Önceki yazıdan bir alıntıyla başlayayım:

Gerçekten tebrik etmek gerekiyor. Bu memleketin “Atatürkçü-cumhuriyetçi- laik-ulusalcı” güçleri, herhangi bir devlet güvencesi, “devletin asıl sahiplerinin” gizli-açık, maddi bir desteği olmadan da meydanlara çıkıp gerektiğinde “terörist” muamelesine uğramak pahasına, devletin katı-sıvı-gaz (cop-tazyikli su-biber gazı) bütün hallerine karşı direnerek 29 Ekim’de “Atasının huzuruna” çıkmayı başardı. Kabul etmek gerekir ki bu, Kürt ulusal hareketinin bütün cephelerde yürütülen tasfiye harekâtına karşı göstermekte olduğu büyük direnişten sonra AKP’ye karşı bugüne kadar kazanılmış önemli başarılardan biridir (…) Gelinen noktada “günün yıldızının” sözünü ettiğimiz küçük burjuva katmanlar olduğu açıktır. Bu nedenle eylemlerinin devamı halinde toplumsal bir güç olarak etkilerinin tarihsel olarak hak ettiklerinden fazla olması, diğer muhalif güçleri de etkilemesi, en azından kendileri üzerinden bazı umut ve hevesler uyandırması kaçınılmazdır.”

Evet kaçınılmazdır. Mücadelenin “pratik” gerekleri, özellikle burjuvaziyle işçi sınıfının “açık” çatışma halinde bulunmadığı veya işçi sınıfının bir önderlik alternatifi olarak toplumsal-siyasal mücadelenin ön saflarında olmadığı durumlarda, var olan “pratik” güçler üzerinden hesap yapmayı anlaşılır kılar. Üstelik bir de “cumhuriyetçi-laik” küçük burjuvazinin AKP’ye karşı siyasi eyleminde ciddi bir yükseliş varsa…

Sorun elbette AKP’ye karşı mücadeleyle sınırlı değil. Ancak kabul etmek gerekir ki, bütün sosyal-siyasal hayatımızı, yaşama biçimlerimizi ve akla gelebilecek her şeyimizi (televizyon dizileri dahil!) çok yönlü bir kuşatma altına alarak “tek partili İslami neoliberal bir kâbusa” döndüren AKP iktidarına karşı mücadelenin önemi çok büyük. Bu nedenle var olan bütün toplumsal-siyasal imkân ve ihtimaller değerlendirilmek, görüşler tartışılmak zorunda.

Yukarıda verdiğim alıntıdan da anlaşılacağı üzere, ben şahsen “cumhuriyetçi” hareketin yükselişinden etkilenecek olan muhalif güçlerden söz ederken, arada Kürt muhalefetinin lafı geçse de özellikle Türkiye sosyalist solunu kast etmiştim. Ancak öyle görünüyor ki, AKP’ye karşı ortak muhalefetin aciliyeti sorunu, en azından düşünce düzeyinde, solun Atatürkçü ve sosyalist kesimlerinin ittifakı sınırlarını da aşarak laik-cumhuriyetçi Türklerle aynı “aydınlanmacı” gelenekten gelen Kürtlerin ortak mücadelesi noktasına ulaşmış bulunuyor.

Bunlar, yukarıda sözü edilen “kuşatmayı” kırabilmek amacıyla bugünkü muhalefetin iki “pratik” gücü olarak temayüz eden ve “aynı seküler dili konuşan”, “aynı hakikat rejimine”, “aynı değerlere” bağlı iki muhalefet odağını, cumhuriyetçi muhalefet ile Kürt muhalefetini AKP’yi devirmek amacıyla ortak mücadele zemininde bir araya getirmenin mümkün olabileceğini öne süren, bir takım önemli pürüzleri de sergileyerek bunun imkânlarını tartışan görüşler… Genel bir ifadeyle AKP’ye karşı mücadeleyi, “aydınlanmacı” gelenek temelinde “cumhuriyetin yeniden kurulması” olarak ele alan bir “sol” yaklaşım…

Bir seçim anısı: Türk olsun da çamurdan olsun!

Evet, sol bir yaklaşım, ancak sol var, sol var! Mesela bir sosyal şovenizm veya sosyal Türkçülük örneği olarak “Türk Solu” dergisi;her ne kadar “kantarın topuzunu kaçırmış” gibi görünse de “laik-cumhuriyetçi” ruh haline tercüman oluyor. Buyurun, derginin 2004 yerel seçimlerine ilişkin çağrısı:

Yerel seçimlerde AKP ve DEHAP’a karşı Türk barikatı”

Güneydoğu’da DEHAP’a karşı gerekirse AKP’yi destekleyelim!

Güneydoğu’daki seçimler aslında bağımsız Kürt devletine izin verilip verilmeyeceğini belirleyecek. Dolayısıyla Güneydoğu’da öncelikli hedef DEHAP’ın kazanmasına engel olmaktır. Güneydoğu’da DEHAP’ın rakibi olarak muhtemelen AKP çıkacaktır. DEHAP ve AKP’nin çekiştiği bölgelerde DEHAP’a karşı AKP’yi desteklemekten kaçınmayalım. AKP’ye oy vermek Atatürkçüler, milliyetçiler için belki zor olacak. Fakat karşımızda siyasi bir partinin değil terör örgütü PKK’nın olduğu bilinciyle hareket etmek zorundayız. Türkiye ne yazık ki böylesi bir tercihe zorlanacağımız bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Elbette AKP de tıpkı PKK gibi Türkiye’nin parçalanması planları doğrultusunda kullanılmaktadır. Ancak AKP’nin Türkiye’yi parçalamaya götürecek uygulamaları kamu reformu adı altında üniter yapının adım adım tasfiyesi ile olacağı için daha uzun soluklu ve engellenmesi de bu nedenle daha kolay bir plandır. Oysa PKK hem elindeki terör gücü hem de arkasındaki Batı desteği ile çok değil birkaç yıl gibi kısa bir süre içinde Misak-ı Milli sınırları içinde bağımsız bir Kürt devleti kurabilir. Üstelik AKP’nin PKK gibi BM veya NATO müdahalesi talep etme ihtimali yoktur. Çünkü AKP Türkiye üzerinde bir politika yürütmektedir, Kürt bölünmesi bunun yalnızca bir parçasıdır. Dolayısıyla AKP’nin yönettiği bir ülkede bir AKP belediyesinin Türkiye’yi emperyalist kuruluşlara şikayet etmesi ve Kürtlere yardım için müdahale talebinde bulunması düşünülemez. Ancak bir DEHAP Belediyesi Kosova ve Kuzey Irak’ta örneklerini gördüğümüz gibi bunu rahatlıkla yapabilir. AKP’ye atılacak oylar, bu bölgedeki oylar genel oy dağılımı içinde çok küçük bir paya sahip olduğu için de AKP’nin Türkiye genelinde %50 oy hedefine herhangi bir etki yapmayacaktır. Yani seçimlerde TÜRKSOLU’nun belirlediği AKP’nin önünü kesmek üzerine kurulu temel stratejiyle Güneydoğu’da DEHAP’a karşı en güçlü adayı destekleme çağrısı birbiriyle çelişmemektedir. TÜRKSOLU’nun stratejisi uygulanırsa AKP Güneydoğu’da bazı riskli illeri kazanır ama Türkiye genelinde %50’nin altında kalır, böylece tehlike savuşturulur. Bunun için de TÜRKSOLU taraftarlarını ve Türk milletini bu acil koşullarda vatanı düşünmeye ve bu zor görevi yerine getirmeye çağırıyoruz.”

İşte böyle… Hemen her konuda AKP’nin yaptıklarını “demokratik laik sosyal hukuk devleti”, yani Cumhuriyet’in temel ilkelerine aykırı bulanlar, söz konusu Kürtler ve Kürt illerindeki muhtemel seçim sonuçları olduğunda açıkça veya el altından AKP’yi “Türk” bir alternatif olarak destekliyorlar. Yani AKP Fırat’ın batısında “Atatürk düşmanı, dinci, şeriatçı, bölücü, Amerikan uşağı, emperyalist maşası, IMF bilmem nesi”, ama doğusunda Türklüğün kalesi, kurtarıcısı, milli birlik ve bütünlüğümüzün emanetçisidir. Kısacası Kürt, Türk’e layık görülmeyen her türlü musibete müstahaktır! AKP de düzen güçlerinin bu “güvenine” layık olabilmek için Kürt meselesinin PKK’siz ve BDP’siz “çözümü” için var gücüyle yüklenmektedir.

Kaybedenler kulübü!”

“Laik cumhuriyetçi” küçük burjuvazi, AKP ve temsil ettiği toplumsal güçler karşısındaki “kaybetme” duygusunu uzun süredir Kürtler karşısında da yaşıyor. Üstelik bir “Türk” olarak kaybetmek “laik -cumhuriyetçi- aydınlanmacı” olarak kaybetmekten çok daha ağır geliyor; çünkü sonradan elde edilenlerin yarın öbür gün bir biçimde telafisi mümkün, ama doğuştan sahip olunan bir ayrıcalığı bir kere kaybettikten sonra bir daha kazanmak çok zor, hele ki Kürtler gittikten sonra!

Ezen ulusların ezilenler üzerindeki egemenliği, esas olarak ezen ulusun hâkim sınıflarına ait bir “hak” olsa da ezen ulusun alt sınıflarına da bazı avantajlar sağlar; bu fasılda anadilinin aynı zamanda resmi dil olması, kendi anadilinde eğitim, devletin güvenilir ve muteber vatandaşı olması nedeniyle bazı kapıların kolay açılması vb. avantajlar sayesinde elde edilen açık-gizli, maddi-manevi imtiyazlar, ezen ulusun alt sınıflarında sahte bir itibar ve üstünlük duygusuna yol açar. Bazı durumlarda, bizde de olduğu üzere “dış güçler” (mesela Batı!) veya ezici ve sömürücü bir toplumsal güç olarak büyük burjuvazi karşısındaki tarihsel-sosyal aşağılık duygusunu telafi edebilecek bir nesne olarak daha “aşağı” unsurlara ihtiyaç duyulur. Bu unsurların bazen varlığından (Kürt yok!), varlığının kerhen kabulü halinde de (Kürt var, ama..!) eşitliğinden söz etmek küfür gibidir. Somut örneğimizdeki temel milli korku, özellikle orta ve alt sınıflarda “elinin altındaki Kürdü de kaybetme” korkusu biçiminde zuhur eder. Bu tip milliyetçi korkular, başta ekonomik ve toplumsal krizler olmak üzere çeşitli “kaybetme” durumlarında daha da derinleşir. Krizler ve toplumsal değişimler gibi nedenlerle eski itibar ve refahını kaybeden veya kaybetmekte olduğunu hisseden orta sınıflar bütün düşmanlıklarını var olan durumun müsebbibi olarak gördükleri kendi dışlarındakilere yöneltmeye başlarlar. Krizin veya kaybetmenin şiddeti oranında, öfkeli bakışlar, zenginlerden başlayarak, örgütlü emekçilere, devrimcilere, demokratlara; “milli bünyeyi bir mikrop gibi kemiren” cinsel, dinsel ve etnik azınlıklara çevrilir. Etkili bir devrimci alternatifin olmadığı durumlarda “en tepedekiler” yırtar, kabak en alttakilerin başına patlar. Bunlar ağır kriz durumlarının, sonu faşizme kadar varabilecek klasik-tarihsel eğilimleridir; ancak faşizm, bizdeki yaygın inancın aksine öyle sabah akşam ve her daim gündemde değildir. Gerçekte “uzun bir dalga” boyunca ilerleyen krizlerin, henüz çok şiddetli ekonomik çöküşlere, toplumsal ve siyasal patlamalara
yol açmadığı “sakin” dönemlerinde bile, küçük burjuvazi, endişelerinin şiddeti oranında yarı gerçek-yarı gerçekdışı bir korku ve nefret dünyasında yaşamaya başlar. Bu, derin bir kişisel ve milli mağduriyet duygusunun eşliğinde iç ve dış düşmanlar, vatana ve millete yönelik uluslararası komplolar, ülkeyi bölme parçalama planları… (Mesela bizim örneğimizde) Yahudiler, Sabetayistler ve illa ki Kürtlerden oluşan bir dünyadır… Hatta kimi zaman bir “nefret nesnesi” olarak büyük burjuvaziyi de “es geçmemek” için “Zenginlerin çoğunun Kürt (Yahudi veya her ikisi de olabilirler!) olduğuna” dair söylentiler endişeli ve öfkeli küçük burjuvazinin hurafeler dünyasına hâkim olur! Bu, aynı zamanda günü geldiğinde “Aslında işçilerin de çoğu Kürt!” inancının da habercisidir!

Pürüzler, engeller…

Bütün bunları, “laik cumhuriyetçi” hareketin yeniden yükseliş emareleri göstermeye başlamasının ardından gündeme gelen, aynı “aydınlanmacı” geleneğe mensup Türk ve Kürtlerin ittifakına ilişkin görüşlere eleştirel bir katkıda bulunmak üzere yazıyorum. Amaç asla işin “olmazını” aramak değil. Ancak milliyetçilik, karakteri gereği, (devrimci) sosyalizmden farklı olarak, prensip itibariyle kendi benzerinin düşmanıdır. Burada kastedilen ezen ulus milliyetçiliği ile ezilen ulus milliyetçiliği arasında bir fark olmadığı değil, ezilen bir halkın eşitlik ve kendi kendini yönetme biçimindeki milli talepleri ile ezenlerin milli taleplerinin birbirleriyle tamamen zıt karakterde olmasıdır. İki tarafın da, genişçe kesimleri itibariyle kendilerini (en azından kökenleri, hatta bugünleri) itibariyle solcu olarak tanımlamaları, yine büyük oranda aynı laik-cumhuriyetçi-aydınlanmacı “hakikat rejimine” mensup olmaları “farklı bir hakikat rejimine” mensup AKP’ye karşı ittifak ve birlikte mücadele sorununu kendiliğinden çözememektedir.

Burada ortaya çıkan ve çözümü gereken birkaç sorun vardır. Bunlardan biri, ortak mücadelenin hedefi olarak ileri sürülen “Demokratik cumhuriyet” veya çıkış noktası olarak “cumhuriyeti yeniden kurma” perspektifinin somut içeriğidir. “Laik cumhuriyetçilerin”, demokratik bir cumhuriyetten kasıtları (mutlaka bazı çağdaş değişikliklerle) “Atatürk Cumhuriyeti”nin ihyası; yani bir çeşit geçmişe dönüştür. Kürtler arasındaki biçimiyle “demokratik cumhuriyet” ise esas olarak “demokratik özerklik” temelinde; Kürtlerle Türklerin politik, kültürel, ekonomik ve ulusal eşitliğini ve Kürtlerin her yönüyle kendi kendilerini yönetmelerini temel alan bir içeriğe sahiptir. “Türk tarafı” resmen veya fiilen iki eşit ulusu esas alan bu tür bir statüyü Kürtlerin “gidiş bileti” olarak algılamaktadır. “Özerklik” talebi, Kürt siyasi hareketinin kahir ekseriyeti tarafından (en azından şimdilik) “üniter” bir yapı üzerinden tanımlansa da, Türklerin kahir ekseriyeti bunun sonu kaçınılmaz olarak ayrılığa varacak “federal” bir çözüm olarak görüyor. Zaten iki halkın aynı “aydınlanmacı” gelenekten gelen kesimlerini ayrı düşüren en önemli nedenlerden biri de budur. Üstelik orta sınıf bir Türkün “hakikatler” dünyasında Türkten başkasına yer yoktur veya en iyi ihtimalle “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür!” Ayrıca “laik cumhuriyetçilerin”, “farklı bir hakikat rejiminden” gelen AKP’ye yönelik başlıca eleştirisi, yaptığı “açılım” ve çıkardığı yasalarla (yerel yönetimler, vb.) kendileriyle aynı aydınlanmacı-modernist “hakikat rejiminden” gelen PKK’nin ve Kürt ayrılıkçılığının yolunu açmasıdır.

Cumhuriyetçi eleştiri!

Bir diğer engel, tarihsel olaylar bağlamında ortaya çıkar. Yakın tarih boyunca Kürt ulusal taleplerine yönelik “laik cumhuriyetçi” eleştirinin temel söylemi “devrimci-aydınlanmacı -Türk” bir cumhuriyete karşı “gerici-karşıdevrimci Kürt” isyanlarıdır. Oysa bu isyanlar, esas olarak Kürtlerin inkâr edilen varlıklarını ve haklarını savunma ve kendi kendilerini yönetme talepleri temelinde patlak vermiştir; yani “milli” bir karakter taşırlar. Üstelik o zamanki Kürt toplumunun yapısı nedeniyle aşiret temelinde yürüyen mücadelenin, öne çıkan simge isimlerinin kimi zaman dinsel önderler olmalarına karşın çok sayıda şehirli modern-milliyetçi kadroları da içerdiği bilinmektedir. Cumhuriyet, kuruluş döneminde, en azından siyasi anlamda “demokratik” bir karaktere sahip olup kısa bir dönem sözü edilen Kürt özerkliğine gerçekten imkân verseydi, bu kadroların ortak modern-demokratik değerler temelinde rejimle işbirliğine girmesi kuvvetle muhtemeldi.

Aradan geçen bunca yıla ve bu yıllar zarfında Kürt siyasi hareketinin yaşadığı ideolojik-politik-toplumsal onca değişime ve modernleşmeye rağmen “laik cumhuriyetçilerin” Kürtlerin “feodal gericiliklerine” ve “cehaletlerine” dair kadim inançlarında fazla bir değişiklik yoktur. Ancak enteresandır, “cumhuriyetçiler” Kürtlerin isyankârlığını her ne kadar onların gerilik ve cehaletine bağlasalar da onların eğitimi konusunu “bilim ve aydınlanma” temelinde değil “Türkleştirme” yani asimilasyon temelinde ele almışlardır. Bu durumda “aydınlanmanın” Türkleşmeyle bir ve aynı şeyler olduğu şeklinde bir ırkçı bakıştan rahatlıkla söz edilebilir. Eğitim konusundaki resmi görüş ne olursa olsun, gerçekte asıl tehlikenin “okumuş, aydınlanmış” Kürtten geleceği düşüncesi hâkim olmuştur. Bunu cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak bölgeye yönelik okul ve eğitim, hatta ekonomi ve ulaşım politikalarından da anlayabiliriz. Bir raporunda bölgenin “müstemleke” (koloni-sömürge) yetkileriyle yönetilmesini öneren dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın “Kürtlerin okutulması” fikrine karşı çıkarak, “Bunların cahiliyle başa çıkamıyoruz, okumuşuyla hiç başa çıkamayız!” dediği söylenir. “Aydın despotizmine” dayalı “Türk aydınlanması”, Kürt “aydınlanmasını” varlığına yönelik bir tehlike olarak görmüştür. Burada “aydınlanmış” bir Kürdün kaçınılmaz olarak bir “ayrılıkçıya” dönüşeceği öngörüsü vardır.

Küçük burjuvazinin antiemperyalist halleri!

Bir diğer sorun ise küçük burjuvazinin “laik cumhuriyetçi” kesiminin “solculuğunu” (veya sol Atatürkçülüğünü) belirleyen, “vatanseverliğe” yani esasen milliyetçiliğe dayalı “antiemperyalizm” anlayışıdır. Daha çok Amerikan karşıtlığına dayalı bu tutum, küçük burjuva “bağımsızlıkçı” yönünün yanı sıra “emperyalizmle işbirliği içindeki” ve onun “kışkırtmaları” sonucu ortaya çıkan “Kürt bölücülüğü” üzerinden tanımlanır. Yani Kürt sorunu baştan itibaren, Kürtlerin ulusal taleplerinden, kendi kendilerini yönetme isteklerinden ve bu çizgiyi yüz yıldır ısrarla sürdürmelerinden değil, emperyalizmin oyunlarından, cehalet, gerilik ve emperyalizm işbirlikçiliklerinden kaynaklanmaktadır! Vatansever küçük burjuvamız için aslında olmayan Kürt sorunu, olduğu haliyle de böyle bir şeydir! Bu arada kendi “demokratik laik sosyal hukuk” devletinin burjuva karakteri ve emperyalist sistem içindeki çok yönlü bağımlılığı; yakın zamana kadar en güvendikleri kurum olarak TSK’nın altmış yıllık bir NATO ordusu olduğu nedense unutulur.

Kürt siyasi hareketlerinin bölgeye yakın tarih boyunca müdahalede bulunan emperyalist devletlerle ilişkileri ise inişli çıkışlı bir seyir izler. İlişkiler genellikle güçler dengesine bağlı bir çeşit karşılıklı fayda esasına dayanır. Ancak bu denklem hemen her defasında, egemen ulus milliyetçiliği karşısında denize düşüp yılana sarılmak zorunda kalan Kürtlerin aleyhine sonuçlanmış ve emperyalizm sonunda “merkezi hükümetleri” tercih etmiştir. Şimdilik “sağlam” görüntüsü veren ABD-Irak Kürdistanı ilişkisinin geleceği de bölgedeki diplomatik dengeler ve güçler ilişkisi sorunundan muaf değildir.

Kürtlerin “büyük devletlerle” ilişkileri, önderliklerin toplumsal karakterine, bölge devletleriyle ilişkilerine, genel dünya durumuna ve daha birçok etkene bağlı olarak farklılık gösterir. Ancak esas mesele Kürtleri yöneten bölge devletlerinin baskı ve zorbalıklarından kaynaklanır. Ezen ulus işçi ve emekçilerinin (Buna “proleterleşmelerinden” dolayı “laik cumhuriyetçilerin” önemli bir bölümü de dahildir.) eşitlik ve özgürlük temelinde vereceği destek Kürt ulusal hareketlerinin “dış güçlerle” olan “istenmeyen” ilişkilerinin ciddi ölçüde azalmasını sağlayacaktır. Yani “laik cumhuriyetçilerin”, antiemperyalizm gerekçesiyle Kürtlere yönelik baskı ve asimilasyon politikalarına verdikleri destek, Kürt siyasi hareketini hayatta kalma amacıyla emperyalizmle ilişkiye zorlamaktadır! Ne yazık ki laik Türkle laik Kürt arasında böyle bir çelişki vardır.

Kavramlar, hedefler…

Bunlar ilk elde akla gelenler. Ancak aynı “aydınlanmacı gelenekten” gelenlerin elbirliğiyle “cumhuriyeti yeniden kurması” fikrinin başka sorunlu yönleri de var. Bu sorunlar öncelikle kavramların tarihsel seyirlerinden, maddi temel ve içeriklerinden kaynaklanır.

Birincisi: Birlikte “yeniden kurulacak cumhuriyetin” toplumsal-sınıfsal karakterinin ne olacağına ilişkindir. Malum, evrende sınıf çatışmalarından azade “saf” bir cumhuriyet türü bulunmamaktadır. “Yeniden kurulacak bir cumhuriyet” eğer eskisinin bir tekrarı olmayacaksa (Kürtlere böyle bir
şey önermek gerçekten çok ayıptır!) başka bir şey olmalıdır. O zaman bu “başka şeyin” sadece şeklinin değil, şemailinin, yani “huyunun, tabiatının” da ne olacağı açıkça ifade edilmelidir. Eğer amaçlanan “klasik liberal Batı demokrasisi” ise bunun geçmişte, çok farklı tarihsel-toplumsal şartlarda ortaya çıkan özel bir durum olduğu, başka bir çağda ve başka toplumlarda “neredeyse” hiç tekrarlanamadığını hatırlamak zorundayız. Kendi anavatanında bile çürüyen bu “emperyalist demokrasi”nin dünyanın başka yerlerinde, kötü bir kopya olarak daha da çürümüş haliyle, hayırlı sonuçlar vermesi beklenemez! Nitekim öyle de olmaktadır. “Demokrasi” esas olarak bir “zihniyet” meselesi değil, tarihsel-toplumsal şartların, güç ilişkilerinin bir sonucudur.

Eğer “demokratik cumhuriyetten” kastedilen daha başka türde bir cumhuriyet ise bu “demokrasinin” de sınıfsal karakteri ortaya konulmalıdır. Her ne olursa olsun bu “demokratik cumhuriyet” mümkün olabildiği takdirde, bir “ikili iktidar”, geçici bir durum, bir geçiş rejimi olacaktır. Bu “geçişin” nereye varacağı ise son tahlilde sınıflar mücadelesinin yol açacağı güçler dengesi tarafından belirlenecektir. O nedenle sosyalistler olarak eğer bir “cumhuriyet” önereceksek bunun “demokratik” değil, bir “sosyal cumhuriyet” olması daha gerçekçi bir tutumdur.

Böyle bir tutum elbette “demokrasi mücadelesinin” reddedilmesini veya boşverilmesini gerektirmez. Bazı zamanlarda “burjuva demokratik haklar” için mücadele de devrimci bir karakter taşır. Ancak orada kalmamak şartıyla; çünkü bu mücadele aynı zamanda bir “iktidar” ve “program” sorunudur, geleceği ipotek altına alan “demokratik” bir aşama veya cumhuriyet ile sınırlanamaz. Böyle bir program kitlelerin acil ekonomik ve demokratik taleplerin yanı sıra kitle mücadelelerini ve özörgütlenmelerini, dolayısıyla kitlelerin bilincini ileriye taşıyabilecek “geçiş” taleplerini de içermek zorundadır. Demokrasi mücadelesini “sosyal cumhuriyete” taşıyabilmek böyle mümkün olabilecektir. Neyin nereye kadar gidebileceğini “aşamalara” (mesela “demokratik cumhuriyete”) ilişkin teoriler değil, emekçi kitlelerin bilinç ve örgütlenme düzeyi belirleyecektir. Daha da ileri gitmek isteyen bir işçi sınıfını engellemeye çalışmak devrimci bir tutum olamaz.

Endişeli cumhuriyet: Ya halk plajlara hücum ederse!

Kavramlarla ilgili bir diğer sorun ise “aydınlanma” ve “hakikat rejimi”ne ilişkin olup yukarıda sözünü ettiğimiz “cumhuriyet” mevzuu ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. Yani “Cumhuriyetin” toplumsal-sınıfsal karakterine ilişkin soruları “aydınlanma” (geleneği) ve cumhuriyetçi-laik “hakikat rejimi” için de sorabiliriz. “Aydınlanma” saf bir kavram olarak değil de tarihselliği içinde ele alındığında daha en başından itibaren bir yığın sorun içerdiği ve bu içeriğin had safhada sınıfsal bir karaktere sahip olduğu görülür. Bu nedenle birçok modern siyasi-felsefi akımın “ortak atası” olsa da çelişkili ve sınıfsal karakterinden dolayı bu akımların ileri derecede farklılaşmasını engelleyememiştir.

Evrimci İngiliz biyolog ve filozof T.H. Huxley, “Yeni doğruların alışılagelen kaderi, kutsal inançlara aykırılık olarak ortaya çıkmaları ve batıl itikat olarak son bulmalarıdır” sözüyle derin bir tarihsel gerçeği ifade eder. “Aydınlanma”nın kaderi de böyle olmuş, insanlığın gelişimine sağladığı bütün devrimci katkılara rağmen burjuvazinin sosyal ve siyasi egemenliğinin düşünsel ifadesi olarak ilerici-devrimci niteliklerini onunla birlikte kaybetmiş ve “batıl bir itikada” dönüşmüştür. Osmanlı dönemindeki modernleşme çabalarını saymazsak, “aydınlanma” bizdeki “gecikmeli” ve Kemalist haliyle, en başından var olan niteliklerinden biriyle, “cahil halkın adam edilmesine” yönelik bir “aydın despotizmi” biçiminde ortaya çıkmıştır. Bu dönemdeki en veciz ifadelerinden biri “Halk plajlara hücum etti, vatandaş denize giremedi!” şeklindeki unutulmaz gazete haber başlığıdır…

Burjuva gericiliğinin bir başka versiyonu olarak AKP iktidarının icraatlarının yarattığı dehşet ve panik sonucunda, toplumsal-sınıfsal karakterini gündeme getirmeden sürdürülecek “aydınlanma” çabası boşa kürek çekmekten başka bir şey değildir. O değerler özünde bizzat asıl sahipleri tarafından terk edilmiş ve bu güne birer “kabuk” olarak ulaşmıştır. Bugün yaşanılanlar, İslamcılığın yükselişi de dahil, büyük ölçüde bu gerici kabuklaşmanın ürünüdür.

“Aydınlanma”nın “özgür akla” dayalı toplumsal politik sonuçlarını Engels şöyle ifade etmişti: “Bugün biz bu akıl imparatorluğunun burjuvazinin idealize edilmiş imparatorluğundan başka bir şey olmadığını; bu sonsuz adaletin gerçekleşmesini burjuva adalette bulduğunu; bu eşitliğin yasalar önünde burjuva eşitliğe indirgendiğini; burjuva mülkiyetin temel insan haklarından biri olarak ilan edildiğini; ve akıl devletinin (…) bir burjuva demokratik cumhuriyet olarak doğduğunu ve ancak öyle doğabileceğini biliyoruz.”

Devrimci sosyalizm, çok zaman önce diğer birçok burjuva değerle birlikte “aydınlanmayı” da hesaplaşarak aşmıştır.

Toplumsal bir dolayım…

Netice itibariyle “Cumhuriyetçi muhalefet” ile “Kürt muhalefetinin” ortak kökleri birlikte hareket etmeleri için yeterli olmadığı gibi, bu ortak kökler “tarihsel-somut” halleriyle de devrimci bir gelecek vaat etmezler. Ancak bütün bu engeller, burjuva gericiliğinin araçlarına dönüşmemeleri için, küçük burjuvazinin mümkün olan en geniş kesimlerinin kazanılması, kazanılamayanların da en azından tarafsızlaştırılması sorununu ortadan kaldırmaz. Bu sorun tarihsel bir öneme sahiptir. Burada söylenmeye çalışılan, gerçekleşmesi, bu memleketin tarihsel “kaderini” değiştirebilecek olan devrimci bir “Türk-Kürt ittifakı”nın kaderinin iki tarafın “aynı seküler dili konuşan” orta sınıflarının insafına bırakılamayacağıdır. Bunun için iki tarafı da etkileyebilecek toplumsal bir “dolayım” zorunludur. Bu da, sınıf mücadelesi süreci içinde, burjuvaziden bağımsız özörgütlenmeleri ve önderliğiyle milliyetçilikten sıyrılıp devrimci ve enternasyonalist bir karakter kazanacak işçi sınıfı eyleminden başka bir şey değildir. Bu tespitin halihazırda hiç de “gerçekçi” olmadığı söylenebilir. Ancak o zaman birilerinin, orta sınıfların “laik cumhuriyetçi” kesiminin, bırakın Kürt ulusal hareketiyle organize bir eylem birliğine girmeyi, çok temel konularda AKP’yi protesto amaçlı herhangi bir eylemde bir günlüğüne de olsa aynı meydanı paylaşmasını mümkün kılabilecek “gerçekçi” yollar önermesi gerekmektedir. Sadece böyle bir paylaşımın bile, çok önemli bir kazanım olacağı açıktır; ancak “cumhuriyetin yeniden kurulmasının” veya bir “demokratik cumhuriyetin” yolunu açabileceği için değil, “laik-cumhuriyetçi” Türklerin, Kürtlerin neredeyse tamamına karşı duydukları (maalesef) tiksintiyle karışık düşmanlığın biraz olsun giderilebilmesi açısından…

Vurgulanması gerekli bir diğer nokta ise, küçük burjuvazinin adını sıklıkla zikrettiğimiz “aydınlanmış” kesiminin AKP karşıtlığının “kendiliğinden” ilerici ve demokrat bir karakter taşımadığıdır. Aksine bu “kendiliğindenlik” devrimci bir sınıf müdahalesiyle, açıkça söylemek gerekirse işçi sınıfı eylemiyle “terbiye edilmediği” şartlarda hem Kürt ulusal hareketi, hem de işçi sınıfı hareketi açısından ciddi bir tehlike oluşturacaktır. Her şeye nüfuz etme ve el koyma yeteneğiyle AKP iktidarının yarattığı panik ve öfke duygusu, küçük burjuvazinin bu kesimini burjuva gericiliğinin başka biçimlerine savurabilir.

AKP’yi “götürebilecek” şiddette bir ekonomik-toplumsal kriz, genel olarak küçük burjuvazinin o sahte “itibar duygusunu” daha da hırpalayacak, öfkesini artıracaktır. Bu durum “laik cumhuriyetçiler” de dahil, orta sınıfların faşizan ve elbette Kürt düşmanı duygularını güçlendirecektir. Bunun politik karşılıklarından biri, “geçişin” CHP veya başka bir “merkez” partisi tarafından yönetilemediği ve “normalleştirilemediği” durumlarda, memleketi “eski güzel günlerine” taşıyacak Atatürkçü-Bonapartist bir baskı rejimi olabilir.

Böyle bir gidişat, devreye ancak toplumsal ve politik bir güç olarak işçi sınıfının girmesiyle yön değiştirebilir; tabii, beterinden sakınabilmek için “demokratik” bir düzen partisine (sağ veya sol!) muhtaç duruma düşmeyeceksek!

Kazanmanın şartı

Ancak var olan “ulusalcı” önderlikleri, yol göstericilerin, ideolojik-politik yapıları, “tekçi” anlayışları hesaba katıldığında bırakın “laik cumhuriyetçi” Türklerle Kürtlerin birlikte yeni bir cumhuriyet kurmasını, hatta aynı mekânda ortak bir protesto eylemi düzenlemesini, şimdilik aynı kaldırımda yürümeleri bile zor görünüyor. Oysa toplumsal olarak ezen ulus mensuplarının bütün alt kesimleri ezilenler durumundadır ve sorun toplumsal kurtuluş planında ele alındığında Kürtlerin hiçbir kazancı emekçi Türklerin kaybı olmayacaktır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını da içeren, adalete, eşitliğe ve özgürlüğe dayalı bir çözüm birlikte özgürleşmenin temelini oluşturacaktır.

Ortak mücadelenin bir “temenni” olmanın ötesine geçebilmesi,
“laik cumhuriyetçiler” başta olmak üzere Türk küçük burjuvazisinin kendisinden başka hiçbir varlığa hayat hakkı tanımayan şovenist milliyetçi eğilimlerinin geriletilmesine bağlı. Bunun yolu, orta sınıfların “aydınlanma” temelindeki “cumhuriyetçi” birliği hayalinden değil, emeğin birleşik cephesinden ve toplumsal kurtuluş mücadelesinden geçiyor. Gerçekçi olmak ve gelecek umudumuzu daha sağlam temellere oturtmak zorundayız. Özgürlük işçilerle gelecektir!

image_pdfimage_print