Gerçekten tebrik etmek gerekiyor. Bu memleketin “Atatürkçü-cumhuriyetçi-laik-ulusalcı” güçleri, herhangi bir devlet güvencesi, “devletin asıl sahiplerinin” gizli-açık, maddi bir desteği olmadan da meydanlara çıkıp gerektiğinde “terörist” muamelesine uğramak pahasına, devletin katı-sıvı-gaz (cop-tazyikli su-biber gazı) bütün hallerine karşı direnerek 29 Ekim’de “Atasının huzuruna” çıkmayı başardı. Kabul etmek gerekir ki bu, Kürt ulusal hareketinin bütün cephelerde yürütülen tasfiye harekâtına karşı göstermekte olduğu büyük direnişten sonra AKP’ye karşı bugüne kadar kazanılmış önemli başarılardan biridir.

Bu gayret ve cesaretin, eyleme katılan ve bundan sonraki eylemlere de katılacak olan kitlelerin, tarihlerinde hiç yaşamadıkları bir durumla karşı karşıya olmalarından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Küçük burjuvazinin bu kesimi artık neredeyse bir “başka evrende”, şaşkınlık ve umutsuzluk içindedir. Umutsuzluğun sonunda korku duvarının aşılmasına, cesarete, hatta yeni bir umuda yol açtığı görülmemiş bir şey değildir…

Evrenin AKP Eliyle Yeniden Yaradılışı!

Başbakan, geçmişte ancak Adnan Menderes ve Süleyman Demirel’e nasip olana yakın bir oy oranıyla iktidarda olmanın tadını çıkartıyor. Ancak onlardan çok daha güçlü, gerçek bir “iktidar” olduğunun bilinciyle çok daha kibirli ve bir o kadar da tahammülsüzdür. AKP bir yandan giderek bildik sağ partilerin o tatsız tuzsuz ve basmakalıp yavanlığına bürünürken, bir yandan da devleti ve istisnai birkaç unsur dışında geleneksel Türkiye gericiliğinin bütün renklerini temsil gücüne ulaşmanın yol açtığı güç ve “ego” patlaması yaşıyor. Bu durumu, vatandaşların dinsel ve cinsel hayatı dahil, olur olmaz her konuda söz söyleme, kendi “cumhurunun” veya “milletinin” (Yani kendisine oy verenlerin) değerleri dışında her şeye hakaret etme hak ve yetkisini kendinde gören Başbakan’ın irad ettiği nutuklardan da izleyebiliyoruz. Ancak bu güç ve ego patlamasının nedeni sadece oy oranları ve temsil gücüyle sınırlı değil. Daha da önemlisi bu “büyük patlama”nın aynı “başlangıçta” olduğu iddia edilen birincisi gibi (Big Bang!) yepyeni bir “evreni” yaratmakta olduğuna dair güçlü bir inanç söz konusu!

Evet Başbakan, temsil ettiği toplumsal güçler ve çıkarlar temelinde yeni bir “evren” inşa ettiği inancında. Bu evrenin temelleri, geçmiş on yıl boyunca emin adımlarla atıldı. Başbakan’ın, bundan sonra yapacaklarının herhangi bir “sürpriz” niteliği taşımayacağı ortada; çünkü kafasının içindeki her şeyi, bütün niyetlerini açıkça söylüyor, gizlisi saklısı yok, “takiye” falan yapmıyor. Artık korku ve panikten henüz şuurunu kaybetmemiş herkes gerçek amacın “şeriatın ilanı” veya “hilafet ve saltanatın ihyası” değil, halihazırda epeyce ilerlemiş olan, balçık gibi bir dindarlıkla sıvanmış, milliyetçi-mukaddesatçı-muhafazakâr-(neo)liberal ve elbette politik olarak “otoriter” bir “piyasa toplumu”nun inşasını tamamlamak olduğunu biliyor.

Mücadelenin Karmaşık Yolları-Sermayenin Dini İmanı!

Tamamlanmış bir “piyasa toplumu” nu hedefleyen AKP, bütün özel hesap ve popülist numaralarına rağmen öncelikle ve bütünüyle sermaye düzenini temsil ediyor. Ancak politik ve toplumsal mücadelenin genel olarak ekonominin bire bir karşılığı olmadığını ve bu ilişkinin vakti zamanında Engels’in de belirttiği üzere üst yapının çeşitli öğeleri tarafından etkilendiğini, hatta bu öğelerin, mücadelenin akışı üzerinde ne kadar etkili olduğunu, birçok durumda ağır basarak bu mücadelenin biçimini belirlediğini biliyoruz. Bu bağlamda yine Engels’in ifadesiyle “sınıf savaşının politik biçimlerini, bunun sonuçlarını, zaferi kazanan sınıfın oluşturduğu anayasaları, hukuksal biçimleri, gerçek savaşımların, bunlara katılanların beyninde uyandırdığı yansımaları, politik, hukuksal, felsefi teorileri, dinsel görüşleri, bunların dogmalar sistemi olarak gelişmelerini” hesaba katmak gerekiyor.

AKP ve “ebedi şefi” bu karmaşık yolda kendine has üslubu ile gerektiğinde “kıra döke” de olsa ilerlemekte. Ve “demokrasilerde” ancak en fazla oyu alanın iktidar olabileceğini düşünürsek, iktidar olmak ve iktidarda kalmak için belirli bir toplumsal taban edinmek zorunda olan her siyasi güç gibi AKP de, politikalarıyla birilerine bir şeyler kazandırırken birilerine de kaybettirmek zorunda olduğunu biliyor. AKP bütünüyle sermaye düzenini temsil etse de kendi toplumsal hedeflerine uygun bir destek ve köstek politikası izlemektedir. Bu bağlamda çeşitli toplumsal kesimlerle ilişkisi göreli de olsa farklı biçimler alıyor. Ancak büyük sermaye ile ilişkilerinde, çeşitli yollarla, en başta da devlet eliyle “İslamcı sermayeyi!” ihya edecek bazı politikalar izlese de, kimilerinin zannettiği gibi “Atatürkçü ve laik sermayenin!” kesin tasfiyesini hedeflemiyor. Belki bunu çok isterdi, ama kapitalizmin kimi yasalarının bir kanun kuvvetinde kararnameyle veya meclis çoğunluğunun el kaldırmasıyla değiştirilemeyeceğini öğrenmiş olmalı! İktidarın büyük sermayenin malum bir kanadına ideolojik-politik yakınlığının ve azimli desteğinin yanı sıra, diğer kanadıyla olan ilişkisi de en azından bir dünya sistemi olarak kapitalizme ilişkin gerçekler ve sosyoekonomik zorunluluklar nedeniyle bir aşk-nefret ilişkisi olarak yürüyor. Zaten hükümetin bu sürtüşmedeki asıl amacı kendisine “yakın olmayanlara” politik olarak boyun eğdirmek. Bunu da önemli ölçüde başarmış görünüyor. Hiçbir serbest piyasacı hükümetin kapitalist bir toplumda, uluslararası sermayeyle epeyce dallı budaklı ilişkiler kurmuş olan kimi sermaye gruplarını hangi nedenle olursa olsun ekonomik planda öyle kolaylıkla tasfiye edemeyeceği, bu sermaye gruplarının da gerektiğinde müthiş bir uyum yeteneğiyle hükümetle uzlaşabileceği bir kez daha kanıtlanmıştır. Büyük sermayenin her dönemde “İslamcılıktan”, “laiklikten” ve “Atatürkçülükten” çok daha öncelikli “değerleri” olmuştur. Burjuvazinin kapitalist özel mülkiyetinin ve toplumsal egemenliğinin korunması dışında vazgeçemeyeceği hiçbir ilke yoktur. Sermaye, varlığını sürdürebilmek için her şekle, her kılığa girebilir! Kısacası sorun, en azından burjuvazinin çıkarları ve iç çatışmaları düzeyinde epeyce açık bir “ekonomik” görüntü sergiliyor.

O Sırada Küçük Burjuvazi!

Ancak “orta sınıflar” düzeyinde işin çok daha karmaşık ve “ideolojik” bir hal aldığı malum. Yukarıda Engels’in Marksistleri tarihte ekonominin rolü konusunda uyarmak için dile getirdiği dolayımlar ve karmaşık etkenler bu alanda çok daha belirgindir. İdeolojinin başlıca üretim alanının “ortasınıflar” yani küçük burjuvazi olduğu düşünüldüğünde bu alandaki mücadelenin “demokratik laik sosyal hukuk devletinin” durumu ve gidişatı, “cumhuriyetin değerleri- milletin değerleri, laikler-şeriatçılar, açıklar-kapalılar, Atatürkçüler-Atatürk düşmanları” hatta “içenler-içmeyenler” vb. “üstyapısal”; yani anayasal, politik, hukuki, felsefi, dini, kültürel biçimler alması anlaşılır bir durum. Bütün bunların “dogmalar sistemi olarak gelişmeleri” ve mücadelenin taraflarının “beyninde uyandırdığı yansımalar” çatışmanın görünen yüzüdür.

Oysa bu görüntünün ardında yatan gerçeğin yine “ortasınıflar” düzeyinde, ekonomik ve toplumsal planda “kazananlar” ile “kaybedenler” veya öyle olduğunu düşünenler arasında süregiden bir mücadele olduğu açıktır. Hangi “dogmalar” ve “yansımalar” aracılığıyla dile gelirse gelsin sonunda “maddi gerçeklik” hükmünü icra eder. Gerek “milletin değerleri” gerekse “cumhuriyetin değerleri” mücadelenin akışı üzerinde ne kadar etkili olsa ve “birçok durumda ağır basarak mücadelenin biçimini belirlese” de bu mücadele nihayetinde ekonomik-toplumsal bir kavganın yansımasıdır. Orta sınıfların iktidardaki güç sayesinde “kazanan”, aslında çok azı kazanan, ancak çoğunlukla bazı küçük payların yanı sıra ideolojik nedenlerle kazandığını veya kazanacağını zanneden “gelenekçi-taşralı” kesimi dışındaki “laik, cumhuriyetçi, Atatürkçü” ve de “modernist” kesimi, mücadelesini hangi kavram ve tanımlar üzerinden sürdürürse sürdürsün, bir “kaybetme” haline ve/veya eğilimine tepki vermektedir. Bu çok boyutlu bir “kayıp”tır. Cumhuriyet tarihi boyunca maddi olarak hangi şartlar altında yaşarsa yaşasın ülkenin “gerçek efendisi” ve “sahibi” olma duygusuyla yaşayıp gelmiş, adeta “devletlû” bir orta sınıf kesimi, öncelikle o “küçük burjuva itibar duygusunu” kaybetmenin acısını yaşıyor. Geçmişte taşradaki varlığına (o da çok fazla göze görünmemesi şartıyla) “kerhen” katlanabildiği, “memleketin sahipliği” konusunda herhangi bir şeyi paylaşmayı asla düşünmediği o “cahil, gerici andavallıların” AKP sayesinde varlık ve güç sahibi olarak kendi itibarına rakip çıkması, yaşama alanlarını işgal etmeye başlaması elbette katlanılır bir şey değildir. Üstelik o “kalabalıkları” yakın zamana kadar gerektiğinde hem kullanıp (işçi sınıfı ve sola karşı) hem de zapturapt altında tutmayı başarmış asker-sivil bürokratik elitin politik olarak tasfiyesi de güvendiği dağlara kar yağdırmıştır. Ancak sorun bunlarla da sınırlı değil. O “sahiplik ve itibar” algısının temelinde yatan sosyoekonomik
zemin de kayıp gidiyor. Devletle, Atatürkçü sivil-asker bürokrasi vasıtası ile sağlanan tarihsel bağlar; hukuki güvenceler; belirli bir maddi durumun sonucu ve kültürel ifadesi olarak “yaşam tarzı” garantisi; yüksek bürokrasideki, kendi lehine işleyen ve “eski rejimin” de istikrarını sağlayan kast sistemi; gerektiğinde bazen doğrudan darbe ve muhtıralarla bazen de “Paşa’nın sert bir demeç veya ‘muhtıra gibi bir açıklama’ ile son noktayı koyması” yoluyla hasıl olan güvenlik ve huzur duygusu; çeşitli maddi avantajlar sağlayan toplumsal statü; iş ve meslek hayatında, kamu ve özel sektör alanlarında sahip olunan fiili ve geleneksel tekel; hatta “üniversiteyi bitiren oğlana veya kıza bir iş bulunmasını” sağlayan özel ilişkiler vb. avantajlar, bunların sağladığı düşünülen gerçek veya hayali maddi-manevi kazanç ve kazanımlar büyük ölçüde kaybedilmektedir.

Kahredici Sahipsizlik!

Devlet eliyle sağlanan ekonomik-sosyal ayrıcalıklar, resmi- gayri resmi yollarla cemaat- tarikat-parti ilişki ve dayanışması vasıtasıyla hızla “yobazların, türbanlıların” eline geçmeye başlamıştır. Vakti zamanında biraz da olsa paylaşmaya katlanamadığı şeylerin neredeyse tümüyle “onların” eline geçmeye başlaması kabul edilebilir bir durum değildir. Başlangıçta “Göklerden gelen bir ses” (Bak. Harbiye Marşı) vasıtası ile bu kâbustan kurtulacağını uman “aydınlanmış-Atatürkçü” orta sınıf mensubumuz, “Paşam, artık bir şeyler yapın!” talebine beklediği cevabı alamamış; “paşaların” hiçbir direniş göstermeden Silivri’nin yolunu tutmaları nedeniyle de panikleyip umutsuzluğa kapılmıştır. Üstelik bütün bu sosyal-ekonomik kayıplar, “ortasınıf” olma vasfını, “şanlı ve “Atatürkçü” geçmişin anılarının yanı sıra kredi (kartı) borçlarıyla sürdürmeye çalışan, neoliberal politikaların ve kapitalist dünya krizinin memleket üzerindeki halihazırdaki ve muhtemel sonuçlarının, art arda gelen zamların, hak kayıplarının kendisini giderek daha fazla “proleterleşme” ile tehdit ettiği şartlarda daha da korkutucu olmaktadır. Artık sadece “vatan” değil, bu vatanla özdeş bir güç olarak kendileri de sahipsiz kalmışlardır!

Kibrin zirvesi-inişin başlangıcı!

Eski silahlı-silahsız “kurtarıcıların” ABD’nin, yerli ve yabancı büyük sermayenin destek vermediği durumlarda parmaklarını bile kıpırdatamadığı ve ortalıkta görünür bir başka “kurtarıcının” olmadığı şartlarda iş başa düşmüş görünüyor! Üstelik şartlar önceki yıllardan farklıdır. İktidardaki güç, kibrin zirvesiyle inişin başlangıcı arasındaki kritik noktadadır. Çeşitli alametler belirmiştir!

Cumhuriyet‘in özet olarak verdiği (5 Kasım) The Washington Post‘ta yayımlanan Türkiye-Suriye mevzuu ile ilgili bir yazıda birçok gözlemcinin Türkiye’yi Müslüman dünya için bir model olarak görmesine karşın, binlerce laik muhalifin Erdoğan’ın artan dini ve otokratik eğilimi olarak kınadıkları şeylere karşı düzenledikleri gösteri sırasında basınçlı su ve göz yaşartıcı gaz ile karşı karşıya kaldıklarını belirtiliyor. Yazıda ayrıca Türkiye’de ekonomik büyümenin yavaşlamakta olduğuna ve yabancı yatırımların girişlerinin de azalmakta olduğuna dair iktisadi bilgiler de yer alıyor! Yazının devamı Suriye meselesinde Türkiye’nin düştüğü hazin durumla ilgili: Türkiye’nin Suriye’ye ciddi bir müdahale olasılığının azaldığı, Erdoğan’ın Beşşar Esad’ı düşürmeye yönelik “daha agresif eylem çağrılarının geri teptiği”; eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’ın ifadesiyle Türkiye’nin, Suriye politikalarını Esad’ın gidişinin çok yakın olduğu varsayımına dayandırdığı, ancak onun hâlâ orada olduğu ve Türkiye’nin, dış oyuncularca tek başına bırakıldığı vb…

Dışarda konuşulanlar bunlarla da sınırlı değil. Cumhuriyet’te Ergin Yıldızoğlu’nun yazısında meşhur Morton Abramowitz’in “Bu sorunlar galiba Erdoğan’a çok gelmeye başladı.” dediğini okuyoruz. Yine aynı yazıda, bir Financial Times yazarının (Philip Stephens) Türkiye’nin Şam yolunda tökezlediğini; Kendine aşırı güveni giderek otoriter biçimler almaya başlayan” Erdoğan’ın bölgede liderlik yapma heveslerinin, hayatın gerçeklerine takılmış olduğunu; ancak Erdoğan’ın, AB ile ekonomik bağlarını hiç dikkate almadan Ortadoğu’da liderlik söylevleri vermeye devam ettiğini yazdığını öğreniyoruz…

“Kredi notunun” yükseltilmesinin Başbakan’ın “ego”suna biraz daha hava basıp basmayacağını bilemeyiz, ama sadece dışarıdan değil, içerden bakıldığında da işlerin bir-iki yıl önceki kadar yolunda gitmediği görülüyor. “Kibrin yıkımdan önceki aşama olduğu” kuralı büyük bir ihtimalle bir kez daha kanıtlanacak.

Yeni ve Yine “Tekçi” Ebedi Bir Düzen!

Üstelik yaygın ulusalcı inancın aksine, AKP’nin AB’ye üyelik, ABD ile “model ortaklık”, Ortadoğu için “İslami model” olma vb. mevzulara rağmen emperyalist mihraklar için en azından siyasi planda keyifli ve çok güvenilir bir tercihten ziyade bir “zorunluluk” olduğu da ortada. (Zaman zaman birlikte pek çok keyifli anlar yaşanmış olsa bile!) AKP on yıllık iktidarı boyunca muhalefetin hazin durumunun ve “alternatifsizliğin” tadını çıkartmış, üstelik önce ucuz krediden, ardından da kapitalist dünya krizinden yararlanarak başında bulunduğu devletin ve temsil ettiği sermaye gücünün emperyalist sistemin hiyerarşisi içindeki konumunu ve payını yükseltmeyi hedeflemiştir. Ancak iktidar partisi ve “ebedi şefinin” her şeyin yolunda gittiği, hatta o koskoca dünya krizinin bile “teğet geçtiği” inancıyla “Bende ne cevherler varmış!” havasına girdiği dönemde gücünü fazla abarttığı ortaya çıkmaya başlıyor. Ortadoğu’nun, mesela bir İstanbul Belediyesi kadar kolay yönetilemeyeceğini; iç politikadaki, hatta “normal” şartlarda dış politikadaki usullerin, bir dünya krizinin hükmünü icra ettiği, toplumsal çatışmaların yükselişe geçtiği, statükonun yıkılmaya başlayıp devrimci süreçlerin bölgeler çapında uç vermeye başladığı dönemlerde geçerli olmayacağını elbette iktidar ve şefi de öğrenecek. Ancak belli ki bu biraz zaman alacak. Troçki’nin “Bilinç maddi gerçekliği geriden takip eder” sözü sadece biz “ölümlüler” için değil, “Kendine aşırı güveni otoriter biçimler alan” Başbakanımız için de geçerlidir. Ancak bilinç sadece maddi gerçekliği değil “içgüdüleri” de geriden takip eder. Bu durumda “Şef”in içgüdüleriyle hareket ediyor olması kuvvetle muhtemel. Ancak politikada içgüdü güvenilir bir silah değildir; hatta işlerin tersine döndüğü, sert dönemeçlere girildiği kritik zamanlarda iyice tehlikeli bir hal alabilir. Aşırı güç yoğunlaşması, gücün tek elde toplanması, bir yandan gerçeklerin görülmesini iyice zora sokar, öte yandan etrafın yalancı, iftiracı, nankör bir düşman kitlesiyle çevrildiği düşüncesini güçlendirir. Üstelik bu paylaşılmaz gücün (Çünkü paylaşmak kaybetmek demektir!) devamı, sadece daha üst perdeden bağırmayı ve tehdidi değil, aynı zamanda çok daha güçlü bir siyasi ve toplumsal denetimi, merkeziyetçiliği ve devlet zorunu gerekli kılar. Geleneksel ve çağdaş, Türkiye gericiliğinin bütün kanatlarına oynama politikası, Başbakan’ın ve temsil ettiği akımın “milliyetçi-mukaddesatçı” özünü ortaya çıkardıkça bu zora başvurma eğilimi daha da artacaktır. Bu durumda var olan kurumsal yapıyı aşan fiili gücün, mesela “başkanlık” türü yeni bir kurumsallığa dönüşmesi gerekir.

Bilinen tarihsel-toplumsal şartlarda Türkiye’de “sağın ebedi iktidarı” anlamına gelebilecek bu durum, “Âlemlere yeni bir nizam verme” peşindeki Başbakan için de kendi çizgisinin ebedi iktidarı anlamına gelmektedir. Kısacası “tek şef, tek parti, tek devlet, tek millet, “tek dil” ve Hazret’in bir konuşmasında ifade ettiği üzere “tek din!”e dayalı “tekçi” ebedi bir düzen! Kurulmak istendiğini söylediğimiz sosyoekonomik “evren”in ideolojik-politik-kurumsal boyutu budur. Kaldırıldığı söylenen “vesayetin” yerine başka bir “vesayet” konmuştur ve amaç bunun kalıcı hale getirilmesidir

Tersyüz Edilen Cumhuriyet ve Yeni Kıpırtılar!

Cumhuriyetin bir nevi “tersyüz” edilmesi (Yani içinin dışına çıkarılması!) 1920’li, 30’lu ve 40’lı “asrı saadet” yıllarının Kemalist tekçiliğine dönüş özlemiyle yanıp tutuşan Atatürkçü-laisist küçük burjuva katmanlar açısından kesin bir varlık-yokluk sorunu olarak kavranmaktadır. “29 Ekim direnişi”nde gösterilen kararlılık ve cesaretin toplumsal temeli budur.

Yaklaşık on yıl boyunca başarıya programlanmış bir iktidarın şansının dönmeye başlamasıyla boyun eğdiği düşünülen bir kitlenin eylemi arasında bire bir ve aşırı abartılmış ilişkiler kurmaya çalışmak veya bir komplo ilişkisi icat etmek yanlış olur. Ancak olaylar ve olgular arasındaki mantıki bağları ve iç ilişkileri de atlamamak gerekiyor. “Çöküş” bugünden yarına gerçekleşmeyecektir, fakat bir sürecin başladığını, bunun genel dünya ve Ortadoğu süreciyle ilişkisi içinde ele alınması gerektiğini söyleyebiliriz. İlk eylemin sağladığı özgüvenle girişilecek diğer “laik cumhuriyetçi” eylemler bir yandan hükümeti zorlarken, CHP’yi de daha atak davranmaya itecektir. Öte yandan aynı süreç, sindirildiği zannedilen kimi “zinde güçleri” de en azından yeniden toparlanma ve örgütlenme açısından daha cesur davranmaya
yöneltecektir. Bu durumda “teröristler, darbeciler, Ergenekoncular” suçlamasına sarılacağı bilinen hükümetin ve “Kendine aşırı güveni giderek otoriter biçimler almaya başlayan Erdoğan’ın” (Financial Times) bu söyleminin, günün iç ve dış koşullarında, daha önceleri en azından bu konularda sahip olduğu uluslararası desteği bulması zor görünüyor. “Laik cumhuriyetçi” kitleye yönelik bir polis şiddetinin ters teperek eylemleri daha çok boyutlu bir hale getirmesi, hatta iktidar saflarında bölünmeye yol açması da muhtemeldir.

Marksist mi Yoksa Atatürkçü mü?

Gelinen noktada “günün yıldızının” sözünü ettiğimiz küçük burjuva katmanlar olduğu açıktır. Bu nedenle eylemlerinin devamı halinde toplumsal bir güç olarak etkilerinin tarihsel olarak hak ettiklerinden fazla olması, diğer muhalif güçleri de etkilemesi, en azından kendileri üzerinden bazı umut ve hevesler uyandırması kaçınılmazdır. Kastedilen sadece yukarıda da kısaca değindiğimiz “zinde güçler” ile sınırlı değildir. Bu noktada sosyalist solun tutumu da büyük önem kazanıyor; özellikle de olduğu kadarıyla epeyce geniş bir bölümünün ideolojik ve politik olarak “sol Atatürkçülük”ün, ulusalcılığın etkisi altında olduğu bir dönemde!

“Taşı yerinden oynatacak” bir hareketin gelmesi elbette önemlidir. Hatta başlangıçta bunun kimden geldiği de, doğrudan faşist veya selefi-İslamcı nitelikler taşımadığı sürece çok önemli olmayabilir; ancak bu tür hareketlere ilişkin bağımsız ve ilkeli bir tavrın alınması hayati önem taşır. Bu tavır her şeyden önce “Marksist” mi, yoksa “Atatürkçü” mü olduğumuz konusunda bir zihin açıklığını gerektirir. Bilindiği üzere proletarya sosyalizmiyle küçük burjuva yurtseverliği arasındaki fark çok büyüktür.

Sözü edilen bağımsızlığı ilgisizlikle karıştırmamak gerekiyor. Devrimci sosyalizmin görevi, her türlü devrimci mücadelenin hammaddesi, içinde az çok demokratik ve sınıfsal talepler taşıyan, baskıcı bir rejimi protestoya yönelik kitle hareketleridir. Bunları hiçbir biçimde küçümsemeden örgütlemek, “çekip çevirmek”, dönüştürmek devrimci bir görevdir. Ancak bu görevin yerine getirilmesi, bağımsız bir program ve mücadele anlayışı ile mümkündür. “Devrimci önderlik” başka türlü inşa edilemez. Kendini yalnız, geleceğini de belirsiz hissettiği durumlarda dışarıda parıldayan her şeye “atlayan”, tabiri caizse bir “sazan balığı” refleksi devrimci sosyalistlere uygun değildir. Üstelik devrimci sosyalistlerin proletaryayı örgütlemek gibi bir görevi vardır. Çünkü (Kimilerine artık çok komik gelse de!) varlık nedeni budur. Zaten örgütsel bağlamda sözünü ettiğimiz “bağımsızlık” da esas olarak işçi sınıfının burjuvaziden bağımsızlığından kopuk değildir. Diğer sınıf ve tabakaları etkilemek isteyen bir “önderlik” asıl görevi olan ileri işçilerin, öncü işçilerin kazanılıp örgütlenmesi görevini yerine getirmediği hallerde kaçınılmaz olarak “yabancı” bir sınıfın yörüngesine girer. (Ancak bu durum bazen bir “özüne dönüş” anlamına da gelebilir!) Burada özellikle vurgulanması gereken bir nokta da burjuvazi ve küçük burjuvazi karşısındaki ideolojik bağımsızlıktır. Çünkü tarih, proletarya üzerindeki etkisi bizlerin bu günkü durumuyla ölçülemeyecek kadar büyük kimi “önderliklerin” işçi sınıfını “yabancı” hatta “düşman” güçlere, “milli ve de demokratik” ittifaklar adına satışlarının örnekleriyle doludur. Önderlik inşası iddiasındaki bir gücün ideolojik-politik-örgütsel bağımsızlığı aynı zamanda, işçi sınıfını örgütlemeyi başardığı ölçüde, sınıfın da bağımsızlığının garantisidir.

Küçük Burjuvaziyi Etkilemek

Devrimci sosyalistler, devrimci sosyalist olarak kaldıkları sürece yukarıda Türkiye örneğini tartıştığımız türden küçük burjuva kitle hareketlerini ancak somut bir sınıf mücadelesi aracılığıyla dönüştürebilirler. (Bunun yokluğu halinde, hele de ideolojik bir yakınlık varsa, “dönüşmek” neredeyse kaçınılmaz olur!) Somut sınıf mücadelesiyle sosyalist hareketlerin yükselişi arasında doğru bir orantı vardır. Mesela sosyalist hareketin Türkiye’de 60’lar ve 70’lerdeki yükselişi, işçi sınıfıyla sıkı organik bağların olmadığı durumlarda bile işçi sınıfı hareketinin ve sınıf mücadelesinin bütün yurt sathını kaplayan yükselişi temelinde olmuştur. İşçi hareketinin ideoloji-politik-örgütsel tüm zaaflarına karşın ortaya koyduğu eylem ve mücadele gücü, küçük burjuvazinin geniş kesimlerini güçlü bir biçimde etkileyerek sola çekmişti. Bu aynı zamanda tarihsel bir kuraldır ve bu nedenle, yine işçi sınıfıyla hesabı kesmiş kimilerine “komik” gelse de, günümüzde de geçerlidir. Küçük burjuvazi kimi zaman tarihin bazı boşluklarını “değerlendirse” de sonuçta temel sınıflardan birini takip etmek zorunda kalacaktır.

“Bağımsız ve ilkeli” bir tavır, siyasi ve sınıfsal manada yalnızlaşmak için değil, tam tersine doğru biçimde “çoğalmak”, program ve eylem yoluyla diğer toplumsal güçlerin güvenini kazanarak onlara “önderlik” etmek, diğer emekçi katmanların mücadelesini politik ve toplumsal bir devrime bağlamak amacıyla gereklidir. Ancak bu temelde kurulan ittifaklar devrimci bir karakter taşıyabilir.

Vurgulanması gereken bir diğer nokta da sözü edilen küçük burjuva katmanın, 60’lar ve 70’lerdekinden ideolojik ve politik olarak epeyce farklı bir noktada olduğudur. Geçmişte işçi sınıfı mücadelesinin ve devrimci hareketin yükselişinin etkisiyle sola yönelen, en azından dönemin “Ecevitçiliğinin” (“Toprak işleyenin, su kullananın!”) etkisindeki bu güç, sınıf hareketinin dip noktada olmasının da etkisiyle sınıfsal şuuraltının bütün gerici-milliyetçi yanlarını ortaya dökmüştür. Bu insanların çok büyük bir çoğunluğu fikri gıdasını “Sözcü”, “Aydınlık” vb. türde yayınlardan, ileri derecede milliyetçi yazarlardan almaktadır. İnternetteki kimi “mail zincirlerinin” izlenmesi bile günümüz “laik cumhuriyetçiliğinin” şoven milliyetçi ve ırkçı yönünü, “gündelik faşizm” eğilimini kolayca görmemizi sağlayabilir. Küçük burjuvazi içinde yaygın olan (İşçi sınıfını da etkileyen) Kürtlere ve işçi sınıfının doğal müttefiki olan Kürt ulusal hareketine yönelik ırkçı nefretle mücadele bu nedenle hayati bir önem taşımaktadır. Bunu orta sınıfların suyuna giderek yapmak mümkün değildir; bu tür bir oportünizm Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesi hedefine de zarar verecektir.

Küçük burjuva kitlelerin politik değişimi ve şekillenmesi sınıfsal ve toplumsal güç ilişkileri tarafından belirlenecektir.

Cemaat Dayanışmasını Kırmak

Son on yılın deneyimi, AKP’ye karşı mücadelenin “cumhuriyet değerleri” temelinde yürütülemeyeceğini, iktidarın bu yolla gitmeyeceğini kanıtladı. Çünkü o “değerler” Cumhuriyet’in inşa ettiği burjuva toplumu ile birlikte çürümüştür. Laiklik, türban, “Vatan elden gidiyor!” vb. üzerinden yayılan “Atatürkçü” korkuların emekçi ve yoksulları pek ilgilendirmediği ortadadır. Üstelik bu tür bir “değerler” mücadelesi, “milletin değerlerini” savunma iddiasındaki iktidar tarafından da özellikle tercih edilmektedir. Gerektiğinde kürsüye çıkıp, kendi emek düşmanlığına bakmadan, “tek parti döneminde” işçi sınıfının nasıl bir baskı altında tutulduğunu “sular seller gibi” anlatabilecek bir Başbakanımız olduğunu unutmayalım! Unutulmaması gereken bir başka husus da sosyalistlerin mutlaka kazanmaları gereken emekçi kitlelerin çok büyük bir kısmının “öteki” tarafta olduğudur. Anadolu taşrasındaki işçi sınıfının kahir ekseriyeti ve metropollerdekilerin de önemli bir bölümü, “informel ilişki ağları” vasıtasıyla sendikasız-örgütsüz ve her türlü sosyal haktan mahrum bir biçimde AKP-cemaatler koalisyonunun denetimi altındadır. Zenginle yoksulu en hiyerarşik biçimiyle bir arada tutan, sömüren-sömürülen ilişkisini örtmeye yarayan bu rezil cemaat ilişkisi kırılmak zorundadır. Bu sahte cemaat dayanışması, “cumhuriyetin değerleri” uğruna mücadele ile değil özgürlük-eşitlik-toplumsal kurtuluş türü bambaşka değerleri içeren doğrudan sınıf mücadelesi ile parçalanabilir.

Gerçekçi Olmak ama Nasıl?

İşçi sınıfının bugünkü haline bakıldığında “sınıf mücadelesine” dayalı söylemin “pratik” bir değer taşımadığı öne sürülebilir. Üstelik memleketin içinde bulunduğu vahim durum ve bu durumun öne çıkardığı acil görevler düşünüldüğünde proletaryanın keyfini bekleyecek vaktimizin olmadığı da söylenebilir! O zaman daha “pratik”, “gerçekçi” ve elbette “devrimci” yollar bulup izlemek gerekir. Üstelik bunca yılın tecrübesi ve ideolojik yatkınlığıyla bu “yol bulma” konusunda pek fazla zorlanılmayacağı da açıktır. Bu durumda “yurtsever geleneğimiz”, bundan kaynaklı “antiemperyalist ruhumuz” ve de “pratik zekâmız” bizi sınıf mücadelesi takıntısının “doktriner” ayak bağlarından kurtararak küçük burjuva eyleminin “o çok tanıdık ve bereketli topraklarına” yöneltebilir. Böylece tarihsel “kısırdöngü” tamamlanır ve “milli güçler,” “geçmişe dönüş” (Artık serinin kim bilir kaçıncı filmi olur!) perspektifi ile eksiksiz bir biçimde yola revan olur!

Şaka bir yana, elbette işçi sınıfının durumu, ulusalcılığın kıpırdanışları, hükümetin gidişatı vb. gibi konularda kendi kendimize gelin güvey olmadan gerçekçi bir tavır alınması gerekir. Ancak iki tür “gerçekçilik” vardır bunlardan biri var olan gerçeğe
boyun eğip uyum sağlamayı, diğeri ise bu gerçeği değiştirmek için mücadele etmeyi gerektirir. Devrimci mücadelenin tarihi doğru, yani devrimci olanın ikincisi olduğunu gösterir; hem de çoğu zaman en olumsuz örnekler bağlamında! Devrimci sınıf mücadelesi deneyimi bu savaşta bir takım kestirme yolların, “by pass” imkânlarının olmadığını; hangi kılığa bürünürse bürünsün oportünizmin yine oportünizm olduğunu kanıtlamaktadır.

Ölü Toprağından Silkinmek!

Dünya’da 2007’den beri yaşananlar, krizlerden azade bir kapitalizmin olamayacağını, kapitalizmin bir kez daha küresel iflas sürecine girdiğini göstermektedir. Emekçi kitleler, dünyanın pek çok bölgesinde, özellikle de içinde yer aldığımız Akdeniz coğrafyasında ayağa kalkmaktadır. “Öldü” denilen sınıf mücadelesi çoğu yerde en açık haliyle yeniden zuhur etmiştir. Hazırlıklar bunun üzerinden yapılmalı, son yirmi- otuz yılın yol açtığı moral durumu aşılmalıdır. Doğrudan sınıf mücadelesi alanı Türkiye’de de zannedildiği kadar hareketsiz değildir. Birleştirilip örgütlenmeleri halinde “makus talihimizi” yenmemizi sağlayacak çok sayıdaki “moleküler” mücadele sürüp gitmektedir. Yeni iş, sendika ve toplusözleşme yasalarına, ekonomik ve sosyal hak kayıplarına, bu yasalarla katlanacak olan sınıfsal sömürüye karşı mücadele, “cumhuriyet değerleri” ve “vatan” uğruna mücadeleden çok daha anlamlı ve değerlidir.

Her şeyin “normal zamanlardaki” temposuyla gideceği yanılgısına kapılmayalım. Tarihin akışı kimi zaman sosyoekonomik şartların patlayıcı karışımının etkisiyle umulmadık bir hız kazanır ve bu durumda tüm görevler iç içe geçer. Böyle dönemlerde “milli” ve “demokratik” sorunlar ancak en devrimci sınıfın önderliği ve iktidarı ile çözülebilir. Kapitalizmin biçimiyle değil özüyle sorunu olan tek sınıf proletaryadır. Bu memlekette “vatanseverlikten” bol bir şey yoktur. İhtiyacımız olan, işçi sınıfının örgütlenmesi ve devrimci bir işçi sınıfı önderliğinin inşasıdır.

Eşitlik ve özgürlük temelinde yepyeni bir “evren” ancak böyle yaratılabilir…

image_pdfimage_print