İstanbul ve diğer metropollerde, deprem vb. gerekçeler bahane edilerek, asıl amacı sermaye için yeni yatırım alanları açmak olan “kentsel dönüşüm” projelerine son dönemde hız verildi. Birer rant pazarına dönüşen mahallelerimiz, tam bir sınıf politikasıyla parsellenmeye başlandı. Felaket planını uygulamak içinse yasal düzenlemeler hiç gecikmeden yapıldı.

Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Yasa tasarısı Mayıs ayında TBMM tarafından onaylandı. Risk taşımayan yapılar da “uygulama bütünlüğü” gerekçesiyle kanun hükümlerine tabi olacak. Yasa ile sit alanlarının, doğal kaynakların, kıyı ve ormanlık alanların talan edilmesi meşrulaştı. Tüm yetkinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verilmesiyle birlikte TOKİ sınırsız yetkilendirildi.

Yasaya göre; riskli yapı olarak tespit edilen yapıların tahliye ve yıkım işlemlerini engelleyenler cezalandırılacak. Anlaşmayı kabul etmeyenler barınma hakkından yoksun bırakılacak, bu yapılara elektrik, su ve doğalgaz hizmetleri verilmeyecek. Üstelik altyapı maliyetleri ve yıkım işlemleri de konutları yıkılanlara ödetilecek. Bugün, yalnızca şehir merkezlerindeki gecekondu bölgelerinin sorunu gibi görünen, fakat aslında tüm İstanbul’un yapısal olarak dönüşümünü hedefleyen planlamayla, İstanbul’u büyük alışveriş merkezleri, lüks rezidanslar, dev oteller vb. işgal ederken; bu bölgelerde yaşayan emekçiler yaşadıkları yerlerden, işyerlerinin yakınlarından kent dışına sürülecek.

Kentsel dönüşümün yıkıcılığını vurgulaması açısından bir giriş niteliği taşıyan belgesel film Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir

Yönetmenliğini İmre Azem’in yaptığı Ekümenopolis’i geçtiğimiz ay sinemalarda izleme fırsatı bulduk. Pek çok film festivalinde ödül alan film, İstanbul ve Ankara’da hiçbir devlet kurumundan veya özel şirketten destek almaksızın, internet üzerinden yüzlerce kişiden alınan bağışlarla izleyicisiyle buluştu. Bütçesi yalnızca iki haftalık gösterimi karşılayan belgeselin, Eylül-Ekim gibi yine vizyona gireceği söyleniyor.

Peki nedir Ekümenopolis? Yunan kentbilimci Doxiadis’in oluşturduğu bir kelimedir. Nüfusu 30 milyonlara dayanmış, her tarafı betonlaşmış, havası, yeşili, suyu tükenmiş, yaşanması bir ızdırap, bir çile olan, hormonlanmış, hastalanmış, bitkisel yaşama girmiş ölümü bekleyen kanserli kentleri tanımlamak için kullanılmaktadır.

Belgesel, Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak ekonomik politikaların kentleşmeyi nasıl belirlediğini anlatırken; kentsel dönüşümün 1990’lı yılların sonlarına doğru, İstanbul’un sanayi kenti olmaktan çıkarılıp, finans ve diğer hizmet sektörleri odaklı dönüştürülmesiyle birlikte ortaya çıkan yağma biçimi olduğu vurguluyor. Yıkım yaşayan mahallelilerin, şehircilik uzmanlarının ve akademisyenlerin katıldığı belgeselde; neoliberalizmin uygulayıcısı hükümetin, insan ve doğa yaşamı yerine, kentsel rantı baz alarak yaşamı nasıl yok ettiği anlatılıyor.

Bu yok oluşa boyun eğecek miyiz? Yoksa kentimize, ormanımıza ve barınma hakkımıza sahip çıkmak için örgütlenecek miyiz? Kentsel yok oluşa karşı çıkmak için tüm İstanbul’u hatta Türkiye’yi seferber ederek ortak bir mücadeleyi örmek gerek.

image_pdfimage_print