Uzun süredir devlet katında adeta “sürekli kriz” yaşandığından ve son on yılda bu krizin ideolojik içeriği laik/şeriatçı odaklar arasındaki iktidar mücadelesi şeklinde görüldüğü için, içinde yaşanılan krizin nasıl bir boyut ve derinlik kazandığı görülmemiş olunabilir. Özellikle şu son aylar içinde ülke gündeminin başköşesine oturan gelişmeler tarafları, nasıl tarif edilirse edilsin yönetim, egemenlik aygıtları düzeyinde cereyan eden iktidar mücadelesi düzeyini aşmış, Türkiye toplumunun zaten var olan fay hatlarını tetikleyen bir deprem dalgasına dönüşmüştür. Resmi kabullerle, tabularla, ön kabullerle örülmüş egemen ideoloji dünyası toptan ve çok yönlü darbelerle çökecekmişçesine sarsılır hale gelmiştir. Bu yıkım ve çöküş hali şüphesiz en açık ve çarpıcı yönleriyle resmi ideoloji cephesinde ve onun kurumlarında yaşanıyor.

Türkiye gibi ulusal bütünlük ve kimlik fikri, algısı devlet kavramıyla iç içe oluşturulmuş bir toplumun devleti ile yaşadığı olaylar göz önüne alındığında yolun bittiği, kaçınma çarelerinin tükendiği, artık “hakikatle”yüzleşmekten başka bir çıkışın kalmadığı noktaya gelindiği görülecektir. Türkiye toplumu, şimdiye kadar resmi ideoloji tarafından tanımlanan ortak milli kimlik denilen şeyin artık söz konusu olmadığını kabul etmek zorundadır. Gayrı Müslim azınlıkların baştan beri bildiği, sosyalistlerin ve seslerini yükselttikleri zamanda iç düşman kategorisine sokulan, “dışarıdaki bağlantılarından” bahsedilen Kürtlerin uzun zamandır farkında oldukları bu “hakikatle” yüz yüze gelme aşaması tamamlanmış olmaktadır.

Türkiye toplumunun son yüz yıllık tarihinde devletin milleti ve onun ülkesiyle birlikte bütünlüğünü sağlamak adına yaptığı girişimlerin toplumun belirli kesimlerinin desteği ve onayıyla yürüdüğü biliniyor. Pek çoğu kanla, şiddetle gerçekleştirilen girişimlerin her birinde ya sosyalistler, ya Şeyh Sait isyanında Şafi Kürt aşiretler, Dersim’de Alevi Kürtler ya da 6-7 Eylül’de gayrımüslimler düşman-iç düşman muamelesi görerek hedef tahtasına konuldular.

Şimdi “devletin milletin çoğunluğuna düşman baktığı iddiasında” olan muhafazakâr-İslamcı çizgide bulunanların büyük çoğunluğu, bu girişimler uygulanırken devletle omuz omuzaydılar. Türkiye’de İslami hareketin geleneksel ana gövdesinde, her zaman dinin asli önemde bulunduğu bir Türk milliyetçiliği düşüncesi kabul görmüştür. İslamcılıkla milliyetçiliği birleştiren bir diğer unsur, öteki ve yabancı sayılana karşı düşmanlık üretme potansiyelidir. Bosna, Azerbaycan, Kıbrıs gibi “milli davalar” nedeniyle tarihi ve ezeli düşmanlar olarak algılanan Yunan, Ermeni, Yahudi, Rus, Sırp karşısında kabaran tepkiler kolayca kan-soy-sop sözcüklerinin kullanılmasına neden oldu. Bunlar İslamcılığın güya reddettiği şovenizm ve ırkçılığın en açık örneklerini gösterir. 1970’lerin sonuna dek milliyetçi-muhafazakâr çizgiye güç sağlayan İslamcı akım, anti-komünist seferberliğin hizmetinde etnik-dinsel toplulukları yücelten şoven ve ırkçı damarı güçlü bir akım oldu.

Şimdi Dersim katliamından açıkça söz edip, Alevilere neden CHP saflarında olduklarını soran Başbakan Erdoğan’ın kendisinin de içinden geldiği siyasal akımın, o katliamın neresinde yer aldığını, katliamdan kalan sürgünlere nasıl davrandığını da açıklaması gerekir. Üzerinde konuştuğumuz resmi ideoloji dünyası kanlı, karanlık girişimlerin sürekli unutulma-unutturulmasını çıkar yol saymıştır. Türkiye toplumunun neredeyse her kesimi, son kırk yılında askeri darbeler, işkenceler, iz bırakmadan kaybedilmeler, ölüm mangaları, Kürtlere ve Alevilere yönelik baskı ve saldırılar biçiminde birçok olayla sarsılmıştır. Bugün artık çökmüş olan bu dünyanın tabularının üzerindeki örtüyü kaldırmalı ve bu “unutma-unutturma alışkanlığı” ve üstünü örtme eğilimiyle gerçek bir yüzleşme yaşanmalıdır. Asıl sorun bu unutmanın artık mümkün olmadığının kavranılmasıdır. Bilinmelidir ki, AKP ve şimdi çoğunluğu ile onun ardında saf tutan sağ kesimler, o düşünce dünyasıyla gerçek bir hesaplaşmadan, kalıntılarının söküp atılmasından kaçınmaya, karşılaşacağı dirençlere cepheden tavır almak yerine bir uzlaşma pazarlığına oturmaya ve “kendi hesaplarını” görmeye niyetlidir.

Türkiye’de yeni muhafazakâr siyaset kendi hesaplaşmasını ve olaylar içindeki yerini gizlemek adına bütün olup biteni CHP’ye atıp işin içinden sıyrılma çabası içinde. Bu anlayışla sağ siyasal akımları ve o safta olanları o süreçlerin dışında tutarak fazlasıyla kurnaz bir şekilde geçmişi temize çekme faaliyeti yürütülüyor. AKP bir sürü laf edip günahı tamamen CHP’nin üstüne atarak, CHP’nin özellikle Alevi tabanını etkilemeye çalışmaktadır. Oysa CHP’den ayrılarak DP’yi kuran kanadın içinde de Dersim katliamı sorumluları mevcuttur ve AKP bunlardan hiç bahsetmemektedir. Yine hükümet olmasına karşın somut hiçbir adım atmamakta, bu konuyu süründürme sürecine çekmektedir. Devlet adına bu şekilde özür dilenmesinin ciddi hiçbir bedeli yoktur. Yapılan bu özür dileme çabalarının çoğu hatta hepsi geçmişte yaşanmış “kötülüklerin” acısını teskin etmeye, oyalamaya yönelik ucuz çabalardır.

Türkiye’de “Modernleşme çabalarının” ideolojisi olan Kemalizm esas olarak Kürt hareketinin varlığı ve mücadelesi ile tüm birleştirici gücünü yitirmiş, iflas etmiş bir ideolojidir. Şimdilerde Tayyip Erdoğan bu hedefi kendisi bakımından eleştiriyor. Bu eleştirinin bir hedefi bu ideolojik yapıyla sorunlar yaşamış ve yaşayan kesimleri “amaçları” doğrultusunda yönlendirmekse, esas büyük hedefinin Kürt hareketi olduğunu gizlemiyor. Çünkü Kürt hareketinin yenilgisi ve yaşanan demoralizasyonun kuzeyin ezilenlerini yakın zamana kadar olduğu gib,i AKP’ye yöneltilebileceğinin hesaplarını yapıyor. Yükselişi önündeki bugün için tek engelin Kürt hareketi olduğunu biliyor. Bu engeli de PKK’siz çözümlerde aşmaya çalışıyor.

Kürt sorununun zemini artık Türkiye ile sınırlı değil, Ortadoğu’yu da içine alıyor. Bu bölgede artık ulus-devlet sınırlarının geçersiz olduğunu herkes biliyor. Bu bilgi herkese farklı çözüm yolları işaret ediyor. Emperyalist etkinliğin en önemli aracı olmakla birlikte en riskli alanı olan petrol ve su havzalarını birleştiren Kuzey ve Güney Mezopotamya politikaları yeni stratejik konumda öne çıkarılması muhtemel olan Kürt ve Irak meselelerini de kapsamaktadır. Bu nedenle sınır dışı operasyonlarla hedeflenen PKK’dir. Batılı ülkeler ve Türkiye’nin garantörlüğü altında kurulan önce özerk Kürt bölgesi, sonra devleti, güneyde de Barzani ve Talabani gibi liderliklere güvenini yitirmiş birçok Kürt ve peşmergenin PKK’ye katılmalarının önünü kesmek ve mevcut liderliklere güveni tekrar kazandırmak amacıyla oluşturuldu. Hedeflenen, “pürüzü” ortadan kaldırıp hareketi Kürt burjuva hareketlerine teslim etmektir.

Bugün Türkiye’de resmi tarihin “istenmeyen, yüz kızartıcı ve ilerde sorun yaratması muhtemel” dönemlerini unutturma ve örtme üzerine kurulu dünyasının çöküşünden bahsetmek aynı zamanda unutturulan suçların, hafızaların tazelenmesinden bahsetmek de demektir. Bugüne kadar ifade edilmemiş tepkilerin dillendirileceği, sorun haline getirileceği bu süreç, öncelikle Türkiye toplumunun gerçek “bütünleşme” daha doğrusu “kaynaşma” imkânlarının nasıl olacağının ölçülmesini sağlayacaktır.

Bunu Türkiye burjuvazisinin gerçekleştirdiğinden-gerçekleştireceğinden bahsetmek hayal kurmaktır. Türkiye burjuvazisi demokratik bir gelenekten yoksundur. Onun parlamenter hegemonya biçimleriyle, baskıya dayalı biçimler arasında yaptığı seçişler (seçimler) sınıflar arası mücadelenin dengeleriyle belirlenir. Sınıflar ve farklı kesimler arasındaki dengelerin sağa sola demokratik yeniden inşa tasarımları vaaz ederek değil; ekonomik, politik ve ideolojik alanlarda ezilen sınıfların kendi hesabına mücadele etmesi sonucu oluştuğunu bilmek gerek. Ancak emekçi sınıfların gücü, burjuvaziye demokratik hak ve biçimlere rıza göstermesini ve içindeki darbeci, otoriter eğilimlerin geri plana atılmasını ve toplumun gerçek “bütünleşmesini” sağlayabilir.

Öyleyse yapılması gereken ne göze kestirilen ılımlı İslami yoruma güzellemeler yazmak, ne de üzerinde basabileceğimiz bütün zeminleri kemirmeye girişmiş mevcut saldırıyı yok saymak. Şüphesiz uzun soluklu bir hegemonya savaşımı, güncelliğin yıkıcı gereklerinin uzağında kalmamayı gerekli kılıyor. Sosyalistler bir yandan demokrasinin asgari gerekleri için savaşırken, bir yandan da bu savaşı vermek için burjuva liberal olmak gerekmediğini, devrimci perspektifi koruyarak demokratik haklar mücadelesi verileceğini gösterdiler. Bugün de ulusalcı otoriterizme, siyasal islama ve ona yaslanan liberallere karşı emekçilerin ve tüm ezilenlerin ortak mücadelesini örmek ve Ortadoğu’nun devrim rüzgârına güç katmak gerekiyor.

image_pdfimage_print