Kuzey Afrika-Ortadoğu bölgesinde 2010 sonlarında başlayan devrimci dalga, ilk eldeki siyasi sonuçları itibariyle geri çekilme dönemine girmiş görünüyor. Bu geri çekilişin başlıca nedenleri arasında, öncelikle neoliberal polis rejimlerini yıkmaya yönelik devrimci halk hareketini örgütleyebilecek, onlara kitle özörgütlenmelerinin inşasında yol gösterebilecek, kitleleri iktidar hedefine yönlendirebilecek güçte devrimci önderliklerin yokluğunu vurgulamalıyız. Bu, sürecin “olmayanlar” bölümüne ilişkin bir sorun. “Olanlar” bölümünde ise bölgedeki dinsel gericiliğin güçlü geleneğinin, uluslararası İslamcı hareketin (Selefi- Vahhabi, Kaideci …) silahlı rolünün, egemen sınıfların çeşitli politik görüntüler altındaki direncinin ve çok önemli bir etken olarak emperyalizmin ve kimi bölge devletlerinin, kitle hareketinin muhtemel devrimci sonuçlarını engellemek amacıyla sürece yaptıkları karşıdevrimci müdahaleyi sayabiliriz.

Kısacası “nesnel şartları” itibariyle olgunlaşmış ve hatta kitle hareketleri biçiminde uç vermiş bir devrimci süreç, devrim meseleleriyle ilgili herkesin o çok iyi bildiği “öznel şartlar” nedeniyle, muhtemelen ardında devrimci bir tecrübenin yanı sıra geçici olmasını dilediğimiz bir moral bozukluğu da bırakarak geri çekilmiştir.

Ancak bunun devrimci ve demokratik kitle hareketleri açısından nihai bir yenilgi olduğu söylenemez. Bölgenin ve “baharın” yaşandığı ülkelerin iktisadi, sosyal ve siyasal dengesizliği, eşitsiz ancak birleşik yapısı, derin fay kırıklarıyla dolu oturmamış zemini, şu anda sakin (gibi) görünen bir başka ülkedeki kitlesel bir başkaldırı ve elbette dünya krizinin etkileri, hareketin geri çekildiği ülkelerde bile yeniden bir yükselişe yol açabilir. Emekçi halk hareketi eski veya “yeni” rejimler tarafından ağır bir biçimde ezilmediği sürece “nihai” bir yenilgiden söz etmek mümkün değildir. Başta Mağrip ve Maşrık olmak üzere “Geniş Ortadoğu” yeni bir döneme girmiştir.

Bölgede yaşananların “dünya-tarihsel” önemi, sorunun haliyle “bizi” de ilgilendiren yönleri olduğunu düşündürüyor! Sözünü ettiğim “ilgi” konunun kaçınılmaz biçimde Türkiye’yi de içine çeken devletlerarası-diplomatik ve askeri yönüyle sınırlı değil elbet; o zaten var olan şartlarda tabiri caizse “Allahın emri!” Asıl mesele, bu konuda en azından yazıp çizdikleriyle bilgi sahibi olmamızı sağlayan, bir fikri takibi sürdürmeye çalışan istisnaları dışında Türkiye solunun, gösterdiği, duruma göre “tutucu”, “kuşkucu” hatta “devrimci” ilgisizlik durumu.

Bu çeşitli branşları olan ilgisizlik, süreci dikkatle izleyip eleştirel devrimci aklın süzgecinden geçirip de karar verilmiş bir tutum olarak düşünülebilir! Ancak öyle olmadığı açıkça ortada. Anlaşılan küçük burjuva “ruh”, tarihin bütün kritik dönemeçlerinde hortlamaya devam edecek. Bu “ruh”, Türkiye’de AKP’nin “önlenemez” yükselişi karşısında paniğe kapılıp Atatürkçü-laikçi-milliyetçi şuuraltını “ulusalcılık” adıyla nasıl ortaya saçtıysa, Ortadoğu’daki devrimci kitle hareketleri karşısında da hemen hemen aynı saiklerle tutum aldı.

Ben Dememiş miydim!

Polis neoliberalizmine dayalı miadını doldurmuş baskı rejimlerine karşı bir emekçi halk hareketini neredeyse daha birinci gününden itibaren kuşkuyla karşılamak sonrasına ilişkin yeterli işareti veriyordu. Devamı kolay geldi: Emperyalizmin ve rejimle bir biçimde uzlaştığı için işçilerin, kent yoksullarının, gençlerin, proleterleşmiş orta sınıfların rejimi yıkmayı hedefleyen devrimci kitle hareketinden başlangıçta uzak duran İslamcıların, rejimin yıkılma ihtimalinin belirmesi üzerine devreye girmeye başlamasıyla birlikte küçük burjuva laik vatansever solumuz, “İşte, işte, ben dememiş miydim!” edasıyla sesini yükseltti. Bu konuda ideolojik veya metodolojik bir zorluk çektiği söylenemez! Söz konusu “ilk göz ağrıları” ve “hayallerinin rejimi” olunca, bu rejimlerin son otuz-kırk yıl boyunca nasıl bir evrim geçirdiğini düşünme zahmetine bile katlanmadan, bir nevi “ilericilik”, “laiklik” ve “antiemperyalizm” adına polis devleti ve neoliberalizm mağduru kitlelerin hareketini harcamaktan çekinmediler! Metodolojik olarak da bir sorunları yoktu. Bir tarihsel dönemecin, bir sürecin, ilk eldeki (bazen de ikincil) sonuçlarını, içine girilen dönemin asıl nedeni olarak algılamaya ve göstermeye dayalı bu metot, işin aslını hiçbir tereddüde mahal vermeyecek biçimde ortaya koymaktaydı. Yaklaşık iki yıl önce başlayan, farklı şiddet ve biçimlerde bütün bölgeyi saran, üstelik daha nerelerde nelere yol açacağı kesin olarak bilinemeyen bu süreç, “ABD emperyalizminin (ve de elbette İsrail’in) bölgeyi yeniden dizayn etme projesi”nden başka bir şey olamazdı!

Bir Yeniden Dizayn Projesi!

Artık ne anlatsanız boş. Başta ABD olmak üzere emperyalizmin geleceğe ilişkin bir takım ihtimallere “teorik” ve kısmen de “pratik” olarak hazırlıklı olmakla birlikte, destek verdiği, ayakta tutmaya çalıştığı, en azından normal ilişkiler kurmaya çalıştığı Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen, Suriye, Libya vb. rejimlerin başına gelebilecekleri kestiremediği; kabaran devrimci dalgaya hazırlıksız yakalandığı; bugün de bir yandan kontrol altında tutmaya çalışırken diğer yandan yarına ilişkin ciddi endişeler yaşadığı, bu nedenle Esad’ı gönderip orduyu polisi, hatta BAAS’ı ayakta tutmaya çalıştığı; hareket içinde güç kazanan İslamcıların bileşimine ilişkin endişeleri nedeniyle muhalefetin eylemlerine sonuna kadar izin vermeyip adeta “kontrollü orman yangını” yöntemini uyguladığı, bu nedenle ağır silah kısıtlamasını sürdürdüğü, kendisi için belirsizliklerle dolu bir süreç, ABD tarafından en baştan planlanmış! Elbette “bölgenin dizaynı” amacıyla, hem de İsrail ile birlikte.

Gelgelelim İsrail de dertli. Bu nedenle Suriye meselesine bir türlü balıklama atlayamıyor. Sadece Arapları kışkırtmamak için değil, esas olarak, uzun yıllar kendi lehine bir denge kurmayı başardığı Suriye ile ilişkilerin, Esad’dan sonra bir belirsizliğe gireceği endişesiyle. Üstelik başta Sina’daki son gelişmeler nedeniyle Mısır’la aralarındaki Camp David Antlaşması’nı da bozacağı söyleniyor. Mısır’da ise halk, İsrail ve Siyonizm karşıtlığını Sedat ve Mübarek dönemlerinden çok daha fazla açığa vuruyor. Milliyet’te Semih İdiz yazmış, Roma’da İtalyan Dışişleri ile çalışan bir dış politika enstitüsünün (IPALMO) Türkiye-İsrail ilişkileriyle ilgili bir yuvarlak masa toplantısında söz alan eski bir İsrailli istihbaratçı, Ortadoğu’daki gidişat hakkında karamsar olduğunu, bu nedenle Türk-İsrail ilişkileri hakkında iyimser olduğunu söylüyor. Eski istihbaratçının içini karartan şeyin, içinde nice devrimci antiemperyalist-antisiyonist veya Yahudi düşmanı İslami ihtimallerin de bulunduğu belirsiz-kaotik bir gelecek korkusu olduğunu anlayabilmek için dış politika uzmanı olmaya gerek yok. Ne “dizayn projesi” ama!

O Sırada Türkiye’de!

“Musibetin” bir diğer ayağı ise Türkiye’nin rolü meselesi. “Dizayn” tezgâhında ABD, İsrail olacak da emperyalizmin sadık müttefiki, küçük ortağı Türkiye olmayacak! Hem de ABD’nin kendisine bölgesel roller biçtiği söylenen bir zamanda. Ancak bazı “stratejistlerin” de belirttiği üzere Türkiye “bölgesel oyun kuruculuğa dayalı” stratejisini statüko üzerine, yani bir önceki “kurumlaşmış” durum üzerine kurmuştu. Türkiye’nin “sıfır sorun” stratejisi Arap halklarının beklenmedik yükselişi nedeniyle altüst olmuş, adeta tersine dönmüştür. Üstelik Türkiye, bırakın ciddi bir planlamayı, tamamen yanlış öngörüleri, ham hayalleri, kibri, hataları, kavrayışsızlığı ve hazırlıksızlığı nedeniyle Suriye meselesinde ağır bedel ödemeye aday bir ülke durumundadır. Baştan planlanmış bir “dizayn” hedefi ve beklenen bir durum olsaydı, ABD’nin “model ortağı” Türkiye’ye de bir şeyler “çıtlatması” ve Türkiye’nin de biraz hazırlıklı olması gerekmez miydi? Bu arada bir Müslüman Kardeşler iktidarına iktisadi “modellik” yapabilecek olsa da, Mısır ve Tunus örneklerinde, Türkiye’nin siyasi bir hegemonyası olamayacağı anlaşılıyor. Muhtemelen Mısır, bölgede çoktandır terk ettiği kendi “büyük devlet” rolünü oynamak isteyecektir. Bir “Sünni ittifakı” durumunda bile Mısır, bu ittifak içinde öncü rolü için rekabete girecektir. Üstelik ilk dış politika uygulamalarına bakıldığında Mısır’daki Mursi yönetiminin “emperyalizme hizmet”ten başka öncelikleri de vardır. En azından bu “hizmeti” kendi usullerince yapmak gibi bir niyetleri olduğunu söyleyebiliriz.

Anlaşılmaz Bir Proje!

Bütün bunların yanı sıra özellikle “Suriye muhalefetinin” durumu da bu “dizayn” mevzuunun zaaflarını ortaya koyuyor. Hareketin hâlâ bir genelleme olarak “muhalefet” adıyla anılması bu zaafların başlıca işaretlerinden biri. Çünkü bu “muhalefet” ABD Dışişleri’nin kendine başka muhataplar da aramasına veya “geçiş” için Suriye ordu ve polisinden (hatta BAAS’tan) medet ummasına yol açacak kadar dağınık ve güvenilmez unsurlarla dolu. Bu nedenle muhalefet, ABD ve destekçi bölge devletleri tarafından, bazen hareket içindeki farklı güçlere arka çıkılması yoluyla (para, silah, üs) kontrol altında tutulmaya çalışılıyor. Bu bağlamda, muhalefete ağır silah
kısıtlaması uygulamasına son günlerde Katar ve Suudi Arabistan’da katıldı. Bunda ABD’nin tavsiyelerinin yanı sıra, bu ülkelerin iç yapılarından kaynaklanan endişelerin de rolü var.

“Muhalefet”in çok parçalı ve çelişik yapısı sadece İslamcıların varlığı ile sınırlı değil. Suriye’de kapitalist Esad hanedanına karşı mücadele eden silahlı silahsız çok sayıda seküler-demokrat ve sosyalist unsur var. Üstelik bunların burjuva polis rejimine karşı, ilk hareketi başlatanlar olduğu, bir dış müdahaleye karşı çıktığı, ancak rejimin kanlı bastırma yöntemleri ve silahlı veya silahlandırılmış İslamcıların devrimci süreci “militarize” etmesi nedeniyle güç kaybına uğrayıp geri planda veya geri çekilmek zorunda kaldığı biliniyor.

Adı epeyce öne çıkmış ÖSO’nun (Özgür Suriye Ordusu) şu ana kadar esas olarak mutlak kontrolü olmayan ve birbirinden farklı çeşitli silahlı grupların benimsediği ortak bir “şemsiye” isim olduğu ortada. Örgütün komuta merkezini Türkiye’den Suriye’ye taşımasının bir nedeninin de, Türkiye tarafından desteklenen ve diğer gruplar üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan Müslüman Kardeşler ile rekabete girmesi ve Türkiye’den bağımsızlaşma isteği olduğu söyleniyor. (Bu arada ÖSO’nun Türkiye tarafından istenmediğine dair haberler de çıkmaya başladı!) “Çevirdiği dolaplar” nedeniyle, “emperyalist bir müdahaleye karşı olan birçok siyasi grubun öfke duyduğu” ve merkezi bir komutayı sağlayamamış olan bu “şemsiye örgütün” Suriye’ye gitmeye karar vermesinde, Suriye içindeki “silahlı muhalefetin gerçek merkezi” haline gelmeyi ve “bölgelerindeki birimleri koordine ve komuta etmeyi önemli ölçüde başarmış” olan “bölgesel askeri meclislerin” rolü olduğu da ileri sürülüyor.

Muhalefetin içinde Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) şemsiyesi altında gevşek bir biçimde yer alan çok sayıda silahlı gücün yanı sıra, ABD ve İsrail açısından ciddi tehlike oluşturan ve “Cihatçı” adıyla anılan Selefi-Kaideci güçler de var. Birbirleriyle ciddi bir rekabet içindeki çeşitli güçlerin, farklı talep ve gündemlerinin olduğu, yer yer silah ve para gücünü kullanarak birbirlerini tasfiye etmeye, askeri “cazibe merkezi” haline gelmeye çalıştıkları biliniyor, ancak bilinmeyen, bu ilişkilerin Esad sonrasında nasıl bir hal alacağı. Çünkü silahlı güçlerin hem maddi hem de mecazi anlamda “asıl ağır silahlarını” daha sonraya sakladığı tahmin ötesi bir kesinlikle ifade ediliyor. Bu durum Batı’nın başlıca endişe kaynağını oluşturuyor. Bu nedenle ÖSO ve SUK (Türkiye’nin desteklediği Suriye Ulusal Konseyi) dışındaki unsurlarla da temas kurmaya çalışan ABD yetkilileri, “Muhalefet içinde bir birliğin olmadığı” gerekçesiyle, “kurulacak bir geçiş hükümetini tanımanın erken olacağını” söylüyorlar.

Kısaca ifade etmek gerekirse, bu emperyalist “dizayn” projesi, bizzat projenin mimarlarının bile kafasını karıştıran, Irak’takine benzer kâbuslar görmelerine yol açan karmaşık, hatta anlaşılmaz bir proje gibi görünüyor!

Emperyalist devlet politikalarında da, Libya gibi daha “basit” ve Bahreyn gibi tehlikeli (Şii) örneklerde nispeten hızlı davranılmış olsa da daha Suriye gibi karmaşık örneklerde, genelde şaşkınlık, kararsızlık ve plansızlık hâkim. Mısır, Tunus örneklerinde, süreç bu ülkelerin tarihsel-toplumsal yapısından kaynaklı olarak ve de işçi sınıfının görece de olsa aktif rolü nedeniyle çok daha “normal” ve “özerk” bir gelişme göstermiş, emperyalizmin yaklaşımı, oluşan güç dengelerine adapte olma şeklinde ortaya çıkmıştır. Yemen’de ise emperyalizm uzlaştırıcı bir rol oynamaya çalışmıştır.

Tunus ve Mısır’daki Müslüman Kardeşler yönetiminin, ABD açısından “planlanmış” bir tercih değil Selefilik, Kaidecilik vb. siyasal-İslami tehlikelere nazaran bir ehveni şer olduğu anlaşılıyor. Emperyalizmle uyum özelliği, seçimleri kazanan MK’cileri şimdilik kabul edilebilir kılsa da, bu modelin iç çelişkileri, her şeyden önce de uygulaması beklenen neoliberal sosyal ve ekonomi politikaları nedeniyle çöküşü halinde güç kazanabilecek Selefilik vb, ABD ve Batı açısından ciddi bir tehlike potansiyeli içeriyor. ABD’nin “ılımlı İslam” tercihini bu bağlamda bir zorunluluk olarak ele almak gerekiyor; yoksa emperyalizm, imkân dahilinde olduğu sürece daha “seküler” bir neoliberal politik alternatifi tercih ederdi.

Epeyce tecrübeli emperyalist bir güç olarak ABD için elbette mutlak bir plan-projesizlikten söz etmek mümkün değil. Şüphesiz emperyalist bir “dizayn” çabası var; ancak bu çabanın ABD’den ve niyetlerinden çok daha güçlü tarihsel ve toplumsal güçlerin etkisi altında yürütülmek zorunda olduğu çok açık. Gelişmeler, “Ol deyince olduran, öl deyince öldüren” kadiri mutlak bir emperyalizm anlayışının çürüklüğünü bir kez daha kanıtlıyor…

Bir Emekli Albayın Endişelerle Dolu Dünyası!

Emperyalist “projeye” ilişkin örnekler daha da uzatılabilir. Ancak “antiemperyalist laikçi vatanseverimizin” endişeleri bununla sınırlı değil. O aynı zamanda bir (nevi) “devrimci” olduğu için halk hareketlerinin devrimci karakterine ilişkin, özellikle de silahlı İslamcılığın mesela bir Suriye’de kontrolü ele almaya başladığı süreçte ciddi endişeler beslemektedir. Ancak bu (bir nevi) “devrimci” endişenin kaynağı devrimci halk hareketinin geriletilmesi veya proleter alternatifin zayıflığından ziyade Arap halklarının kendiliğinden eylemine daha en baştan kuşkuyla bakan Türk milliyetçisi tavrıdır! Bu nedenle, “Pis Araplar elleriyle devrim yapıyorlar!” esprisiyle “ti”ye alınabilecek bir küçümsemeyi de içeren aşağılayıcı bir söyleme sahiptir. Bu çevrelerin dili, sürecin gidişatı ve Atatürkçü-laikçi endişelerinin artması oranında, sanki ortada bu sürecin asıl kaynağını oluşturan emekçi halk hareketinden “Arap Baharı” olarak söz eden ve bu “bahardan” da otomatik olarak “sosyalizm, insan hakları ve demokrasi” çıkacağını savunan devrimci sosyalistler varmış gibi alaycı bir üsluba bürünmüştür. Bu devrimci ve hatta sosyalist kisvesine girmeye çalışan, gerçek bir devrimci-sınıfsal refleksten uzak, “cumhuriyet değerlerine” bağlı “emekli albay” veya “emekli diplomat” tavrının temelinde yatan asıl endişe, bir bölge devriminin İslamcılar tarafından “çalınmasına” veya Arap halklarının içinde yol aldığı inişli çıkışlı sürece ilişkin değildir. “Emekli Albayımız”ın asıl sorunu, hükümetin Ortadoğu işine burnunu sokması nedeniyle vatan ve milletimizin uğrayacağı bela ve zararlar, en başta da (sonsuz kâbusu olarak) Kürt meselesidir. Elbette BAAS türü rejimlerle sınırlı “devrimci” hayal güçlerinden kaynaklanan sıkıntıları saymazsak!

Unutulanlar…

Burada söz konusu olan ulusalcı-milliyetçi bir dar kafalılıktır ve bu bağlamda bölge devriminin sorunlarına karşı yukarıda da işaret edildiği üzere gerçek bir ilgisizlik söz konusudur. Bu ilgisizliğin bazen “Atatürkçü-cumhuriyetçi” bazen de “proleter devrimci” kılıklara bürünmesi fark etmemektedir. Örneğin Bütün bu sürecin Tunus’ta üniversite mezunu bir seyyar satıcının (Muhammed Buazizi) tezgâhına el konulmasını protesto amacıyla kendini yakması ile başladığı unutulmuştur. Mısırlı işçi, emekçi ve gençlerin bütün dünyada kapitalizme karşı meydan eylemlerinin simgesi haline gelen “Tahrir” mücadelesi, Tahrir’in “Baltacılar” dahil, düzen güçlerine karşı onca ölü ve yaralı pahasına günlerce savunulması, Mısır işçi sınıfının geçmiş yasadışı grevlerde kazandığı eylem tecrübesini konuşturması, yaygın grev eylemleriyle neoliberal Mübarek iktidarının devrilmesindeki rolü, Tunuslu işçilerin, yöneticileri devlete bağımlı bir sendika konfederasyonunu da aşarak yaptığı eylemler ve genel grev çağrısıyla ordunun tarafsız kalmasında ve hırsız Binali yönetiminin devrilmesinde oynadığı kilit rol, Bahreyn halkının Sultan’ın sünni-azınlık yönetimine karşı günler boyunca süren ve sonunda emperyalist-Suudi askeri müdahalesiyle şimdilik bastırılan mücadelesi, Suriye halkının barışçı protesto eylemleriyle başlayan, dış müdahaleye karşı çıkan, ancak BAAS’çı polis devleti tarafından kanla bastırılmaya çalışılan mücadelesi, “Öteki Suriye Muhalefeti” adıyla anılan bağımsız, seküler ve demokratik güçlerin, İslamcıların emperyalizm ve yerli gericilik desteğiyle “devrimi çalma” girişimine karşı durmaya çalışması vb. de unutulmuştur. Tabii, bütün bu mücadelenin geçmişi eskilere dayalı kökleri de: Cezayir’de 1980, 86 ve 88’deki İslamcıların özellikle uzak durduğu, ancak sonuçlarından epeyce yararlandığı büyük yoksul ayaklanmaları, Mısır’daki büyük “ekmek ayaklanmaları”, 2006 ve 6 Nisan 2008’deki çok sayıda işçinin can verdiği, işçilerin günlerce polisle çatıştığı, Müslüman Kardeşlerin semtine dahi uğramadığı el-Mahalla grevleri, ilk eylem çağrısının “Öfke Günü” adıyla adını bu büyük grevle dayanışmadan alan “6 Nisan Hareketi” tarafından yapıldığı, Mısırlı işçilerin devrim sürecinde ileri sürdükleri sosyal ve ekonomik talepler, bu doğrultuda bağımsız sendika ve örgütleri inşa etme çabaları vb. de bu “solcu” ve devrimci” ilgisizliğin kurbanları arasındadır!

Öyle ya, nasıl başladığı ve kimler tarafından başlatıldığı bizi ilgilendirmez, biz ilk eldeki siyasi sonuçlara bakarız ve o zaman da İslamcılardan ve de emperyalistlerden başka kimseyi görmeyiz! Ortada başından itibaren “devrimi çağrıştıran” herhangi
bir durum ve elbette devrimci görevler yoktur! Zaten bir devrim söz konusu olsa bunu önce biz görürdük! O halde bütün bunlar “ABD’ninbölgeyi yeniden dizayn etme projesi”nden başka bir şey olamaz; nokta!

Sorular …

Ancak bu kadar “devrimci” hassasiyetin (İlgisizlik kimi zaman aşırı hassasiyet biçiminde de zuhur edebilir!) bazı sorulara cevap vermesi de beklenir. Mesela yukarıda da sorduğumuz üzere Mısır, Suriye, Tunus, Libya (yarın belki Cezayir) gibi ülkesine göre “Arap sosyalisti”, “Antiemperyalist”, “Laik” vb. rejimler 50’li, 60’lı yıllardan bu yana nerelerden nerelere gelmişlerdir? Emperyalizmle ve uluslararası mali sermayeyle ilişkileri nasıl bir seyir izlemiştir? “Bağlantısızlar” ve “Soğuk Savaş” döneminden günümüze bu ülkeler ekonomik, toplumsal, politik olarak ne tür değişikliklere uğramışlardır? Ülkeyi yöneten “Küçük burjuva radikalleri” zamanla neden birer kapitalist hanedana dönüşmüştür? Bu “halkçı” yönetimler, hangi politikaları ve uygulamalarıyla halkın büyük bir bölümünün öfke ve nefretini nasıl üzerlerine çekmişlerdir? Giderek güç kazanan neoliberal ekonomi politikaları ve bir piyasa toplumu inşa hedeflerinin rejime destek veren halk kesimlerinin bile bu desteği çekmesindeki rolü nedir? “Sosyalizm” adı altında halkın kendi özörgütlenmeleri ve yönetim organlarının egemenliği yerine halkı sistematik biçimde kendi kendini yönetmekten uzak tutan ve sonu gelmez bir olağanüstü hal ile yürütülen polis devleti modeli neden tercih edilmiştir. (Kimse Libya’nın mutlak hâkimi olan bir yarı delinin “aklına öyle estiği” veya doğrudan kendi çıkarları için ilan ettiği “cemahiriyye” örneğini vermesin!) Bu “ilerici, laik, halkçı” hatta “sosyalist” rejimlerde yoksul emekçilerin, küçük çiftçilerin, işsizlerin ve gençlerin büyük bölümü neden İslamcıları desteklemektedir? İslamcılar geçmişteki yoksul ayaklanmalarına uzak durdukları halde, bu hareketlerin sonuçlarını nasıl örgütleyebilmişlerdir. Bu “devrimci ve antiemperyalist” rejimlerde halkın büyük çoğunluğunu İslamcı hayır örgütlerine ve sonra da en gerici siyasi partilere muhtaç eden sefalet, eşitsizlik ve adaletsizliğin altında ne yatmaktadır? Halkın devrimci önderlik ve alternatif konusundaki çaresizliğinin nedenleri nelerdir? Rejimin tepesindeki güçlerin ve yandaşlarının giderek artan maddi zenginliğini nasıl izah edebiliriz? Her şeyden önemlisi bu ülkelerin onca yıllık “komünistleri”, “sosyalistleri” nerelerde ve ne haldedir? Bu “antiemperyalist” rejimlerin tepe noktasındaki önemli devlet ve ordu görevlilerinin bir bölümünün kolaylıkla karşı saflara, hatta doğrudan emperyalizmin saflarına geçmesinin nedenleri nelerdir? İslamcılara destek veren milyonlarca insan, eğer ABD’nin Arizona Çölü”nde, yeraltındaki bir askeri tesiste “klonlama” yoluyla üretilmediyse, bu rejimlerde hangi şartlarda ortaya çıkmışlardır; bu laik vs. vs. iktidarlar altında, “emperyalizm tarafından” bu kadar kolay “harekete geçirilebilen” bunca güçlü ve gerici bir potansiyel nasıl oluşmuştur? Yoksa yoksul, Arap emekçileri, kendi iradeleri ve talepleri doğrultusunda (sırf Arap oldukları için!) ayağa kalkamayacak kadar geri zekâlı mıdır? Arapların genetik gericiliği olgusuna (“pisliklerinin” yanı sıra!) inanmamız mı gerekiyor?

“Hassasiyet” sahiplerinin bu sorulara yeterince açık ve doğru cevaplar vermesi zorunludur.

Temel İçgüdü”

Elbette bu “ahiret” sorularına uzun uzun cevap vermektense, meseleyi dış güçlere, bir Amerikan komplosuna ve emperyalizmin bölgeyi dizayn projesine bağlamak en kolayıdır. Unutulmaması gereken, bu tutumun bir analiz hatasından ziyade sınıfsal bir içgüdüden kaynaklandığıdır. Bu sınıfsal içgüdü, varlığıyla her türlü emperyalist müdahaleye “demokrasi, özgürlük ve insan hakları” adına “meşruiyet” sağlayan ve artık miadı dolan çürümüş polis rejimlerine arka çıkmaktadır. Aynı “ruh” bir yandan bütün bir bölgeyi etkileyen dev boyutlu bir kitle hareketinin emekçi-devrimci damarını görmezden gelerek mutlak bir kontrol gücü atfettiği emperyalizme dolaylı destek verirken, devrimci bir kitle hareketinin gündeme getirdiği sorunları da görmezden gelerek karşıdevrimci bir rol oynamaktadır. Şundan emin olunmalıdır ki, devrimci sosyalistlerin iktidar alternatifi olduğu bir devrimci durumda dahi bu küçük burjuva ruh, aynı “soydan” gelmesi nedeniyle yine son derece “devrimci” gerekçelerle bu rejimleri desteklerdi!

İlgisizliğin “Proleter Devrimci” Hali!

Bu noktada solun bazı devrimci kesimlerinin ilgisizliğine de değinmek gerekiyor. Daha önceki bir yazıda (Tunus Mısır Devrim mi Değil mi-Yalansız) şunları söylemişim:

“Günümüze gelince, geçmiş devrimlerden, devrimci durumlardan, devrimci hayallerden veya beklentilerden ağızlar epeyce yanmış olacak ki ‘yoğurdun üflenerek yenmesi’ gerektiğine inanan pek çok insan var! Tarihsel ve toplumsal olaylara ilişkin ‘devrim’ tanımlaması yapmak için onların içinde gizlenen adeta bazı ‘mistik’ özelliklerin veya iyice sivriltilmiş ‘uç noktaların’ ortaya çıkmasını bekliyorlar. En azından ‘hafif meşrep’ görünmekten, yanılıyor olmaktan veya ’emperyalizmin oyununa’ gelme ihtimalinden kaçınmak için! (İçinde kendisinin yer almadığı veya ‘kitabına uyduramadığı’ hiçbir devrimi devrimden saymayanları saymıyorum!)

Elbette bu tür, aniden ortaya çıkıveren “beklenmedik” durumlara adapte olmak kolay değil. Özellikle somut bir devrim beklentisi olmadan geçen uzun ve moral bozucu yıllar boyunca oluşan bazı “düşünsel” sorunları da unutmamak gerek. Eski ve yeni tipteki “şablonculuklar” bir yana, ağırlaşan “marjinalleşme”nin daha da şiddetlendirdiği ciddi bir “teori-pratik” ilişkisi sorunu var. Tarihsel süreçler, uzunca bir süredir sanki “maddi dünyada” değil de sadece “zihinlerde” yaşanıyor; yani, düşünceyle maddi gerçeklik arasındaki “maddeci” sıralama, düşünce ve beklentiler lehine yer değiştirmiş durumda!

Elbette hiç kimse “devrim eksperi” değil; yani bir devrimci gelişmeyi her zaman bütün karmaşıklığı içinde “gözü kapalı” tanımak mümkün olmayabilir. O halde devrimci Marksizmin önerdiği nispeten “basit” bir yönteme başvurmakta yarar var: Gözümüzü açıp “Olguları nesnel gelişmeleri içinde, kendilerini nasıl sunuyorlarsa öyle almak.” Bu yöntem bizi yukarıda sözünü ettiğimiz “ani” durumların yol açtığı kimi kavrayış sorunlarından uzak tutabilir. Malum (veya değil) yine Troçki’nin dediği gibi ‘Devrimin tarihi, her şeyden önce, kendi kaderlerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden (abç)dalmalarının öyküsüdür.’

Devrimin Tepesindeki Kutsallık Hâlesi!

“Bu kadar basit mi?” diye sorulabilir. Buradaki amaç çok önemli bir tarihsel-toplumsal sorunu “basitleştirmek değil, anlaşılır kılmaktır. Devrim sorunu her şeyden önce “ilahi” değil son derece “dünyevi” yani insana ve topluma ilişkin bir sorundur. Bu nedenle, eğer anlaşılır bir hale getirilmesi isteniyorsa tepesindeki “kutsallık hâlesi”nden arındırılmalıdır! Aksi durumda, Troçki’nin deyişiyle “Bizim günahlarla dolu dünyamızda” , ne bir devrimin (ne de sosyalizmin) gerçekleşmesi mümkündür. Çünkü devrim, kâinatın bir yerinde, en saf haliyle devrimciler tarafından keşfedilmeyi bekleyen “dünya dışı” veya zamanı geldiğinde yine bu en saf haliyle biz ölümlülere görünen “tabiat ötesi” kutsal bir varlık değildir. Devrimler, belirli nesnel koşullar temelinde, yarı bilinçli-programsız- kendiliğinden bir kitlesel hareket olarak patlayıp ancak bilinçli-örgütlü-programlı bir insan eylemiyle sürdürülebilen, bu nedenle çeşitli insani güçler ve zaaflar tarafından şekillendirilen toplumsal-politik olgulardır. Birçok örnekte nesnel koşulların bütün olgunluğuna ve kitlelerin devrimci enerjisine rağmen devrimci dalganın geri çekilmesinin, sönümlenmesinin ve yenilmesinin nedeni devrimlerin bu insani ve dünyevi yanıdır.

Tarih yenilmiş, bir devrim olarak başlayıp şu veya bu ölçüde karşıdevrime dönüşmüş halk hareketleriyle doludur. 1830, 1848 Avrupa, 1905 Rus, 1918-19 Alman, 1919 Macar, 1936 İspanya ve mesela konumuzla çok yakından ilgili olarak 1978-79 İran Devrimi gibi örnekler yenilmelerine veya bazen birer karşıdevrime (Hem de İslamcı!) dönüşmelerine rağmen tarihte birer devrim olarak anılırlar.

Bu nedenle işlerin yolunda gitmediği hallerde yapılması gereken, olup bitenin” zaten bir devrim olmadığını” söyleyerek her türlü dert ve sorumluluktan kurtulmak değil, devrimci kitle hareketinin gündeme getirdiği başlıca sorunların (kitle özörgütlenmeleri, önderlik, iktidar vb.) devrimciler tarafından neden çözülemediğinin en açık biçimde analizidir. Bu tür bir yaklaşım, yarın öbür gün “kendi ülkemizdeki” bir kitlesel devrimci kabarış durumunda da epeyce işimize yarayabilir. Bu aynı zamanda enternasyonalizmin başlıca faydalarından biridir.

Ancak bütün bunları yapmak, başka bir ülkede de cereyan etse dünyevi-insani bir eylem olarak devrimin sorunlarıyla gerçekten “ilgilenmeyi” gerektirir. “Devrimci ilgisizliğin” en önemli belirtilerinden biri devrimlere “biz günahkârların” asla ulaşamayacağı “kutsal” anlamlar yüklemektir.

Bu O mudur?” veya Bir
Devrimi Uzaktan Seyretmek!

Ancak çoğu zaman bir devrime “devrim” demek de yeterli değildir. Soyut genellemeler,sabit fikirler ve değişmez kavramlar devrimci mücadelenin önündeki tehlikeli engellerdir. Bu aynı zamanda “devrimci ilgisizliğin” de bir diğer biçimidir. Devrimci ve elbette enternasyonalist “ilgi” eğer gerçekten anlamlı sonuçlara varılmak isteniyorsa, bir devrimin sadece başlangıç şartlarının analizi veya genel tanımlamalarla sınırlı kalamaz.

Örnek verecek olursak, mesela Suriye konusunda, uzak ve genel soyutlamaların yerine daha hassas ve dakik somut bir analiz yöntemine ihtiyaç vardır. Konuyla gerçek manada ilgili ve en önemlisi sürecin içinde yer almak isteyen her güç ve çevre böyle bir yöntem geliştirmek zorundadır.

Suriye’deki devrimci süreç bir buçuk yıl boyunca nasıl bir yol izlemiştir. Nereden nereye gelinmiştir. Mücadeleyi başlatan güçlerin bugünkü konumu, başlangıçtaki ve bugünkü rolleri, sınıfların halihazırdaki mevzilenmeleri, İslamcıların ve cihatçıların başlangıçtaki ve bugünkü konumları, emperyalizmin rolünün nasıl bir seyir izlediği vb… Neticede Suriye devriminin seyrini, ülkedeki devrim-karşıdevrim ilişkisini anlayabilmenin yolu budur. Gelinen noktada neler değişmiştir, “Bu, o mudur?” Suriye devrimi devam ediyor mu? Bu iç savaş neyin ifadesidir. Çatışma hangi önderlikleri nereye getirmiştir? Suriye işçi sınıfının durumu, rolü ve önderlikleri meselesi ne durumdadır? Ve en önemlisi bütün çelişkileri ile seyreden bu sürece devrimci sosyalist örgütlenme ve emeğin kurtuluşu meseleleri bağlamında hangi noktalardan ve ne şekilde müdahale edilebilir. Bütün bunları saptadıktan sonra ne tür bir politik-programatik çizgi izlenmelidir. Somutluktan kastedilen budur. Bu, ancak doğru bir yöntemle, yani Marksist maddeci bir yöntemle mümkündür. Tavrımız, gelişmelerin tamamen somut bir analizine dayalı, ilişkiyi, örgütlenmeyi ve programlaştırmayı esas alan politik bir tavır olmak zorundadır. Geri kalan her tutum ve bakış açısı uzaktan seyretme sonucunu verecektir ki,” ilgisizlik” bazen konu üzerine çok laf etmekle de mümkündür…

Devrimciler, kendi “ulusal sınırlarının” ötesinde de olsa devrimci bir sürecin iniş çıkışlarını, ileri ve geri hamlelerini, kitle hareketinin çeşitli safhalardaki ruh halini ve moral durumunu, devrimci dalganın içinde bulunduğu aşamanın doğru tespitini, kitle hareketinin geri çekilme, sönümlenme ve yenilgisi durumlarında, bu durumun nedenlerini ve yapılması gerekenleri dakik bir biçimde analiz etmekle yükümlüdür.

Bu tutum, sadece bir devrimden elde edilecek uluslararası deneyimin ötesinde, “dünya devrimine” aktif olarak katılmak, o ülke devrimcileri ve emekçileri ile somut bir dayanışma ağı kurmak açısından da önemlidir. Bu tür bir ilgi, kendi sorunlarımızın çözümü açısından da gereklidir. Türkiye’de ve bölgede devrimci sosyalizmin, ideolojik ve politik olarak bağımsız inşası aynı zamanda bölge sorunlarına ilişkin bağımsız devrimci bir tutum ile mümkün olacaktır. Bu aynı zamanda ulusal ve bölgesel anlamda bağımsız bir sınıf hareketinin de temel taşıdır.

Bağımsız Bir Tavır

Devrimci sosyalizm, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki devrimci-karşıdevrimci gelişmelere ve halk hareketlerine yaklaşım yöntemi, ilke ve kriterleri bakımından bağımsız devrimci bir yönelişe sahip olmak zorundadır. Bu, yaşananların sadece kısa vadeli ve ilk eldeki sonuçları üzerinden değil, esas olarak gerçek yani tarihsel-toplumsal nedenleriyle ele alınması anlamına gelir.

Arap dünyasındaki (ve “Geniş Ortadoğu’daki) kitle hareketleri, küçük burjuva laik milliyetçi veya liberal demokrat ölçü ve hayallerle değil, öncelikle bilinen veya bilinmeyen nice sonuçlara gebe birer “emekçi halk hareketi” olarak değerlendirilmelidir. Bunlar öncelikli olarak ve en yalın halleriyle bir burjuva polis rejiminin baskısı altında giderek açlık ve sefalete mahkûm edilmiş, neoliberalizm mağduru emekçi kitle hareketleridir. Bu yönleriyle ele alınmadıkları takdirde kitle hareketlerini anlamak, onların içinde etkili olmak, örgütlenmek, önderlik inşa etmek, bu hareketlerden işçi sınıfı ve emeğin kurtuluşu yararına sonuçlar çıkarmak mümkün değildir.

Bu halk hareketlerinin bu aşamada neden “laik”, “demokratik” ve hatta “proleter devrimci” sonuçlar vermediğini sorgulamak, bu ülkelerin yakın tarihlerini incelemenin yanı sıra Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki “sosyalist-komünist-ilerici” hareketlerin on yıllara dayanan tarihlerini, “ilerici” rejimlerle olan (Bir bölümü hapiste geçen!) işbirliklerini ve elbette bugünlerini de sorgulamayı gerektirir. Bu sorgulamaya onlarla aynı “kan grubuna” dahil Türkiye solunun genişçe bir kesimini de dahil edebiliriz.

Devrimci Marksizm bu konuda son derece eleştirel bir tavır içinde olmak zorundadır. Bu bağlamda unutulmaması gereken bir husus da 1978-79’da emperyalizm yanlısı “laik” İran Şahı’na karşı tarihin gördüğü en büyük emekçi-yoksul kitle hareketlerinden biri olarak başlayan İran Devrimi’nin bir süre sonra nasıl bir “İslami karşıdevrim”e dönüştüğü, İran solunun ideolojik-politik tutumunun bu dönüşümde oynadığı rol ve en önemlisi Türkiye ve dünya solunun büyük bir bölümünün (Ki buna bazı Troçkistler de dahildir.) rejimin “antiemperyalist” (Yani Batı, özellikle de Amerikan düşmanı) tavrı nedeniyle görmezden gelinip unutulduğudur. Oysa İran örneği devrim-karşıdevrim diyalektiğinin en unutulmaz örneklerinden biridir…

Devrimci Kopuş

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşananlara ilişkin tartışma (Eğer gerçekten böyle bir tartışma varsa!) Türkiye solunun son derece sınırlı ve dar dünyasının düşünce ve kavrayış alanı içinde özünde bir iç mesele olarak yürümektedir.

Bu derece bölgesel, hatta evrensel bir mesele bir devrimin sorunları ve bu sorunların çözümü bağlamında değil “milli dünyamızın”o meşhur (laikmuhafazakâr) cumhuriyetçi-(liberalmuhafazakâr) demokrat kavgası bağlamında ele alınıyor. Yukarılarda da belirtildiği üzere bu bir değerlendirme hatası değil sınıfsal-ideolojik bir pozisyondur.

Bütün bunlar, gerçek anlamda antiemperyalist (bu defa tırnak içinde değil!) ve bağımsız bir devrimci tutum için, küçükburjuva milliyetçiliği ve her türlü liberalizmden kesin bir kopuşun şart olduğunu göstermektedir…

image_pdfimage_print