülen cemaatinin tavır değiştirdiği anlamına gelmiyor. Daha kuruluş aşamasında dahi Gülen cemaati açıkça ABD ve İsrail’i hedef alan hiçbir yazı yayımlamamıştı. Hatta sonrasında sermaye birikimini sağladıkça doğrudan doğruya ABD ve dolayısı ile de İsrail müttefikliğine girişmişti.

Gülen daha öncesinde İsrail ve ABD’nin müslüman halklara yaptığı saldırılara karşı çok kez sessiz kalmış ve hatta direnişleri karalamaya varan beyanlarda dahi bulunmuştu. 2009 yılında Gazze’ye yapılan saldırının ardından ise, Zaman gazetesinde İsrail saldırısı kuru bir haber dili ile, geçiştirilerek ele alınmakta idi.

Bu bağlamda Fethullah Gülen’in yankı uyandıran son açıklamlarını sermaye sınıfının hızla gelişmekte olan bir kanadının görüşü olarak ele almak gerekir.

Türkiye-İsrail ilişkileri ve AKP

Geçtiğimiz dönem içerisinde “Hamas terör örgütü değildir” açıklaması ve “one munite!” şovunun ardından, Mavi Marmara saldırısı sonrasında Erdoğan’ın yaptığı çıkışlar her ne kadar sembolik olmanın ötesine geçmemiş olsa da burjuvazi içerisinde bir kaygı yaratmış durumda.

Başta rejim krizleri olmak üzere, açılım sürecini yönetmek ve ekonomik kriz gibi pek çok zorlukla karşı karşıya olan AKP pek çok hassas dengeyi tutturmaya çalışmaktadır. Krizin tüm yükünü işçi ve emekçilere yıkarken, Kürt önderliğini tasviye edip Kürt halkının seferberliğini sonlandırmaya çabalamakta ve tüm bunları yaparken de emperyalizmin Ortadoğu politikalarına Türk burjuvazisini en iyi şekilde eklemlendirecek yönelişler geliştirmek zorundadır. Bu noktada AKP tüm bu yıpranmışlıklara karşı kitlelerin güvenini arttırmak için türlü oyunlara başvurmaktadır. Bunlardan biri de sözü dinlenen bir devlet haline gelindiği imajını yaratmaktır. Bu doğrultuda AKP’nin İsrail çıkışlarını bir dış politika değil, doğrudan doğruya bir iç hamle olarak okumak gerekir. Ancak İsrail konusunda attığı bu adımlar, maksadını aşar niteliklere bürünebileceği için AKP’yi köşeye sıkştırmaktadır.

Fethullah Gülen’in rahatsızlığı işte tam da bu noktadan kaynaklanmaktadır. Ortadoğu pazarında yerini koruyabilmek için emperyalizmin ona biçtiği rolün dışına çıkmamak gerektiğini bilen Gülen, açıklamları ile Erdoğan’a tutturması gereken bir dengeyi daha hatırlatmış oldu: Seni kitleler değil burjuvazi iktidarda tutuyor! Kitleleri hoş tutayım derken, burjuva yatırımları huzursuz etmeyeceksin!

Halife mi, sıradan bir vatandaş mı?

Gülen’in ropörtajının ardından AKP’li yetkililerin yaptığı açıklamalar, “hoca ne derse haklıdır” içeriğini taşımakta idi.

Peki, bu durumda Fethullah Gülen kim olarak konuşmakta? Onun bu açıklamaları Türk siyasetine olan etkisini arttırmak niyetini mi taşıyor? Yoksa kendisinin son röportajında da dediği gibi, O “sadece sıradan bir Türk vatandaşı” mı?

Bu sorunun cevabını patronlar ile her konuda çıkarının farklı olduğunu bilen bir işçi verebilecektir. Gülen ne ülkesinden sürgün sade bir vatandaş olarak, ne de bir halife olarak konuşmakta. O; bir yatırımcı, bir burjuva olarak konuşmaktadır.

Bu yüzden yapmamız gereken Gülen’in söylediklerinin tam zıttıdır. Görevimiz Gülen’in Ortadoğu pazarındaki yatırımlarının artması için İsrail’e destek vermek değil, barış ve emeğin kurtuluşu için Filistin halkı ile dayanışmak ve tüm Ortadoğu’da proletarya enternasyonalizmini yaratmaktır.

Yazan: Sedat D., 5 Temmuz 2010