1. Sınıf bilinci kavramını, belirli bir programatik çerçeveyle tanımlanmış bir bilinç düzeyi olarak değil, proletaryanın, kendini ayrı bir toplumsal sınıf olarak kavramaya başlamasından, iktidarın devrimci fethi ve sosyalizmin dünya ölçeğinde kurulması düşüncesine kadar farklı düzeyleri kapsayan bir çerçeve olarak tanımlamak gerekir. Dolayısıyla, sınıf bilinci, zaman ve mekan içinde tariflenmek zorunda olan bir kavramdır.

2. Sınıf bilincinin en alt düzeyinde, makinelerin kırılması vb. gibi eylemleri içeren ilk kendiliğinden girişimler yatar. Bu mücadeleler zaman içinde bir sendikal bilincin doğmasına neden oldu. Proletarya, bu bilinç düzeyine de kendiliğinden mücadeleler içinde ulaştı. Sendikal bilinç esas olarak ekonomik mücadelelere tekabül ediyordu.

3. Proletarya, sendikaları ve yeni doğan politik ve devrimci örgütlerinin aracılığıyla, ekonomik mücadelelerle yetinmeyip, politik arenada da kazanımların elde edilmesi gerektiğini kavradıkça, politik bilincini geliştirmeye başladı.

4. İlk politik eylemlerin yaygınlaşması ve derinleşmesiyle birlikte, bu “politik” olanın ne olduğuna bağlı olarak reformist, devrimci, sosyalist vb. bilinç düzeyleri var olmaya başladı. Bununla birlikte iş giderek karmaşıklaştı.

5. Bugün, işçi sınıfının devrimci sosyalist tarihsel bilinci ona dışarıdan mı taşınır, yoksa zaten kendisinde vardır ve onu açığa çıkarmak mı gerekir gibi bir ikilem oldukça arkaik kalmıştır. Çünkü bu tartışma, 20.yüzyılın başlarında, proletaryanın ve sendikal ve politik örgütlerinin yeni gelişmekte olduğu bir dönemde patlak vermişti. Oysa bugün hemen hemen bütün ülkelerde oluşmuş ve on yıllarca mücadele deneyimine sahip proletaryalarla ve köklü sendikal ve politik örgütlenmelerle karşı karşıyayız. Bugün herhangi bir işçi, işçilik yaşamına, bir örgütler ormanında gözünü açmakta. Dolayısıyla sendikal ve siyasal örgütlerin uzağında bir proletaryadan ve proleter mücadeleden söz etmek olanaksızdır. Tanımlarımızı bu ormanın içinde geliştirmek zorundayız.

6. Bugün kitlelerin kendiliğinden mücadelesi kavramını, sınıfın tarihsel koşulları ve var olan sendikal ve politik örgütlenmelerin etkileri dikkate alınarak tanımlamamız gerekir. Bu açıdan 19. yy sonu ve 20. yy başında olduğu gibi yalın bir kendiliğindenlikten söz edemeyiz. Dolayısıyla, kendiliğinden mücadeleyi; hain, bürokratik, reformist ve Stalinist önderliklerin olumsuz etkilerine rağmen ve hatta ona karşı, ama belirli bir önderlikten yoksun mücadeleler olarak kavramalıyız.

7. Bugün bir kendiliğinden mücadeleler içinde belirli bir önderlik söz konusudur. Bu açıdan kendiliğinden mücadele, belirli bir önderlik ve program ekseninde merkezileşmemiş mücadele demektir. Bu kendiliğindenliğin kendi içinde çeşitli düzeyleri olabileceğini unutmamamız gerekir. İşçilerin kendiliğinden biçimde kuracakları öz-örgütlülüklerin de, bu kendiliğindenliğin aşılması çabası olduğunu kavramalıyız. Partinin, kendiliğinden mücadeleler ve öz-örgütlenmeler karşısındaki görevi ve gerekliliği de buradan kaynaklanıyor.

8. Şu ya da bu düzeyde sistemle bütünleşmiş ya da hükümete muhalif bir bürokratik bir sendikanın ya da reformist ya da Stalinist bir partinin örgütlediği bir grevi, genel grevi ya da bir başka seferberliği kendiliğinden mücadele olarak tanımlayamayız. Dolayısıyla, kendiliğindenliğin merkezi tanım öğesi biz, yani Devrimci Markasist program değil, sınıfın kendi tarihi ve var olan örgütler karşısındaki tutumu ve mücadelenin merkezi olup olmadığıdır.

9. Bu böyle kabul edildiğinde, sınıf bilincinin ve mücadelesinin kazanabileceği farklı düzeyler anlaşılabilir olur. Şöyle ki: Reformist ve bürokratik önderliklerin yönlendirmesi altındaki bir mücadele (ki kendiliğinden değildir) çeşitli sendikal, politik ve devrimci bilinç düzeylerinin tüm iç öğeleri ve bağlantıları (bütün yanılsamalarla birlikte) ayrıca tanımlanmalıdır.

10. Bu tip önderliklerin dışında ve onlara karşı gelişen kendiliğinden mücadelelerde çeşitli sendikal, politik ve devrimci bilinç düzeyleri içerebilir. Hatta, bürokratik önderliklerin sınırlayıcı, durdurucu baskısına rağmen gelişen kendiliğinden mücadeleler, tam da bu nedenle çok daha gelişkin politik ve devrimci düzeylere ulaşabilir. Bu bizim en çok önemseyeceğimiz eylemlilikler olmalıdır.

11. Bilincin eylem içinde oluştuğunu bir an için unutmamamız gerekir. Marksist diyalektik düşünce ve bilincin ne var olanın basit bir yansıması olduğuna ne de zihinsel çabalar içinde var olanı tanımlayabilecek ve dönüştürülebilecek salt bir güç olduğuna indirgenebilir. Düşünce ve bilinç, zihin ile maddenin, teori ve pratiğin karşılıklı etkileşiminin eşsiz bir ürünüdür. Ve madde de öyle. İnsan zihni olmasaydı, insan için madde de var olmayacaktı (ve maddenin bizim dışımızda evrensel olarak var olup olmadığını da bilemeyecektik).

12. Bu gerçek sadece Devrimci Marksist sınıf bilinci açısından değil, reformist ve bürokratik önderliklerde ifadesini bulan sendikal ve politik bilinç biçimleri için de geçerlidir. Hatta, bir an için bunları dışlasak bile, sınıfın toplum içindeki varlığını tanımlayış biçimi için de doğrudur.

13. Bir toplumda hakim olan ideoloji, yani hakim olan yanılsamalı bilinç, burjuva ve küçük burjuva ideolojisidir. Reformist, bürokratik ve Stalinist önderliklerde ifadesini bulan bilinç kategorilerini de, bu hakim ideolojinin çeşitli öğeleri olarak kavramamız gerekir.

14. Sosyalist tarihsel sınıf bilincini, proletaryanın, sınıfsız ve sömürüsüz toplumu kurma, yani bizzat kendini yok etme bilinci olarak tanımlamalıyız. Bu salt bir politik bilinç olmanın ötesinde, onu da kapsayan tarihsel bir çerçevedir. Ancak kapitalizm koşulları altında sınıfın bütünü için bu bilinç olanaklı değildir. Çünkü kapitalizm içinde sosyalist üretim tarzı ve mülkiyet ilişkileri gelişmez, dolayısıyla sınıf bu bilinci edinebileceği pratikten mahrum kalır.

image_pdfimage_print