Faşizm ırk, kan, lider gibi değerlerle tanımlanmış bir cemaat mensubu olmayı gerektiren aidiyet hissinin şiddetli bir dirilişidir. Buradaki sorun faşist ruh halinin neden toplumun alt orta sınıflarının bir kesiminde şiddetli bir biçimde doğması, bu kesimleri faşist hareketin saflarına çeken nedenlerin ne olduğudur.

Faşizm ideolojisi eşitsizliği mutlaklaştıran onu değiştirilmez doğal yasa olarak sunan bir düşünceden yola çıkar. Ona göre aynı millet ve ya ırktan insanlar arasında yaradılıştan gelen bir kıymet ve nitelik farkı olduğu gibi yine ırk ve milletler arasında yaradılıştan veya tarihten gelen bir üstlük altlık düzeni vardır. Onun için ne bir millet içinde ne de uluslararası düzeyde eşitlikçi bir düzen kurmak mümkün değildir.

Ancak yaradılış olarak üstün değerlere sahip bir millet ya da ırkın en güçlü konuma gelmesi ve doğal yasayı işlerliğe koyması dünyaya iyiliğin egemen olmasını getirecektir. Nazizmden ilham alan Türk faşistlerinin nizami-âlem ülküsü bu mantığın örneğidir.

Faşizm demokratik kurumların ve yönetici aygıtın arızalanmasını ve işlememesini de yukarıda bahsettiğimiz nedenlerle açıklar. İnsanların kendilerini ve toplumun yönetme özelliğinin var olduğu şeklindeki yaklaşımı temelden reddeder. Üzerine bina edilmiş olan tüm demokratik modellerin er geç tıkanacağını hatta çökeceğini söyler. İstikrarlı dönemlerde parlamenter demokrasinin kalıcılığı sağlıklılığı hakkında şüpheleri yayan faşist hareket bunalım dönemlerinde ise demokrasiye cepheden eleştiri yönelterek doğal yasasına uygun siyasal amacını ilan eder..

Kapitalist sistemde geniş yığınlar siyasal kararların alındığı araç ve yöntemlerin belirlendiği faaliyet düzeyleriyle ilgili olduğu kadar, bilim ve teknolojinin üretimi ile ilgili alanlarda da aktif katılım imkânından yoksundur. Konumlarında ciddi bir sarsılma ya da bozulma belirdiğinde veya bir kriz döneminde söz konusu yığınların takınacakları tavır bu karmaşık faaliyet alanlarına katılma imkânından uzak olma durumunu nasıl değerlendirecekleri ile belirlenir. Faşist hareket yaşanan bu durumu insanın doğuştan gelen sınırlılıklarına bağlar, var olan sistemin insanların bu zaaflarını bile bile korumasız bıraktığını söyler. İnsanların başının çaresine bakma imkânlarının bulunduğunu ve bu kabiliyete sahip olduğunu söyleyen sisteme karşı faşizm bunun bir oyalama ve aldatma olduğunu söyler.

Faşizmin etrafında şekillenen halk, her şeyden önce demokrasilerin kendilerine tanıdığı temel haklardan vazgeçmeye hazırdır. Üstelik bu hakkın zaten kendisine ait olmadığını teslim eder ve onu gönüllü olarak önderin şahsında devlete geri alınamayan bir biçimde verecek bir düşünüş tarzı içindedir.

Büyük çoğunluğu orta sınıfların alt tabakasından olan ve bunlara yakın kesimlerden oluşan sıradan insanlar kitlesinin kendi insani kapasiteleri ile ilgili düşünceleri ile faşist ideolojinin toplumun çoğunluğu hakkında söyledikleri arasında paralellik vardır. Ancak zenginleşmenin yollarını açık gösteren rekabet ortamı ve en azından teorik olarak herkesin toplumun yönetim mekanizmalarına erişilebilir sayıldığı demokrasi koşullarında insani kapasitelerini sorgulamaz. Ama düzenin olağan işleyişi içinde konumlarını koruyamaz hale geldikçe ve düzenin bir krizle karşılaştığı noktada bu kesimler kendilerini toplumun ortalarında bir yerlerinde tutan araç imkân ve dayanakların hızla geçersizleşmeye başladığında içinde hareket etmeye alıştıkları kural ve usullerin hükmünü kaybetmeye başladığını fark ettiklerinde insani kapasiteleri hakkında kabulleri netleşmeye başlar.

Bu gerçekliği fark eden insanlar için burjuva demokrasisi de kendi gerçeğini umursamayan şeyler olarak görülür. Sosyalizmin eşitliğin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması ile sağlanacağı mesajı kendilerine kalkan ettikleri küçük orta mülklerinden yoksun kalacakları anlamına gelecektir.

İşte faşizmin bu tepkiyi ve öfkeyi, kapitalizme kuşkulu demokrasiye karşıtlık boyutu taşıyan sosyalizme tam düşman bir ideoloji geliştirmiştir.

Faşizme göre taşıdıkları zaaflar ve güçsüzlükleri nedeniyle ne bireyler ne de zümre ve sınıflar başlı başına bir varlık değillerdir. Bir varlık ve bütünlük olma hali ancak millet için söz konusudur. Bunun için üstün insanlara özgü karmaşık sorunlarla uğraşmayıp, milletin değerli evlatlarına terk edip rahatlayarak “titreyip kendilerine dönerek” organizma içinde bir organ parçası olarak görev almaları önerilir.

Eski insani değerler sistemin ve sosyalleşme kanallarının dağıldığı üstelik giderek ağırlaşan ekonomik sorunlarla boğuşan tek başınalık yalnızlık duygusuna seslenecek bir faşist hareket onlara saldırgan bir millet organizmasının parçaları olma çağrısı yaptığında etrafında koşup gelecek yığınla insan bulabilecektir. Faşizmler işçi sınıfına ve demokratik kurumlara karşı koçbaşı gibi kullandığı, küçük burjuvazinin sırtında iktidara gelmiştir. Ama iktidardaki faşizm küçük burjuvazinin hükümeti değildir. Tam tersine tekelci sermayenin en acımasız diktatörlüğüdür.

Faşizm burjuva devletinin yürütme gücünü daha kuvvetlendiren ve daha bağımsızlaştıran sürecin sadece yeni bir aşaması değildir. Faşizm sadece “tekelci sermayenin açık diktatörlüğü” değil, “güçlü yürütmenin” ve”açık diktatörlüğün” özel bir biçimidir. Başlıca işlevi işi sınıfının bütün özerk örgütlerini en reformist ve sınıf işbirlikçisi olanlarını bile tamamıyla ezmek, birbirinden kopuk parçalara bölmek, dağıtmak ve yıldırmak, örgütlü direniş ve iş gücünü toplu bir biçimde satma olanağından yoksun bırakmaktır. İşçi hareketinin kalıntılarını ülkenin ekonomik, toplumsal ve politik yaşamını etkileyemeyen küçük yasadışı gurupçuklar durumuna düşürmektir.

Türkiye de faşist dinamikler

Türkiye böylesi bir olayın yaşanabileceği ülkelerin içinde yer alıyor demek abartma sayılmamalıdır. Geçmişteki saldırgan görüntüsünden çok farklı bir usluluk halinde yayılmaya çalışan ve bundan da sonuçlar alan faşist hareket ne düşüncesini değiştirmiş ne de kuzu postuna girmiştir. MHP ve BBP, HEPAR, ULUSAL PARTİ gibi partiler bütün yönleriyle değerlendirilmelidir. Faşist harekete özgünlüğünü veren düşünce onun ille de saldırganlık, şiddetle var olan bir hareket olmasını gerektirmez. Onun saldırganlığı karşısında tam karşıt bir düşünce ve tavrın yükseldiğini gördüğünde kabarır. Faşizm karşısında iman ettiği çekirdeği saydığı şeyi çatlatan ve dağıtacakmış gibi görünen bir yükselişe karşı doğal içgüdüleriyle saldırır. Bu güçlü milliyetçi refleks etkin olabilmek için mutlaka cevap vermesi gereken bir ihtiyaca karşılık düşer.

Bu ihtiyaç birilerinden veya bir milletin üstün oldukları hissiyle doyurulabilir. Normal işleyişin halen sahip oldukları üstünlük duygunun zedeleyeceğini vaktiyle aşağı saydıklarını eşitleri haline getirebileceğini sezen toplulukların halen üst kimlik olan millete aidiyetlerini ön plana çıkarmaları ve buna tutunmaları faşizmin kuralıdır.

Bu anlamda “anti-emperyalizm” eksenine oturttukları yeni tutumlarıyla ulusalcı cephenin hem de bu ruh hali içindeki yığınları kullanabileceğini düşünen kesimlerin milliyetçiliğinin bu noktaya sürüklenmeleri için koşulların olgunlaştığını söyleyebiliriz. Bu koşullar tabii ki yeni değil, bu tür koşulları olgunlaştıran unsurları kuruluş ideolojisinde görürüz.

1970 li yılların sonlarına doğru antikomünizmi anti Alevilikle kaynaştıran Sünniliğin Alevilere karşı tarihsel geleneksel önyargılarını ve egemen imtiyazlı konumunu koruma refleksini harekete geçiren bu etnik kışkırtmanın aktörleri mhp’nin uzantısı ap ve msp himayesindeki ülkü ocaklı faşist militanlardı. Tertiplenen kışkırtmalarda sadece mhp seçmeni ve kendisine milliyetçi diye niteleyen kitle değil kendisine muhafazakâr, dindar hatta liberal diyen kitleler sunilik ve antikomünizm adına saldırıya geçebiliyordu. Şimdi ise kısmen antiemperyalizm görüntüsüne ihtiyaç duymakla birlikte doğrudan Türk milliyetçiliği bayrağı altında toplanan bu cephenin hedefinde Kürtler yer almaktadır. Metropollere göç etmiş milyonlarca çoğu Sünni Kürt buralarda yerleşik çoğunluk Sünni Türk nüfusun boy hedefi haline gelmektedir.

Bu tepki potansiyeli asker ve polis ölümleriyle oluşmamıştır. Kardeşçe yaşama sözlerinin altında, farklı biçimler altında yürütülen asimilasyon çabalarına rağmen farklı bir milliyet olarak Kürtlerin var olduğunu bilen imtiyazlı konumdaki Türk ve Türkleşmiş nüfus, Kürtlerin dil ve kültürde eşit hak talepleriyle harekete geçmiş olmalarını (Barışçıl veya silahlı mücadele yolunu seçmeleri bu kesim için hiç önemli değil) imtiyazlı konumlarına bir karşı çıkış ve bir tehdit olarak görüyorlar. Bu koşullar altında kışkırtmaların eyleme dönüşmesi durunda MHP ve ülkücülerin buna kolay refleks verecek kesimler olduğu doğruysa da gelinen noktada onları geri plana iten, Atatürkçü-milliyetçi grupların daha istekli oldukları görülüyor.

Kendilerini milliyetçi değil ulusalcı olarak nitelendiren bu akım ve grupların geleneksel ülkücü-milliyetçi kadrolardan çok daha sert ırkçı bir tutum aldıkları görülüyor. Atatürkçü-milliyetçi görüş; başlangıçta Türk solunun büyük bir kısmı tarafından ilerici olarak kabul görürken ülkücü-milliyetçiliği peşinden sürükleyebilecek hale nasıl geldi?

Atatürkçü milliyetçi anlayışın; bir asker-sivil bürokrat zümre ideolojisi olduğunu, belli dönemlerdeki farklılaşmalarının bu zümrenin konum yükseltme veya konumu koruma hesaplarının yapılması ile ilgili olduğunu tespit etmek gereklidir. Toplum ve devletin dizginlerini ele geçiren, iktidarını İstanbul ve İzmir burjuvazisi ve elit İslamcı kesimlerle birlikte ittifak halinde devam ettiren bu kesimin 1970lerde “çağdaşlaşma ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşma” mücadelesinde ideolojik
önderlik konumunun sönükleştiğini ve muhafazakârlaştığını görüyoruz.

70li yıllarda devletin kendilerini kullandığına ilişkin düşüncenin yaygın olduğu mhp ve bbp çevreleri örgüt mensuplarını yine aynı tezgâha düşmemeleri konusunda uyarıyor, kimi emekli subay kişi ve gruplardan uzak durmaları telkin ediyordu. Oysa bugün Kürtlere eşit hak doğrultusunda adım atılması ve ya bu sonuca dolaylı olarak götürebileceği varsayılan iç-dış politik düzenlemeler gündeme geldiğinde anti Kürt tepkinin arttığı ve açık ırkçı nefret ifadeleri taşıyan düzeye vardığı görülüyor. Bu durum faşist kitle tabanı dediğimiz olgunun sadece faşist partilerin militan tabanı ile sınırlı olmadığını mevcut faşist liderliklerin kadrolarını denetleme konusunda zorlanacağı başka “derin” unsurların devreye girebileceği bir dönemin açıldığını gösteriyor. Yeni düzenlemelerle sayıları arttırılarak görevlendirilecek olan özel harekât polis güçleri ve profesyonel askeri birlikler faşist hareketin örgütlenmesinde onlara olağanüstü imkânlar verecektir.

Sonuç yerine

Türkiye de ırkçılıkları ve totaliterliğe ilişkin düşünceleri ağırlıklı olan unsurlar mhp’nin ve ülkü ocaklarının üst yönetiminde rotayı belirlediler. Bu anlamda hem sağ siyasette hem sol olarak adlandırılan Kemalist gelenekte bulunan birçok faşizan unsurda bu bünyede kendini evinde hissetti. Özellikle 12 Eylül sonrası Ülkücü faşist hareketin tabanında ise kapitalist modernleşmenin ve ona kültürel düzeyde eşlik eden batılılaşmanın yarattığı yabancılaşmaya karşı tepkiden doğan radikal halkçı isyan etmenleri belirginleşmiştir. Sosyalist ya da sol halkçı yönelimlere de kayabilecek bu kesimler mhp ve bbp, HEPAR gibi partilere ideolojik bağla değil var olan halleriyle eklemleniyorlar. Bu durum faşist hareketin özgül durumunu oluşturur. Bu durum aynı zamanda faşist tabanın resmi güvenlik ve baskı aygıtınca piyon haline getirilmesini ve var olan disiplini geliştirmek için antikomünist ve anti Kürt saldırganlığı oluşturan nedenlerdir.

Türkiye de egemen sınıfların uzlaşmaları ve küresel yayılma içindeki konumlarını esas olarak Kürt-Türk çatışmasını ayakta tutmak üzerine oluşturdukları bu ortamdan yararlanan Faşist hareketin ulaştığı bu durum onun benzer refleksler ile harekete geçebilecek yığınlarla buluşmasına kitleselleşmesine yol açabilecektir. Karşısında güçlü bir direnişle karşılaşmaması ve geçmişte yaşandığı gibi devlet kurumlarından aldığı destek ona gereken güveni kazandıracaktır. Vaktiyle mhp yönlendiriciliğindeki çetelerin özellikle sağ kitleleri Maraş ve Çorum da ki gibi kitlesel katliamlara sürüklemesine benzer bir senaryonun bu kez geleneksel ülkücü faşist ve milliyetçi kitlelerin özellikle kritik kentlerdeki kitlesel gücünü çok geniş kapsamlı kitlesel katliamlara çatışmalara sürükleme biçiminde devreye sokabileceğini hatta kimi kentlerde soktuğunu söyleyebiliriz. Böylesi saldırıların tüm ülke alanını kapsaması ve yayılmasıyla oluşacak meydan savaşı “kurumlar arası savaşı” gereksiz bir formalite derecesine indirecektir.

Egemen kesimler tarafından “Türk- Kürt çatışması üzerine inşa edilen ve sürekli hazır tutulan politikaların uygulamaya sokulduğu ve Türk milliyetçiliğinin tahrik edileceği de bir dönemin başlayacağı görülüyor. Zaten Türkiye de İslami hareketin geleneksel ana gövdesinde dinin asli önemde bulunduğu bir Türk milliyetçiliği düşüncesinin kabul gördüğünü söyleyebiliriz. İslam ile Türklüğü birlikte sunmaya çalışılan pratik öğretilere İslamcılarda başvururlar. Osmanlının sırrının İslam imanı ve Türk gücünün birleşmesi ile açıklanması bunun bir örneğidir. İslamcılıkla milliyetçiliği birleştiren bir diğer unsur öteki ve yabancı sayılana karşı düşmanlık üretme potansiyelidir. Bosna, Azerbaycan, Kıbrıs gibi “milli davalar”nedeniyle tarihi ve ezeli düşmanlar olarak algılanan Yunan, Ermeni, Yahudi, Rus, Sırp karşısında kabaran tepkiler kolayca kan-soy-sop sözcüklerinin kullanılmasını sağladı. Bunlar İslamcılığın güya reddettiği şovenizm ve ırkçılığın en açık örneklerini göstermiştir.

PKK ile mücadelede polisin, özel timlerin de kullanılması Silvan’daki çatışmadan sonra tartışılmaya başlandı. Özel timlerin devreye sokulma planıyla yeniden binlerce köyün yakıldığı, karanlık cinayetlerin işlendiği yıllara dönüşün hazırlığı yapılıyor. AKP hükümeti cemaat desteği ile beraber açık çatışmayı göze almış görülüyor. Hükümetin bölgeye özel timleri ve polisi sürme kararına en büyük destek ise Gülen cemaatinden geldi. Fehmi Koru’nun yakın geçmişin en kanlı iç savaşlarından birine sahne olan Sri Lanka’da Tamil Kaplanları’na yönelik katliamı hatırlatmasının ardından, Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce de Gülen cemaatinin PKK ile savaşta sahaya ineceği mesajını verdi. Yapılmak istenen, toplumu ırkçı milliyetçi linç sarmalına sokarak emek gücünün ucuzlatılmasına ve örgütlenmelerinin ezilmesine yönelik politikalarını rahatça uygulamaktır.

Bugün halkın önemli bir kısmının bilerek isteyerek ırkçı davranış ve fikirleri sahiplendiğini, linç hareketlerinin birkaç faşistin kışkırtmasıyla gerçekleşmediğini görmemiz gerekiyor. Bu saldırıları sadece devletin pazarlık masasında elini güçlendirmek için kullandığı bir koz olarak değerlendirmek doğru değildir. Egemen sınıfların dayattığı etnik çatışma ve emeğe yönelik saldırı stratejilerini boşa çıkarmak ve Önümüzdeki dönemde Kürtlere yönelik tasarlanan ve uygulanmak istenen baskıcı inkârcı ve çatışmacı planlara karşı bu politikaları boşa çıkaracak savunma stratejileri üzerine düşünmenin vaktidir.

image_pdfimage_print