1989-91 döneminde “Soğuk Savaş” namıyla da maruf bloklar sisteminin yıkılmasına neden olan Doğu Avrupa’daki kitlesel halk hareketlerinden bu yana sosyalistler pek alışık olmadıkları bir durumla yüz yüzeler. Durum, bir yönüyle esas olarak SSCB’nin, bir dış güç eliyle değil de, ülkeye 1920’li yıllardan başlayarak hâkim olan Stalinci bürokrasinin “iç dönüşümü” yoluyla çözülüp tasfiye edilmesinin ardından ortaya çıktı. Yeni dönemin en tipik özelliği, ideolojik olarak “küreselleşme” adıyla anılan ve mali sermayenin ileri derecede uluslararasılaştığı bir dönemde, ulusal kurtuluş hareketlerinin, bağımsızlık savaşlarının veya yıllanmış diktatörlüklere karşı demokratik hak ve özgürlük mücadelelerinin “uluslararası toplumla”, yani emperyalizm ve özellikle de ABD ile gönüllü veya mecburi, epeyce samimi ilişkiler içinde olması. Böyle bir dünyada, öyle doğrudan “Amerikan uşağı” olmasalar bile kitlelerin ve önderliklerinin, savaştıkları gücün baskı ve direnci oranında “gözü dışarıda” olması, “dış dünyadan” medet umması adeta kaçınılmaz bir durum.

Bu durumun ortaya çıkmasında yukarıda belirtilen dış koşulların yanı sıra yeni dünya durumunun ulusal planda bir izdüşümü olarak, devrimci ve reformist işçi sınıfı önderliklerinin ideolojik, politik ve örgütsel iflasının da önemli bir rol oynadığını söyleyebiliriz.

(Neo)liberalizmin Şuuraltı Etkisi!

Hiçbir saltanatın sonsuza kadar süremeyeceği ilkesi, neoliberalizm için de geçerlidir! Nitekim “tarihin sonunun” liberallerce ilanından kısa bir süre sonra başlayan bir dizi kapitalist krizin ardından (1987, Meksika, G. Kore, Rusya, Türkiye, Arjantin vb.) ortaya çıkan, kapitalizmin dünya çapındaki uzun dönemli yapısal krizi, adeta bir tabiat kanunu hükmündeki bu ilkeyi bir kez daha kanıtladı. Ancak bu, mali sermayenin dünya çapındaki egemenliğinin, yani kapitalist emperyalizmin egemenliğinin otomatik olarak sona erdiği anlamına gelmiyor; aynen burjuvazinin ideolojik-politik gerilemesinin, hatta kapitalizmin iflasının proletaryanın ve sosyalizmin kendiliğinden yükselişi anlamına gelmediği gibi. Kabul etmek gerekiyor ki, neoliberalizmin tarihsel zaman açısından kısa, ancak bir insan ömrü düşünüldüğünde uzunca sayılabilecek bir dönem boyunca tesis ettiği hegemonya henüz sona ermiş değil. Aksi yönde pek çok alametler belirmiş olsa da, bu hegemonyanın özellikle ideolojik plandaki etkisinin sürdüğü açıkça ortada. Üstelik bu etki, zannedildiği üzere ortalama bir insanın zihin dünyası veya sol liberalizmle de sınırlı değil. Neoliberal hegemonyanın gücü, çoğu zaman, çelişkili bir biçimde, “her şeye kadir”, neredeyse “mistik” ve şuuraltı etkileri itibariyle “yenilmez” bir emperyalizm anlayışı olarak solun liberal olmayan bölümlerini de etkiliyor.

Bu etkiyi en son, geçen yılın başlarında başlayıp kısa sürede birçok Mağrip ve Maşrık ülkesine yayılan kitlesel devrimci hareketlere ilişkin tutumlarda gördük. Gerçekte devrimlerden ve devrimci olan her şeyden nefret eden (Buna tarihteki kendi devrimci anıları da dahil!) ancak Kuzey Afrika-Ortadoğu çapındaki devrimci dalgayı çeşitli adlar ve sıfatlarla kendine yontmanın yollarını arayan liberalleri bir kenara bırakacak olursak solun çeşitli eğilimlerinin büyük bir bölümünün, mesela Nikaragua Devrimi’nden bu yana geçen 32 yıl içinde “devrim”le olan “somut” ve “tarihsel” bağlarının koptuğu anlaşılıyor. Devrim sorununa “olayları öncelikle oldukları gibi kavrama” biçiminde değil de “nalıncı keseri” yöntemiyle bakmayı tercih edenler, bölgede yükselen, kapitalist dünya krizinin ilk sonuçlarından biri olan ve gelecek on yıl içinde uluslararası planda birçok devrimci süreci etkilemesi muhtemel bir toplumsal kabarışı neredeyse yok hükmünde ilan etmiş durumdalar.

Kimileri için Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen, Libya ve Suriye’de yaşananlar neredeyse baştan sona emperyalizmin bölgeyi yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir komplosundan başka bir şey değil. Sürecin halihazırda yeterince “Atatürkçü-laikçi” veya “proleter devrimci” neticeler vermek bir yana, bir dizi ülkede emperyalizmin müdahalesine ve/veya Müslüman Kardeşler iktidarına yol açmasını bu iddialarının kanıtı olarak sunuyorlar! Öyle ki, “ulusalcı” bir Cumhuriyet köşe yazarı, daha da ileri gidip Tahrir’de tecavüze uğrayan iki kadın gazeteci haberini öne çıkararak Mısır’da yaşananlara bambaşka bir bakış açısı getiriyor. Yazıdan çıkan sonuca göre, Mısır’daki kitlesel hareketin bir devrimle o kadar ilgisi yok ki, ilerideki günlerde Tahrir’in ortasına bir sözde devrim kahramanı olarak “Tecavüzcü Coşkun” (veya Mısır’daki muadili kimse!) heykeli dikilse yeridir!

Ve Millici Şuuraltımız!

En azından şuuraltlarında Mısır’da hâlâ Cemal Abdülnasır iktidarının sürdüğü veya Mısır ve Suriye’nin emperyalizme karşı laik birer Arap Sosyalizmi kalesi olduğu inancını besleyen ulusalcıların tutumu bir yana, mesele daha sola doğru biraz daha “devrimci ciddiyet” kazanıyor. Bu nedenle de bazen son derece “soğuk” ve “uzak” ifadelerle bir “önderlik” ve “sosyalizm” sorgulaması biçimini alıyor. Geçmişte SSCB veya ÇHC veya her ikisi tarafından desteklenen, muzaffer “Halk Kurtuluş Orduları” veya “Ulusal Kurtuluş cepheleri” tarafından gerçekleştirilen ve uzun süreli bir “halk savaşının” ardından gelen sömürge devrimleri; veya ilk gününden başlayarak bir çeşit “süper irade” tarafından planlandığı düşünülen (!) devrimci işçi ayaklanmaları şablonuna uymayan her yeni örnek bu kesim tarafından yok sayılıyor, en azından kuşkulu bulunuyor! Bu tutumun temelinde kısmen nostaljik bir “ulusalcı antiemperyalizmin” izleri bulunsa da, ileri sürdüğü itirazların, açık bir biçimde tartışılmasında yarar var; özellikle de uzun süreli ve nice büyük “baharlara, yazlara ve muhtemelen kışlara” gebe bir dünya krizi şartlarında. Kitlesel bir halk hareketinin, sınıfsal bileşimi, biçimi, izlediği yol, hedefleri, talepleri, önderliği, özörgütlenme düzeyi, işçi sınıfının hareket içindeki rolü, ilk aşamasının (kimileri için son aşaması) sonuçları, uluslararası rolü, geleceğe etkisi vb. açısından ele alınıp bir “devrim” olup olmadığına “karar verilmesi” ve buna göre devrimci görevlerin neler olduğunun saptanması belli ki önemli bir sorun olarak önümüzde duruyor. Sadece bugünümüz açısından değil, yarınımız açısından da…

Hiçbir devrimin kendini devrimcilere ifade etme, kanıtlama ve onlara “layık olma” zorunluluğu yoktur. Aksine, tarihsel olayların gidişatını ve çapını, nedenlerini ve muhtemel sonuçlarını, kitlesel mücadelelerin gündeme getirdiği sorunları ve görevleri kavrama sorumluluğu devrimcilere aittir. Elbette bu bir çeşit gördüğünü “tanıyabilme” sanatıdır ve bakış açılarının tarihsel, toplumsal, ideolojik temellerine ve nihayetinde program ve strateji meselelerine yaklaşım biçimlerine bağlıdır.

Kitlelerin Rolü

Meseleye bir devrimi “tanıyabilmede” kitle hareketinin rolü boyutuyla girelim. Troçki, “Rus Devriminin Tarihi” adlı kitabında, “Devrimin en tartışma götürmez özelliği, kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahaleleridir” der ve devam eder:

Eski düzen artık onlar için katlanılamaz hale geldiğinde, kitleler kendilerini siyaset arenasından ayıran duvarları birer birer yıkarlar, geleneksel temsilcilerini yerlerinden ederler ve bu müdahaleleriyle yeni bir düzenin başlangıç ortamını yaratırlar.”

Elbette “aniden” ortaya çıkan “beklenmedik” durumları ve “başlangıç ortamlarını” hele ki bunlar uzun yıllardır toplumsal olarak bir yaprağın bile kıpırdamadığı zannedilen Ortadoğu-Arap dünyasında meydana geliyorlarsa, hemen kavramak zor olsa da imkânsız değildir. Mesela Marksizmin maddeci bakış açısından kaynaklanan “Olguları, nesnel gelişmeleri içinde, kendilerini nasıl sunuyorlarsa öyle alma” formülü, aslında birçoğu tartışmalı şablonlardan ve benzetmelerden çok daha fazla işe yarayabilir. Malum, ne de olsa “Rus Devriminin Tarihi”nde belirtildiği gibi “Devrimin tarihi, her şeyden önce, kendi kaderlerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden (abç) dalmalarının öyküsüdür.”

Bütün tarihsel tecrübeler, olayların dinamiğini belirleyen temel unsurun, uzun zamandır korku ve tutuculuğun cenderesinde kısılıp kalmış kitlelerin psikolojilerinde meydana gelen “hızlı, yoğun ve coşkulu” bir dönüşüm olduğunu gösterir. “Moleküler” birikimler, bir sıçrama noktasında bütün şiddetiyle sonuç vermeye başlar. Burada ifade edilmeye çalışılan husus, kimi çevrelerin son zamanlarda üzerine yine methiyeler düzmeye başladığı neredeyse “saf bir kendiliğindenlik” değil, bir devrimin başlangıç noktasının”bireylerin ve partilerin iradesinden bağımsız son derece istisnai koşulları”dır. (Troçki) Yine “Rus Devriminin Tarihi”nden devam edecek olursak: “Kitleler devrime dört başı mamur bir toplumsal dönüşüm planıyla değil, artık eski rejime tahammül edemeyeceklerini gösteren ham bir duyguyla girişirler. Yalnızca sınıfların önder çevreleri siyasal bir programa sahiptir, ama o da olaylar tarafından doğrulanmaya ve kitlelerce onaylanmaya muhtaçtır.”

Bütün kitlesel devrimci ayaklanmalarda bu kural geçerlidir. Bu noktada vurgulanması gereken, bir devrimin birinci şartının, “artık tahammül
edemedikleri” bir rejimi devirerek özgürleşmeyi hedefleyen kitlelerin doğrudan eylemi olduğudur.

Yenilmiş Devrimler Tarihi

Devrimler tarihi baştan aşağı bir “başarı hikâyesi” değildir. Aksine bu tarihin sayfaları, insanlık tarihinde çok önemli roller oynamış olsalar da daha başlangıç aşamalarında söndürülmüş, yarım kalmış, yenilmiş hatta birer karşıdevrime dönüşmüş devrimlerle doludur.

Bir devrimin başarısının nihai ölçütü kuşkusuz siyasi ve sosyal sonuçlarıdır. Ancak kitlesel bir mücadelenin “devrim” olarak tanımlanmasının esas ölçütü, eylemin nihai sonuçlarından bağımsız olarak tarihsel, toplumsal ve uluslararası etkileridir. Burada asıl kriter “başarı” değil, “nesnel” unsurlardır. “Öznel” unsurların eksikliği (önderlik, bilinç, mücadele geleneği, görevlerin kavranması, öz örgütlenme düzeyi vb.) devrimin sınırlarını ve sonuçlarını belirler. Zaten “başarısız” devrimler gerçeği (Yani devrimlerin büyük bir çoğunluğu) bu temel sorundan kaynaklanır.

Evet, toplumsal mücadeleler tarihi aynı zamanda yenilmiş devrimlerin de tarihidir. Bu nedenle “yeni bir düzenin başlangıç ortamını yaratmak” anlamındaki kitlesel devrimci ayaklanmalarda öncelikle “başarı” ve “sonuç” şartını aramak bir nevi “sağlamcılık” olmanın yanı sıra gerçek siyasete karşı kronik bir ilgisizliğin de işaretidir. Bu ilgisizliğin çoğu zaman aşırı bir “doktrinerlik” ve sekter bir “devrimcilik” veya “armudun sapı, incirin çöpü” biçiminde zuhur ettiği de malumdur.

Yine Rus Devriminin Tarihi‘nde belirtildiği gibi, “Bir devrimin asli siyasi süreci, kesinlikle sınıfın toplumsal krizin ortaya koyduğu sorunların bilincine varması ve kitlelerin aktif olarak ardışık yaklaşıklıklar yöntemi uyarınca yön bulmalarından oluşur. (…) Bu ileriye doğru atılış nesnel engellere toslayıp kırılmadığı müddetçe kitlelerin sola doğru sürekli biçimde daha güçlü olarak itilmelerini yansıtır. Bu kırılma gerçekleştiğinde gericilik başlar. Devrimci sınıfın bazı çevrelerinde hayal kırıklığı, kayıtsızların sayısındaki artış, ardından karşı devrimci güçlerin pekişmesi.”

Bu gerçeklik, yenilgiyle sonuçlansalar da dünya tarihinde derin izler bırakmış birçok tarihsel örnekle kanıtlanmıştır. Mesela, “zincirleme” özelliklerinden dolayı bugünün Kuzey Afrika-Ortadoğu devrimci dalgasıyla bir benzerlik kurabileceğimiz ve kısa zamanda Avrupa’nın birçok ülkesine yayılmış olan 1830 (30-32) ve 1848 devrimleri, bazı kısmi başarılarına rağmen hepsi de yenilgilerle sonuçlanmış birer devrimci ayaklanmalar dizisidir. Üstelik bütün bu devrimci ayaklanmaların yenilerek geri çekilmesini, uzun yıllar süren politik gericilik dönemleri izlemiştir. Ancak bunlar yine de dünya tarihine birer devrim olarak geçmiştir.

Kısacası şimdilik Tunus ve Mısır’da ortaya çıkan Müslüman Kardeşler iktidarı, bu ülkelerdeki ayaklanmaların birer devrim olmadığını değil, sadece bu devrimlerin önündeki nesnel ve öznel engelleri işaret etmektedir (Aynı geçmişteki İran Devrimi’nde olduğu gibi). Üstelik bu ülkelerde yaşananlar, seçimlerin sonuçları ne olursa olsun bazı “hayal kırıklıklarına” rağmen “kırılmanın” henüz gerçekleşmediğini göstermektedir. Hareket, iniş çıkışlar, yükseliş ve duraklamalar, kazanım ve gerilemelerle “olağan” bir seyir izlemektedir: Tunus ve Mısır’da, ülkemiz burjuva medyası tarafından kısa bir haber haline getirilmediği sürece kimi sosyalistlerin dikkatine mazhar olamayan kitlesel işçi eylemleri, grevler, yürüyüşler, protestolar, bağımsız örgütlenme, sendikalaşma mücadeleleri; Mısır’daki ikinci ve üçüncü dalga Tahrir işgalleri, devlet yanlısı “Baltacıların” kanlı saldırılarına karşı alanların savunulması, asker ve polisle çatışmalar, askeri yönetime karşı kanlı gösteriler, İsrail elçiliğine yönelik büyük saldırı vb… Bütün bunlar, mücadelenin, “birinci devrimin” kitle hareketinin üzerindeki eğitici rolünün de etkisiyle, sonraki dönemde neoliberal-İslamcı iktidarlara ve emperyalizme karşı, daha bilinçli ve sınıfsal biçimlerde yürütülme ihtimalini ortaya koymaktadır.

Uluslararası Etki

Bir devrim sürecinin belirleyici özelliklerinden biri de uluslararası planda yarattığı etkidir. Bu uluslararası etkinin iki boyutu vardır. Birincisi yaşananların başka ülke halkları arasında da baskı rejimlerinin, hatta “demokratik gericilikle” tanımlayabileceğimiz “normal” burjuva rejimlerinin yıkılabileceği umudunu yeşertmesi, korku ve umutsuzluk duvarlarının aşılmasını sağlamasıdır. Tarih boyunca bütün devrimler benzeri bir etkiyi yapmıştır. Kuzey Afrika-Ortadoğu bölgesinde tarihsel, sosyal, ekonomik vs. farklarına rağmen birçok ülkede kitlelerin, bazısı kendine özgü, bazısı da benzer nedenlerle başkaldırı yoluna girmeleri bu etkinin kanıtıdır. Tunus ve Mısır emekçileri, mücadeleleriyle Arap (Irak Kürdistanı’ndaki olayları da ekleyelim.) dünyasındaki rejime yönelik kitle eylemlerini tetiklemişlerdir. Dünya çapındaki gelişmeler bu etkinin, içinde yol alınan kapitalist dünya krizi şartlarında “Araplıkla” ve açık bir diktatörlükle ilgisi olmayan (Sınıf diktatörlüğü meselesi bir yana!) ülkelere de yayılabileceğini göstermektedir. Mısır’daki “Tahrir Ruhu”nun ABD, İspanya gibi ülkelerin yanı sıra İsrail’de “sosyal adalet” ve “eşitlik” talebiyle ayağa kalkan yüzbinleri de etkilemesi (Hem de “Burası Tahrir!” sloganlarıyla!) bu gerçeğin kanıtıdır.

Uluslararası etkinin ikinci boyutu ise, meselenin bir anda uluslararası çapta bir önem kazanması, özellikle de emperyalist ülkeleri bir dizi girişime zorlamasıdır. Emperyalizm, hiç de hesapta olmayan gelişmeler karşısında şaşkınlığını atlatır atlatmaz, Tunus ve Mısır’da diplomatik manevralar ve hükümet değişiklikleri yoluyla devrim sürecini “kuşatma” ve “soğutma” faaliyetlerine ve Bahreyn’e yönelik Suudi askeri müdahalesini organize edip bütün gücüyle omuz vermeye girişmiş, Libya’ya “insani-ahlaki” bahanelerle saldırmıştır. Emperyalist müdahalenin temelinde ne ulusalcılarımızın iddia ettiği üzere “BOP” veya “GOP”, ne de liberallerimizin iddia ettiği gibi “insani ve demokratik” amaçlar vardır. Amaç, kitlelerin, mücadeleleriyle “yeni bir düzenin başlangıç ortamını yaratmalarını”; başlangıç halindeki bölge devriminin daha ileri aşamalara ulaşmasını engellemektir. Yani sorun, emperyalizm açısından sadece bir “petrol” sorunu değildir…

Burada vurgulanması gereken bir önemli nokta da bölgedeki diktatörlüklere karşı hareketlerin tümünün aynı “ayarda” olmamasıdır. “Arap” diye anılıp geçilen bu ülkelerin, tarihsel, kültürel, siyasi ve sosyoekonomik farklılıklarının yanı sıra farklı mücadele gelenekleri vardır. Bu farklar, kitle hareketlerinin boyutlarını, harekete katılan kitlelerin bilinç ve örgütlenme düzeylerini, “dış dünyaya” bakışlarını ve her ülkenin toplumsal yapısı bağlamında işçi sınıfının etkisini önemli ölçüde belirlemektedir. Dünya devriminin veya bir bölge devriminin, o alandaki tüm kitlelerin aynı vakit ve saatte ve aynı biçimde ayağa kalkması anlamına gelmediğini bilenler açısından bu doğal bir durumdur. Yukarıda tarihsel örnekler olarak gösterdiğimiz eski Avrupa devrimleri de bunu kanıtlar. Mesela Sicilya’da başlayıp Fransa, Almanya, İtalya ve Avusturya’ya yayılan 1848 Devrimleri, İngiltere’de Chartist bir gösteri, İrlanda’da cumhuriyetçi bir çalkantı olarak kalırken, Belçika, Hollanda ve Danimarka’da bazı reformlarla sınırlı kalmıştır.

Önderlik Sorunu

Burada Ortadoğu’daki diktatörlüklere karşı ortaya çıkan halk hareketlerini “soyut” bir devrimci bakış açsından “kuşkulu” bir duruma düşüren “kendiliğindenlik-iradi unsur diyalektiğine” kısaca da olsa girmek gerekiyor.

Evet, her şeyin başında “kitlelerin eski rejime artık tahammül edemeyeceklerini gösteren ham duyguları” vardır. Bu, elbette mutlak anlamda olmasa bile bir nevi “kendiliğindenlik” anlamına gelir. (Çünkü o ana kadar bazıları nispeten güçlü, hazırlıklı, planlı programlı, birçoğu küçük ve cılız da olsa örgütlü ve bilinçli unsurlar her zaman vardır.) Zaten “korku duvarının aşılmasıyla” giderek büyüyen ve kitleselleşen bir “kendiliğindenlik” olmasa devrimci yükselişlerde her “bilinçli unsur” kendi üye ve taraftar kitlesinden ibaret kalırdı.

Kendiliğinden ayağa kalkan, herhangi bir dönüşüm planından yoksun kitlelerin ham duyguları, eylemlerini, bilinçlerini ve sloganlarını da sınırlar. Ayağa kalkan kitlelerin siyasi bilincinin en azından olayların başlangıç dönemindeki bulanıklığı, taleplerinin sınırlı yapısı ve kitle hareketinin çeşitliliği, devrimin “saflık derecesine” de yansır! Bu nedenle hiçbir devrim karşımıza en saf ve sınıfsal haliyle çıkmaz. (Bürokratik tarih kitaplarındaki anlatımları saymazsak!) Lenin de bu nedenle “Saf bir devrim aramayın, hiçbir yerde bulamazsınız!” der.

Bu kendiliğindenlik, önderlik sorununun önemini azaltmak bir yana sorunu daha da yakıcı bir hale getirir. Ancak önderlikler tarihsel rollerini kitleler içindeki siyasi süreçler yoluyla ortaya koyabilirler. Yani önderliklerin yokluğunda kitlelerin enerjileri Troçki’nin deyişiyle”pistonlu bir silindir içinde sıkışmayan buhar misali” uçup gider, ancak “hareket silindir ya da pistondan değil, buhardan ileri gelir” (Troçki). Kısacası bir devrimin hammaddesi her şeyden
önce kitle hareketidir. Ancak, tarihin yönünü belirleyecek o kritik döneme uzun süredir hazırlanan, sadece ayağa kalkan kitleleri değil, kendini de eylem içinde eğiten ve en önemlisi onların devrimci enerjisini gerçek anlamda işleyecek, programı, taktik ve stratejisiyle iktidara yöneltecek bir önderlik yoksa, devrim, en azından uzun bir süre için kitlelerin yenilgisiyle sonuçlanacaktır. Çağımızın krizinin esas olarak proletaryanın önderlik krizi olduğuna dair Devrimci Marksist “vecize” bu nedenle tarihsel bir öneme sahiptir.

Elbette bir önderliğin veya önderliklerin varlığı devrimin başarısını garantilemez. Önderliklerinin aymazlığı, bürokratik yapısı, bağımlılığı ve “bağlantıları”, program, taktik ve strateji, cephe ve ittifak anlayışı, yabancı sınıfların baskılarından etkilenme dereceleri ve bütün bunlardan dolayı çıkıp gelen bir devrimi “tanıyamamaları” nedeniyle yenilgiye uğrayan birçok devrim vardır. Bu gaflet birçok örnekte “değerlendirme hatası” olmanın ötesine geçip sınıfsal bir ihanete dönüşmüştür. Bürokratik tarih kitaplarında bunların bazılarından pek söz edilmezken, bazıları kahramanca kaybedilmiş “iç savaşlar” olarak yer alırlar (İspanya, Yunanistan vb.). Elimizdeki en büyük tarihsel örnek olarak, üzerinden sosyalizmin bütün önemli sorunlarını hâlâ tartışmaya devam ettiğimiz Sovyet Devrimi ise, devrimci olanın sadece somut gerçeklik olduğunu bilen Lenin’in, kendi partisinin merkez komitesindeki “Leninistlere” karşı mücadelesi sayesinde başarıya ulaşmıştır.

Bu perspektiften bakıldığında, mesela işçi sınıfının görece ağırlığını hissettirdiği Tunus ve Mısır’da, artık tahammül edemez hale geldikleri yıllanmış dikta rejimlerini devirmek için büyük bir kararlılıkla harekete geçen kitlelerin eylemini bir “devrim” olarak kabul etmemenin gerekçesi olarak “önderlik” sorununu öne sürmek, tarihsel tecrübeden hiçbir sonuç çıkarılmadığı anlamına gelir. Devrimci kitlelere, emekçilere iktidarı ele geçirmeleri yolunda önderlik edecek örgütlü bir gücün yokluğu her şeyden önce solun, sosyalistlerin eksiğidir. Bunun hesabını vermek yerine hem ülkeler, hem bölge, hem de bütün dünya için tarihsel öneme sahip kitle hareketlerini “küçük görerek” devrimden saymamak ve “devrim eksperliğine” soyunmak bir nevi “pişkinlik” ifadesidir. Bütün “enternasyonalizm” iddialarına rağmen, adı geçen ülkelerin uzaklığını gerekçe göstererek, “önderlik” sorununu üzerine alınmamak ise, başka ülkelerin sorunları ve toplumsal mücadeleleri konusunda Fethullah Gülen Cemaati kadar bile ilgili davranılmadığına işaret eder. Devrimci bir önderliğin yokluğu, her şeyden önce bir devrimin değil, “olaylara” müdahale edecek ve devrimi ileri aşamalara taşıyabilecek bir devrimci gücün yokluğuna delalet eder.

Emperyalizmin Rolü!

Birçok farklı neden öne sürülse de Ortadoğu ülkelerini saran devrimci dalgaya ilişkin kuşkular aslında “emperyalizmin rolü” meselesinden kaynaklanmaktadır.

Emperyalizmin doğrudan müdahalesinin yaşandığı Libya örneği veya Suriye’ye yönelik emperyalist tehdit ve baskı, Ortadoğu’da yaşananların devrimci bir dalga değil de emperyalist bir tezgâh olduğunun kanıtı olarak gösteriliyor. Ancak, yaşanan gelişmelerden ve “iletişim çağında” hızla yayılan bilgi ve haberlerden anlaşılan, olayların emperyalist güçleri gafil avladığı yönündedir. Destek verdikleri baskı rejimlerinin veya varlığından her zaman pek hoşlanmasalar da iyi kötü “idare ettikleri” diktatörlüklerin büyük çaplı halk hareketleri tarafından yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalması büyük güçler açısından (Bunlara bölgesel planda Türkiye’yi de katabiliriz.) bir sürpriz olmuş gibidir. Emperyalist müdahale, şaşkınlık ve kararsızlık aşamasının ardından şekillenmeye başlamıştır. Libya’ya yönelik emperyalist askeri müdahale, önceden planlanmış bir tezgâhtan, “dizayn” hedefinden ziyade, ortaya çıkan şartlarda (Libya’nın özel “ekonomik değerinin” yanı sıra) öncelikle bütün bölgeyi etkileyebilecek bir devrimler dalgasının durdurulup söndürülmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bir takım Batılı vakıfların, “demokrasinin geliştirilmesi” niyetiyle Mısır’daki bazı “sivil toplum kuruluşlarına” uzunca bir süredir eğitim ve destek vermesi ve bu STK’ların “olaylarda” rol alması, emperyalizmin oyununun bir delili olarak öne sürülebilir. Ancak bu faaliyetler emperyalizmin dünyanın hemen her “hassas” bölgesinde rutin olarak sürdürdüğü ilişki biçimlerinden biridir ve daha çok bir “B planı” niteliği taşırlar. Bu planların asıl amacı, desteklenen diktatörlüğün yıkılmasının kaçınılmaz bir hal alması durumunda, ilişki kurulacak potansiyel “önderliklerle” erken ve eğitici bir temas sağlamak ve bu yolla süreci denetlemek, muhtemel tehlikeleri önlemektir. Bir yönüyle, devrimci sosyalistlerin, işçi öncüsünü eğitip örgütleyerek burjuva düzenine yönelik “tehlikeleri” büyütme göreviyle yüz yüze olmaları gibi! Sosyalistlerin çoğunun, dünya haline ve meselelerine bir “dünya devrimi” perspektifiyle bakmadıkları sürece emperyalizmin “dünya karşıdevrimi” perspektifini sadece “dizayn” ve “komplo” boyutuyla algılaması kaçınılmazdır. Açıkça görülen, emperyalizmin halihazırda “dünya devrimine” ilişkin meselelerde soldan daha hassas davrandığıdır!

Taktik ve Strateji

Bu bağlamda üzerinde durulması gereken bir diğer husus da emperyalizmin dünyanın bazı bölgelerinde pürüz veya engel olarak gördüğü rejimleri yıkmaya yönelik politikaları karşısında alınması gereken tutumdur.

Emperyalizmin askeri müdahalelerine, işgallerine karşı çıkmak devrimci bir ilkedir. Emperyalizmin saldırısına maruz kalan bürokratik (Hatta K. Kore örneğinde olduğu gibi “monarşik”) işçi devletlerini, geri ve bağımlı kapitalist ülkeleri, rejimleri ile olan bütün sorunlarımıza ve uzlaşmaz çelişkilerimize rağmen savunuruz. Emperyalizmin alacağı her yenilginin, dünya devrimi için bir kazanım olacağı çok açıktır. Ancak bu destek, o ülkenin rejimine, iktidarı elinde tutan sınıfa, siyasi zümreye hatta “hanedana” değil, o ülkenin işçi ve emekçilerine, yoksul halklarına kurtuluşları yolunda verilen bir destektir. Bu önemli bir ayrımdır. İster bir sömürgede olsun, isterse siyasi olarak bağımsız, ancak emperyalist sisteme ekonomik olarak bağımlı geri bir ülkede, sömürgeciliğe, emperyalist saldırıya karşı mücadelede, o ülkenin burjuvazisiyle ittifak, sadece taktik sınırlar içinde geçerlidir; yani, sınırları, süresi, amacı belirli bir eylem birliği olarak. Bu “eylem birliğinin” asıl hedefi, burjuva düzeninin tasfiyesi, emperyalizmden sadece “anlaşmazlık” ve savaş dönemlerinde değil, gerçek anlamda kopmayı sağlayacak bir toplumsal devrimin gerçekleştirilmesidir. Ancak bu yolla, bir biçimde (hatta biraz da sosyalistlerin desteği sayesinde) kelleyi kurtarmış olan “ulusal burjuvazinin” iktidarda kalarak bir süre sonra emperyalizmle yeniden bağlantı kurması, kapitalist sistem içinde yer alması engellenebilir.

Tarihsel deneyime bakıldığında bu konuda birçok olumsuz örnek olduğu görülür. Bu örneklerde, komünist önderliklerin bürokratik yozlaşması ve yabancı sınıfların basıncı altında kalması oranında burjuvaziyle (hatta bazen sadece “avukatlarıyla”) ittifaklar stratejik bir nitelik kazanmıştır. Bu durum, proletaryanın iktidar alternatifi olduğu yerlerde çok ağır yenilgilere neden olurken, işçi sınıfı partilerinin yeterince güçlü olmadığı veya gelişmesinin henüz başında olduğu ülkelerde bütün gelişme potansiyellerini kaybetmelerine yol açmıştır. Bu çizginin bir başka biçimi de, bir zamanlar ülkemizde de yaşandığı üzere, burjuva devletinin açık polisiye baskısına rağmen, sırf “antiemperyalist” olduğu tespitiyle “ilerici” burjuvazinin “gölgesiyle” ittifak kurma anlayışıdır. Bazı Arap ülkelerindeki komünist partiler de bugünkü acıklı durumlarını büyük ölçüde, zamanın SSCB bürokrasisinin paralelinde, bu tür “ilerici” ittifaklara borçludurlar!

İlkeler ve Gerçekler

İlkeler elbette çok önemlidir, ancak hiçbir ilke boşlukta durmaz. Her ilkenin bir sınıfsal temeli vardır ve devrimci sosyalizm için işçi sınıfının birliği, bağımsızlığı ve toplumsal kurtuluşunun üzerinde hiçbir ilke olamaz. Sınıf mücadelesi (eğer gerçekten böyle bir amaç varsa) soyut ilkelerle değil, gerçek programlar ve politikalar aracılığıyla yürür. Ancak bütün program ve politikalar gibi devrimci program ve politika da gerçek hayattaki güç ilişkileri temelinde bir anlam kazanır. Soyut ilkelerin ve genellemelerin ötesinde, somut gerçekler ve güç ilişkileri üzerinden gidecek olursak, bugünün Ortadoğu’sunda yaşanan “devrimci önderlik” ve neredeyse “hiçlik” sorununun temelinde, yukarıda da kısaca değindiğimiz gibi, bu ülkelerdeki komünist partilerin bürokratik intihar politikalarının çok önemli bir yeri vardır.

Somut bir Ortadoğu politikasından söz edilecekse, öncelikle var olan “hiçlik” durumundan yola çıkılmalıdır. Ortadoğu’da, sosyalist hareket açısından bugünkü gerçek durum genel olarak, “Adın ne: Mülayim; sert olsan ne yazar!” durumudur. Yani, sosyalist örgütlenmelerin mevcut siyasi-askeri güçleriyle emperyalist müdahalelere karşı mücadelede “antiemperyalist burjuva hanedanlara” destek verip vermemesinin ne emperyalizm açısından, ne de müdahaleye uğrayan rejimler açısından bir kıymeti harbiyesi yoktur. Var olan rejimlerin bazılarının uzak geçmişlerinden kalma mitolojik bir hikâye olmanın ötesinde
(Arap sosyalizmi, İslam sosyalizmi, vb.) sosyalizmin devrimci, hatta reformist biçimlerinin ideolojik, siyasi ve toplumsal etkisinin çok zayıf olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda sosyalistlerin benzer ülkelerde “vatanı kurtarmaktan” öte işçi sınıfı ve emekçileri örgütleme, hem kendilerini, hem de işçi sınıfını ideolojik, politik ve örgütsel açıdan bağımsız bir güç haline getirme görevi vardır.

Bu görev, işçi sınıfı içindeki günlük ve rutin faaliyetin yanı sıra politik mücadeleyi de zorunlu kılar. Bu mücadele ancak bağımsız bir program ve siyasi çizgiyle yürüyebilir. İşçi sınıfının bağımsızlığının ön şartı, öncüsünün bağımsızlığıdır. Bu aynı zamanda, ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesinde sınıfın diğer emekçi kesimlere önderlik edebilmesinin de temel şartıdır. Sonuç olarak, proleter olmayan herhangi bir hükümete ve rejime karşı bağımsız davranamayan, kaderi rejimin iki dudağı arasında belirlenen bir işçi sınıfı örgütünün devrimci anlamda gelişme ve güçlenme şansı yoktur.

Devrimci Gerçekçilik

Zannedilenin aksine, gerçekçi politika, eğer burjuva veya küçük burjuva tipi bir gerçekçilikten söz etmiyorsak, “politik destek” adı altında iki taraftan birinin gölgesine sığınmak değildir. Emperyalist bir saldırı durumunda alınması gereken tutum, bazı taktik öncelik ve incelikler hesaba katılmak şartıyla, stratejik olarak tabiri caizse “Hem nalına, hem mıhına vurmak”tır! Bu pratik olarak, gücümüz oranında, hem emperyalizme hem de varlığıyla emperyalizme karşı mücadeleyi zayıflatan, zaman zaman emperyalist müdahaleye “meşruiyet” fırsatı sağlayan “milli” burjuva rejimine karşı örgütlenme ve ajitastasyon yapmak anlamına gelir.

Kitleler arasında kale alınabilir bir etkiye ve siyasi-askeri bir güce sahip olunması durumunda da temel çizgi stratejik özü itibariyle aynı olmalıdır. Böyle bir durumda, devrimci gücün sırtında taşıdığı “yumurta küfesi” nedeniyle sürecin hassas bir analizi ve doğru taktiklerin saptanması çok daha büyük bir önem kazanır. Ancak hiçbir şart altında, var olan siyasi-askeri gücü, “antiemperyalizm” adına mesela somut olarak Libya gibi bir ülkede Kaddafi hanedanı ve yandaş kabilelerin yanında; Suriye’de “Muhaberat” ve genelkurmayla birlikte, siyasi demokrasi ve özgürlük talebiyle ayaklanmış kitlelere ateş açmakta kullanmak devrimci ve antiemperyalist bir tutum olamaz. Nasıl ki Afganistan’da ABD emperyalizmine karşı savaşta “ilkesel” nedenlerle Taliban’ın yanında yer almak hem ulusal bağımsızlık ve sosyalizm, hem de en maddi anlamıyla “beden sağlığı” açısından doğru bir tutum değilse…

Bütün bunlar, sadece o ülkelerde var olan gerçek veya bugün için muhayyel güçler için değil, onlara ilkesel ve politik tavsiyelerde bulunan veya uzaktan da olsa kendi adına bir tutum almaya çalışan (Hatta zaman zaman bu nedenlerle bölünebilen) çeşitli uluslararası devrimci güçler açısından da önemlidir.

Orada Bir Köy Var Uzakta..!”

“Olaylar” çok uzağımızda da cereyan etse sorumluluğumuz büyüktür. O nedenle dünya devriminin meselelerine soyut genellemeler ve kulaktan dolma bilgilerle değil, “olayların” cereyan ettiği ülke ve bölgelerin tarihsel gerçeklerinin, gerçek şartlarının ve oralarda gerçekte neler olduğunun kavranması temelinde bakmak gerekir. Bu noktada en büyük sorumluluk, devrimin uluslararası güçlerini aydınlatacak ve doğru olarak yönlendirecek olan, o ülkenin devrimcilerine aittir. “Enternasyonalizm” her şeyden önce dünya devriminin ulusal ve uluslararası parçalarının birbirlerini karşılıklı olarak eğitmelerine ve birbirlerinden öğrenmelerine dayanır; elbette aralarında bürokratik bir hiyerarşi yoksa.

Devrimci sosyalistlerin görevi “devrim eksperliği”, “diplomatlık” veya “devlet adamlığı” değil; devrimci öncünün rolünü, devrimci kitle hareketinin görevlerini, programını ve her düzeyde örgütlenme sorunlarını devrimci bir bakış açısıyla ortaya koymaktır. Bu aynı zamanda, emperyalizm meselesine sadece “devletlerarası” bir sorun olarak değil, esasında bir üretim ilişkileri sorunu, bir sınıfsal sorun olarak da bakmamızı sağlayacaktır. Olaylara devrimci Marksist bakış, her şeyden önce meseleleri en somut biçimiyle ele almak; zorba iktidarları yıkmaya yönelik devrimci kitle hareketlerinin nedenlerini ve niteliklerini ve emperyalizmin rolünü “komplocu” değil, maddeci-sınıfsal bir bakış açısıyla kavramak demektir. Bu aynı zamanda devrimlerin temel sorunu olan “kendiliğindenlik-devrimci önderlik” diyalektiğinin doğru biçimde ortaya konulması ve çözümlenmesi anlamına gelir.

Diyalektik maddecilik, meseleleri bir “fotoğraf karesi” olarak değil, bir “film şeridi” olarak görmeyi gerektirir. Bir devrimi “tanıyabilmenin” temel şartı budur. Ve en önemlisi, film yeni başlamıştır…

image_pdfimage_print