Bu memlekette bütün iç olaylar da dahil olmak üzere her şey, eğer devletin ve egemen sınıfların kontrolü ve isteği doğrultusunda cereyan etmemiş ise birbirini bütünleyen iki kalıbın içine sığdırılmaya çalışılır: “Olayların zamanlaması çok manidar”dır ve bütün olanlar “ülkemizin güçlenmesini ve yükselmesini istemeyen dış güçlerin komplosudur”!

Hemen hepsi bu kalıplara oturan “analizler” kamuoyumuzda, bazı münafık çevreleri saymazsak, genel kabul görür. Ancak her ne kadar basmakalıp olsalar da bu analizlerin işaret ettiği bazı kısmi gerçekler vardır. Bu nedenle, sözünü ettiğimiz kalıplara, hemen her zaman bir başka kalıp eşlik eder: Bu, kimi zaman en “aklı başında” kişilerin dile getirdiği “Ben şahsen komplo teorilerine inanmam, ancak…” diye başlayan komplo teorisidir.

Anlaşılan, “kamuoyumuz” yeni ve daha kanlı bir olay meydana gelene kadar iç ve dış gelişmeleri aynı kalıplar üzerinden ve “Reyhanlı Komplosu” bağlamında değerlendirecek. Elbette, elliden fazla insanın ölümüne yol açan bombalama, her kim tarafından gerçekleştirilmiş olursa olsun “karşı tarafa” zarar vermeyi amaçlayan kanlı bir komplo eylemidir. Kabul etmek gerekir ki “komplo” tarihin ve siyasetin ayrılmaz bir parçası, sürecin hızlanması veya yavaşlamasında bazen çok etkili bir araçtır; ancak o kadar. Hiçbir komplo teorisi, gerçek ve bilimsel, tarihsel, toplumsal ve siyasi analizin yerini alamaz. Zaten “Tarihsel ve toplumsal olgular, şeytani bir dış kuvvetin eylemsiz bir kütleye yaptığı mekanik bir etki” ile değil, kendi “öz hareketleri” sonucu ortaya çıkarlar. “Dış güçlerin” etkisi, ancak dönemin uluslararası şartlarıyla, memleketin tarihsel, toplumsal, ekonomik ve politik şartlarının bütünlüğü içinde anlaşılabilir. Olayların iç bünyedeki “moleküler süreçleri”, dış güçlerden çok daha önce, adım adım etkisini gösterir. Zaten tarihi, bir komplo teorisi ve kışkırtıcıların eseri olmaktan çıkartan da bu süreçlerin anlaşılmasıdır.

Reyhanlı’nın Kırmızı Pazartesisi!

Reyhanlı olayının, meşhur tabirle, “Masmavi gökyüzünde birden bire çakan bir şimşek” olmadığını, hükümet dahil, bilmeyen yok! “Komplo”, adeta Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” romanında anlatılanlara benzer bir olay örgüsünün sonucunda şekillendi. Bu nedenle moda deyişle “büyük fotoğrafı” görmekte yarar var.

Çevresindeki canlı cansız ne varsa “uçuran” yüzlerce kiloluk bombalar, Türkiye’nin en “hassas” bölgelerinden birinde (Gerçi bu memlekette hassas olmayan bir bölge yoktur ya!) tam da Türkiye’nin “uçmaya”, Ortadoğu üzerinde “uçuşa geçmeye” hazırlandığı bir dönemde patladı!

Malum, son zamanlarda Başbakan, Dışişleri Bakanı ve diğer devlet ricali yetmiyormuş gibi, hükümeti ve Türkleri adil ve demokratik bir barış ve “İslam kardeşliği” temelinde bir birlik fikrine ikna etmeye çalışan Kürt önderliği ve diğer Kürt politikacıları tarafından dile getirilen bir “uçuş planı” söz konusu: Ortadoğu çapında Kürtlerle kalıcı bir barışın ekonomik ve politik açıdan “Türkiye’yi uçuracağı” söyleniyor. Aslında barış ve statü arayan Kürtlerin gazına gerek yok, Türkiye zaten uzun süredir “oyun kurucu” bir bölgesel güç olarak “uçmaya” hazırlanıyor.

Zaten Dışişleri Bakanı da kısa sayılabilecek bir süre önce o meşhur “eksen kayması”na ilişkin endişeli sorulara verdiği cevaplarda mealen, yeni konjonktürde hedeflerinin doğu ile batıyı, kuzey ile güneyi birleştiren bir “merkez ülke” haline gelmek olduğunu; ülkenin “Osmanlı” geçmişinin bu manada önemli bir avantaj sağladığını; gerileyen Batı’nın da Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu, bu nedenle Türkiye’yi anlaması gerektiğini; Ortadoğu’ya muhafazakâr bir demokrasiyi ve serbest pazar ekonomisini taşımayı ve bir “Türkiye modeli” oluşturmayı hedeflediklerini anlatmaktaydı. Yani hazret, yeni dönemde avlarını yine Batı ile paylaşacaklarını, ancak bundan böyle avdan daha büyük parça talep edeceklerini belirtiyordu. Bu ise dünya ekonomik-politik hiyerarşisi içinde daha yüksek bir konum ve buna bağlı olarak daha farklı ve “aktif”, yani müdahaleci ve hatta yayılmacı bir dış politika hedefi anlamına gelmekteydi. İlk ve en önemli hedef ise kaçınılmaz olarak Ortadoğu’ydu.

Stratejik derinlikte boğulmak!

Reyhanlı komplosunu bu bağlamda, yani Türk egemenlerinin “stratejik derinlik” hesapları bağlamında ele almakta fayda var… Öyle olunca herhangi bir “şaşkınlığa” da yer kalmıyor. Bir devlet ve iktidar ne kadar güçlü olursa olsun tarihin yasalarından muaf değildir. Bu yasalar, bu kez de Türkiye’nin dış politikası bağlamında hükmünü icra ediyor.

Türkiye’nin Suriye politikası, uzun süredir diplomasiden ziyade bir savaş politikasıdır. Ancak dış politika esas olarak iç politikanın devamıdır. Buna “politikanın başka araçlarla devamı” olan savaşlar da dahildir. Ve nihayetinde bütün politikalar gibi savaşlar da temelde sınıfsal bir nitelik taşır. Türkiye’nin sınırları dışında girişeceği bütün askeri maceralar, doğrudan ya da dolaylı eylemler, her türlü “milli” görüntü altında, aslında yerli kapitalizmin uluslararası krizle şiddetlenen çelişkilerini insan kanıyla çözmeye yönelik olacaktır. Ancak bu gibi durumlarda, emperyalizmin (güvenilmez) desteğine ve bütün militarist şişinmelere rağmen yine de “Neye niyet, neye kısmet!” kuralı geçerlidir. İşlerin çıkmaza girmeye başladığı bir noktada emperyalist destekçinizin de kendini sıyırma çabasına girmesiyle bütün bir Ortadoğu gerçeğiyle baş başa kalabilirsiniz. Bu noktada savaşın ikinci kuralı devreye girer; yani “Dimyat ve bulgur” kuralı.

Nitekim Türkiye’nin (bir türlü tutmayan) Suriye planlarıyla “stratejik müttefikinin” planları arasında en azından bir “tarz” ve “hız” farkı olduğu açık. ABD’li bir Ortadoğu uzmanı “Washington harekete geçmek için çok daha uzun süre bekleyebilir, Suriye’nin felâketin eşiğine gelmesini bekleyebilir. Türkiye için ise dönüşü olmayan yol çok daha yakın” diyor. (Hassan Mneimneh) ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Ross Wilson ise şunları söylemiş: “Herkes Esad’ın gitmesini istiyor, ancak bunu zorla yapma konusunda görüş birliği yok. ABD liderliğinde sert bir müdahalenin çok riski var.” Başbakan’ın son Amerika ziyaretinin, ardından çıkan durumu ise uzun uzun yazmaya gerek yok. Ancak sonuçlar ve yapılan değerlendirmeler, Türkiye’yi yönetenlerin bütün hırs ve şişinmelerine rağmen “gazozun gazının” epeyce kaçmış olduğunu gösteriyor. ABD’de “etkili bir düşünce kuruluşu”nun bir mensubu, (Steven A. Cook) “Büyük ihtirasları ile Ankara’nın Ortadoğu’ya düzen getirebilme yeteneği arasındaki uyumsuzluk”tan söz ediyor. Tabiri caizse tam bir “Paşam, işte Suriye!” durumu…

Ortadoğu’da ABD dahil hiçbir gücün kestirip hesap edemediği gelişmelerden önce, “yumuşak gücüyle”, yani ekonomi ve diplomasi aracılığıyla bütün kapıları açabileceğini iddia eden “sıfır sorunlu” ve “güler yüzlü” (galiba sırıtıyordu!) Türkiye görüntüsünün yerini, bölge çapındaki büyük toplumsal altüst oluş ve devrimci dalgaların da etkisiyle silahlı, tehditkâr ve kavgacı bir Türkiye sureti aldı. Ancak, egemenler halen burunlarından kıl aldırmayıp anlamazdan gelseler de bu işlerin o kadar kolay olmadığı kısa sürede anlaşıldı.

Daha önceki bir yazıda, “Elbette heves ve niyet etmekle gerçekleştirmek her zaman aynı şey değil. Türkiye burjuvazisine seksen yıl sonra “Neden olmasın?” dedirten ’emperyal’ heveslerin ‘kursakta kalma’ ihtimali epeyce yüksek. Son zamanlardaki uluslararası gelişmeler, komşularla ilişkiler bağlamında, çıraklık ve kalfalık dönemini aşıp artık ‘ustalaştığına’ inanan hükümetin, gerçekte bir ‘acemi büyücü çırağı’ misali, işleri yüzüne gözüne bulaştırabileceğini gösteriyor. Bu durum emperyalist sistem içindeki yerine de güvenip kendine aşırı güçler vehmeden her devlet için gerçek bir tehlikedir. Hükümet, bölgesel planda yolunu şaşırdıkça daha da saçmalayarak bütün ‘iktidarsız muhterislere’ has refleksleri gösterebilir. Bölgesel hegemonya meselesi bağlamında işlerin Türkiye burjuvazisi açısından bir zaman boyunca yolunda gideceğini farz etsek bile, bunun Türkiye’ye getireceği yükün uzun süre taşınamayacak kadar ağır olacağını söylenebilir ” demişiz. Bunun başka türlü olabileceğini gösteren bir delil henüz mevcut değil.

Belaları bünyeye dahil etmek!

Troçki 1928’de “Komintern Program Taslağı”nın eleştirisinde (1) ABD’nin hegemonya adayı bir güç olarak dünya çapındaki yükselişini incelerken “Birleşik Devletler’in uluslararası gücü ve bundan kaynaklanan karşı konulmaz yayılışının, onu, tüm dünyadaki barut depolarını, yani Doğu ile Batı arasındaki tüm çelişkileri, yaşlı Avrupa’daki sınıf mücadelesini, sömürgelerdeki kitlelerin ayaklanmalarını, tüm savaşlar ve devrimleri, yapısının temellerine dahil etmeye zorladığını” belirtir ve ardından bunun “yerkürenin her köşesinde ‘düzenin’ devamıyla sürekli olarak daha fazla ilgilenen Kuzey Amerika kapitalizmini modern çağın esas karşıdevrimci gücüne dönüştüreceğini” söyler.

Bütün bunlardan kastımız elbette Türkiye’nin yeni bir ABD olduğu
falan değil; burada sadece tarihsel bir yasayı vurgulamak istiyoruz:

Bir devletin ekonomik, politik ve askeri anlamda yayılmacı bir güç haline gelmesi, onu, yayıldığı bölgedeki tüm çelişkileri, sorunları ve çatışmaları bünyesine dahil etmeye zorlar. Bu, her “düzen kurucu” gücün kaçınılmaz kaderidir. Bu bağlamda, Türkiye’nin hegemonya ve yayılma hevesleri oranında bölgesinde eskiye nazaran çok daha karşıdevrimci bir rol oynayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ancak, bu noktada yukarıda saydığımız iki kurala üçüncü bir kuralı ekleyebiliriz: “Hamama giren terler!” Bu kural gereğince, bütün bölgesel ve küresel istek ve heveslerin bir bedeli vardır. Öncelikle, müdahaleci-yayılmacı dış politikasıyla bölgedeki bütün sorunları, çelişki ve çatışmaları bünyesine dahil etmeye başlayacak olan Türkiye’nin Ortadoğu’yla, tarihsel ve toplumsal olarak “simetrik” ilişkiler içinde olduğunu belirtelim. Türkiye’nin sınır ötesi bütün müdahaleleri, karşılıklarını sınır berisinde bulacaktır. Ortadoğu’nun siyasi sınır tanımayan etnik, dini ve mezhebi “fay kırıkları” Türkiye içinde de uzayıp gitmektedir. Kısacası bu bölgede hiçbir sorunun sadece bir dış sorun olarak kalması mümkün değildir. Ekonomik ve diplomatik araçların yetmediği durumlarda (“yumuşak güç”) askeri araçların, bir takım siyasi entrikaların, komplo ve karşı komploların devreye girmesi; bunun da içeride militarizmi, toplumsal çatışmaları, çeşitli krizleri tetiklemesi, şiddetlendirmesi kaçınılmazdır. Türkiye’yi yönetenlerin “güçlenme” hedefleri, temel sınıfsal nitelikleri ve araçları bakımından kaçınılmaz olarak karşıdevrimci bir karakter taşımaktadır. Bu aktif ve müdahaleci “güçlenme” politikası, dışarıda militarist bir gözdağı ve güç gösterisi olarak ifadesini bulurken, içeride de aynı derecede militarist, “başkancı” ve baskıcı bir hal alacaktır. Kısacası dışa yönelik her militarist girişimin içeriye ekonomik, siyasi, toplumsal ve dini-mezhebi baskı olarak dönmesi kaçınılmazdır. Türkiye’nin, bütün şişinmelere rağmen, gerçek ekonomik, siyasi ve askeri güç ve imkânları düşünüldüğünde, bölgesinde emperyalist sistemin çıkarları (Yani aynı zamanda yerli sermaye açısından büyük ölçüde kendi öz çıkarları) doğrultusunda girişeceği maceraların yükünü, emperyalizmin doğrudan desteği durumunda bile uzun süreli olarak taşıyamayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yine aynı biçimde yerli mali sermayenin girişeceği bu maceraların yol açacağı ekonomik ve toplumsal krizlerin yükünün kimin sırtına yıkacağını bilmek için de müneccim olmak gerekmiyor.

Bütün bu gerçeklikler ve güçlü ihtimaller bağlamında asıl sorun, “Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen dış güçlerin” yaptıkları ve yapabileceklerinden önce, bölgede “güçlenmek” isteyen Türkiye’nin yaptıkları ve yapabilecekleridir!

Çözüm sürecine” gelince!

Böyle “stratejik derinlikli” bir “yükselişin”, demokratik bir karakter taşıması ihtimali, içinde yer aldığı tarihi, coğrafi, toplumsal ve ekonomik koşullar düşünüldüğünde imkânsıza yakın ölçüde uzak görünüyor. Bu tür bir “birlik ve demokrasi” hayalinin, “demokratik cumhuriyet” adı verilse de, sadece Türk ve Kürt emekçileri açısından değil Kürt ulusal hareketinin geleceği (hem de yakın geleceği) açısından da tuzaklarla dolu olduğunu açıkça belirtmek gerekiyor. Bu nedenle Kürt siyasi hareketine yöneltilmesi gereken asıl eleştiri, niye sonuna kadar silahlı mücadele yürütmediği veya neden sosyalist ilkelere göre davranmadığı falan değil, Kürt halkının geleceğini Türkiye burjuvazisinin (Türk ve Kürt!) ortak çıkarlarına ve bölgesel planda “yükseliş” hayallerine bağlamasıdır. Sermaye ve devletinin “çözüm” amacının temelinde sadece enerji ve pazar mevzuları değil, esas olarak bütünlüklü bir hegemonya hedefi yatıyor. Kürt meselesi ise bu bağlamda, bölgesel hâkimiyet ve sömürü amacını engelleyen bir “fay kırığı” olarak “defi bela” kabilinden ele alınıyor. Türkiye’yi yönetenlerin, Kürt halkıyla eşitlik, adalet ve özgürlük temelinde şerefli haysiyetli bir barış hedefi hiçbir zaman olmadı, bugün de yok. Bu nedenle en temel hak ve özgürlükler “taviz” olarak görülüp pazarlık konusu ediliyor; Kürtlerin “bireysel haklarla” idare etmesi isteniyor. Kısacası burjuvazi malı ucuza kapatma peşinde! Hükümet ve temsil ettiği kesimler, Kürt ulusal taleplerini bugüne taşıyan güçleri tasfiye edip yerine bölgedeki iktisadi-siyasi-dini-mezhebi uzantılarını koyma niyetinden vazgeçmiş değil. Egemenlerin kullandıkları söylem, barış konusunda olup bitenlere “kerhen” katlandıklarının kanıtı. Bölgenin geleceğine ilişkin “kalkınma” ve yatırım vaatleri bile, en iyi ihtimalle Kürt emekçilerinin Uzakdoğu ve Güney Asya tipi vahşi ve vicdansız sömürüsünü hedefliyor. (Buna Asya Tipi Sömürü Tarzı da denilebilir!)

Bütün bunlar hesaba katıldığında, söz konusu barış perspektifinin Kürt sorununu kalıcı anlamda çözmesinin mümkün olmadığı açıkça görülüyor. Unutulmaması gereken kural “barışın özgürlükle el ele yürümediği takdirde bir cinayet olduğu”dur! (2)

Bir devrimi teslim etmek!

Bütün bu “dünya tarihsel” gelişmelerin cereyan ettiği bir dönemde, kaçınılmaz olarak solun, sosyalist hareketin durumuna ve rolüne de göz atmak zorundayız.

Şimdilerde unutulmaya yüz tutmuş Tunus, Mısır gibi devrimci deneyimlerin ardından patlak veren Suriye’deki devrimci halk hareketi ve ardından gelen iç savaşta silahlı İslamcıların inisiyatifi ele geçirmesi, Türkiyeli sosyalistlerin geniş bir kesiminin, Kuzey Afrika – Ortadoğu devrimci dalgasına gösterdiği ilgisizlik, kuşku ve düşmanlığın daha da artmasına, hatta Baasçı neoliberal-polis rejimini “antiemperyalizm” adına açık veya kapalı bir biçimde desteklemesine yol açtı. Zaten daha en başından başlayarak solun çeşitli kesimleri açısından ortada, esas gövdesini soyguncu-özelleştirmeci neoliberal ekonomi politikalarının mağdur ettiği işçi-köylü-emekçi kitlelerin oluşturduğu devrimci bir halk ayaklanması değil, bir ABD komplosu vardı. Yaklaşık üç yıldır geniş bir bölgeye çeşitli biçimlerde yayılan ve daha geniş bölgeleri de etkileyen halk hareketlerinin bütün iniş çıkışları ile birlikte devrimci bir karakter taşıyıp taşımadığı sorununa hiç girmeyelim. (Çünkü bunu defalarca yaptık.) Ancak açıkça görünen, başta ABD olmak üzere emperyalizmin ve bölgedeki karşıdevrimci güçlerin, devrimci dalganın asıl gücünü kırmak, demokratik halk hareketlerini denetim altına alıp tasfiye etmek amacıyla sürece müdahale ettikleri gerçeğidir. Uluslararası ve bölgesel karşıdevrim, devrimci halk hareketlerinin ortaya çıktığı bütün ülkelerde, para, silah ve diplomasi yoluyla kendi uzantılarını yaratma, destekleme ve süreci tersine çevirme, yani “devrimleri çalma” faaliyeti içindedir. Bunda bölge diktatörlüklerinin kanlı bastırma girişimlerinin, mezhepçi, “bölücü” tutumlarının da rolü büyüktür. Bu ülkelerin, politik olarak, tabiri caizse, en yalnız ve “sahipsiz” güçleri devrimci sosyalistlerdir. Mücadelenin içinde yer alıp hem iktidardaki diktatörlüklere, hem emperyalizmin müdahalelerine, hem de devrimci halk hareketlerine el koymaya çalışan gericilere karşı varlık mücadelesi veren ve kitle hareketinin tarihsel ve politik anlamda gerçek devrimci yüzünü temsil eden bu güçler sadece “ulusalcı-antiemperyalist” solumuz tarafından değil, kimi devrimci sosyalistler tarafından da yok sayılmaktadır. Bu tavır, solun Arap, Suriye devrimlerini, daha en baştan emperyalistlere ve İslamcılara “teslim” etmesine yol açmıştır! Suriye deneyimi, Türkiye solunun gerçek durumunu ortaya koymuştur; isteyen bu durumdan kendisine ilişkin istediği sonucu çıkartabilir!

Teslimiyete karşı…

Ancak sola, sosyalistlere ilişkin sorun sadece Türkiye ile sınırlı değil. Devrimci dalga, işçi sınıfının görece güçlü bir rol oynadığı Arap ülkelerinde dahi sosyalist hareketin güçsüzlüğünü ortaya çıkarmıştır. Geleneksel “komünist” partilerin yıllarca SSCB bürokrasisinin karşı devrimci politikalarının takipçisi olarak iktidardaki burjuva milliyetçi polis rejimlerini “ilerici” ve “antiemperyalist” oldukları gerekçesiyle desteklemesi, kendi varlıklarını bürokratik bir kalıntı olmanın ötesinde fiilen tasfiye etmelerine yol açmıştır. (Bu destek kimi zaman cezaevlerinden sürdürülmüştür!) Bu teslimiyet, bağımsız bir işçi hareketinin inşasını engelleyerek örgütlü işçi hareketinin de bu “antiemperyalist” devlet kapitalizminin (Sonra da serbest piyasacı! ) ideolojik, politik ve idari denetimine geçmesine neden olmuştur. Sosyalist hareketin devrimci kesimleri ise ağır bir polisiye baskı altında gelişme fırsatı bulamamıştır.

Devrimci çalkantılar ve büyük kitle hareketleri, sonuçları “garantili” olmasa bile devrimci örgütlenmelere gelişme ve güçlenme fırsatı sunar. Geçmişten gelen zayıflık ciddi bir dezavantaj olsa da, emekçilerin örgütlenmesi hedefiyle sürdürülecek devletten ve burjuvaziden bağımsız bir inşa politikası, doğru bir program temelinde bu hareketlerin kitle mücadeleleri içindeki rolünü önemli ölçüde artırabilir. Bu inşa, sadece iktidardaki Baas tipi diktatörlüklere veya Müslüman Kardeşlere karşı değil, devrimleri “çalıp” soysuzlaştırma faaliyeti içindeki her türlü İslami gericiliğe karşı mücadeleyle de mümkün olacaktır. Unutulmaması gereken, bölge gericilikleri desteğindeki İslamcı hareketlerin karşıdevrimci rolleri, Baas türü laikçi diktatörlüklere karşı olmalarından değil, esas olarak emekçi halkın demokratik, sosyal
ve devrimci taleplerine karşı olmalarından kaynaklanmaktadır.

Makûs talihi yenmek

Suriye’de Esat rejiminin bir geleceği olmadığı çok açıktır. Rejimin, bir biçimde varlığını sürdürebilse bile, emperyalizme karşı eskisinden daha tavizkâr, işbirlikçi ve serbest piyasacı olması kaçınılmazdır. Muhalefetin “önde gelen” güçlerinin de var olan şartlarda kesin bir zafer elde edemeyeceği anlaşılmaktadır. Öte yandan, başlangıçta genel grev, sivil itaatsizlik ve kitle gösterileri yoluyla Esat rejimine karşı ayaklananların bir bölümünün, emperyalist müdahale ihtimali ve Selefi-Kaideci güçlerin şerrinden çekinerek görece pasif veya tarafsız bir konuma geçtiği biliniyor. Emperyalizmin ve bölge gericiliğinin muhalefetin gerici ve işbirliğine yakın güçlerine verdikleri ekonomik ve (sınırlı) askeri desteğe rağmen, ABD’nin öngörülebilir bir süre zarfında tayin edici askeri bir çözüm niyetinde olmadığı da ortada. Eğer giderek “kirli” bir karakter kazanan içsavaşın sonunda, Suriye’yi bekleyen bir toplumsal çözülme ve dağılma (ki bu o meşhur “bölünmeden” başka ve bin beter bir şeydir) değilse, “çözüm” bugün ABD-Rusya ortaklığında şekillendirilmeye çalışılan “Esatsız (belki de Esatlı!) ancak kesinlikle Baas’ın da dahil olduğu, ordu ve polisin bütünlüğünün korunduğu ‘demokratik’ bir geçiş rejimi” olacaktır. En azından ABD ve Rusya’nın şimdiki projesi böyle. Taraflar, kendi müttefiklerini ikna ederek Cenevre-2’ye hazırlanıyorlar. Elbette neye niyet neye kısmet, ancak şimdilik çözüm konusunda ağır basan ihtimal bu.

Ortaya konan çözüm ve “geçiş” formülü her ne olursa olsun, devrimci sosyalizmin görevi, bütün yatıştırıcı tedbirlere karşın devrimin söndürülmeye çalışılan ateşini yeniden harlatmak olacaktır. Çünkü, emperyalizmin veya diğer dış müdahillerin icat ettiği her “çözüm”, kaçınılmaz bir biçimde zayıf ve geçici bir karakter taşıyacaktır. Sonu alınamayacak “olayları” bu kez Suriye’nin her dinden, mezhepten ve etnik topluluktan emekçilerini ortak mücadeleye kazanarak yeniden bir devrime dönüştürmek devrimci sosyalizmin başarması gereken bir görevdir. Ancak bugünkü şartlar altında Ortadoğu sosyalist hareketi en azından toplumsal ağırlık ve siyasi belirleyicilik bakımından çok zayıftır. Suriye işçi sınıfı ise sürece bağımsız bir toplumsal güç olarak ağırlığını koyamamıştır. Bu “makûs talihi” yenmenin tek yolu yerel devrimci faaliyetleri, Ortadoğu devrimi perspektifi temelinde ortak bir mücadeleye dönüştürmekten geçiyor. Unutulmaması gereken, enternasyonalizmin sadece duygusal ve ahlaki destek değil, esas olarak bir ortak örgütlenme ve mücadele ilkesi olduğudur. Ortadoğu çapındaki bağımsız bir işçi-emekçi alternatifinin örgütsel temeli ancak bu olabilir. Bu bakış açısının, solun ideolojik “hali pür melali”, onlarca yılın kötü tecrübe ve alışkanlıkları hesaba katıldığında çok “komik” kaçabileceğini biliyoruz! Ancak hiçbir durum sosyalist hareketin bugünkü durumundan daha “trajikomik” değildir. Enternasyonalizm, temelde bir devrimci inşa perspektifidir; sadece mücadelenin yükseldiği ülkeler için değil bütün ülkeler için.

Aksi halde…

Aksi halde, kapitalizmin en büyük krizlerinden birini yaşadığı ve kimsenin hesap edemediği altüstlüklerin yayıldığı bu dönemde, sosyalizmin olup bitenleri, saha içinde hiçbir rolü olmayan bir gözlemci, “taraftar” veya sadece bir seyirci sıfatıyla izlemesi kaçınılmazdır. Adına layık bir devrimci hareketin görevi “antiemperyalizm-demokrasi” tahterevallisinde inip çıkmak değil sürece müdahale etmektir. Bunun için de sınıf temelli bir bağımsızlık şarttır. “Sınıf temelli” diyoruz, çünkü emperyalizm de demokrasi de ulusalcılara veya liberallere emanet edilemeyecek kadar sınıfsal kavramlardır. Emperyalizmin desteğinde demokrasi mücadelesi ne derece akıl dışıysa, Esat’ın saflarında antiemperyalist mücadele vermek de o derece akıl dışıdır. Baasçı bir antiemperyalizm anlayışı, emperyalist bir müdahaleye ahlâki temel sağlamaktan başka bir sonuç vermez. Esat rejimi, hiçbir şekilde bir “ezilen ulusun” emperyalizme karşı direnen (burjuva) önderliği değildir. Bu nedenle bazı tarihsel örnekleri ve devrimci sosyalist ilkeleri indirgemeci, bağlam ve tarih dışı biçimde kullanmanın bir faydası yoktur. Suriye’ye yönelik bir emperyalist işgal devrimci sosyalistlerin önüne çeşitli taktik ittifakları ve bu işgale karşı mücadele görevini koyar; ancak Suriye, emperyalizmin askeri işgaline uğramış bir ülke değil, rejiminin halkın en barışçı, demokratik taleplerini dahi kan ve ateşle bastırdığı bir burjuva polis devletidir. (Üstelik geçmişte emperyalizme unutulmaz hizmetleri vardır, bir hatırlayın!) İç savaşa dönüşen silahlı ayaklanmanın asıl nedeni budur. Emperyalizmin işin içine girmesi, bölge gericiliğinin marifetleri, silahlı Selefilerin akın akın gelmesi, bu durumun sunduğu “eşsiz” fırsatların bir sonucudur. Arap devrimlerinin emperyalizm tarafından “tezgâhlanması” bir yana, devrimci kitle ayaklanmaları, emperyalizm ile Türkiye dahil bölge gericiliklerini gafil avlamıştır.

Erdoğan vatan haini mi?

Ulusal(cı) dar kafalılığın dünyası terk edilemediği sürece devrimci hareketin hiçbir geleceği yoktur. Kimileri hâlâ Erdoğan’ın “vatan haini” olduğunu sanıyor! Başbakan’ın “ABD’nin çıkarları uğruna ülkemizin başını belaya soktuğunu” söylüyor. Oysa Başbakan, kavramın gerçek, yani burjuva anlamı düşünüldüğünde tam bir “vatanseverdir.” Öyle vatansever ki, özellikle Suriye’ye askeri müdahale konusunda kimi zaman ABD tarafından sakinleştirilmeye çalışılıyor! Yani, epeyce bir süredir, ABD Türkiye’yi değil, Türkiye ABD’yi askeri müdahaleye ikna etme peşinde! Elbette Başbakan’ın “tam bağımsız”(!) olduğu söylenemez. O, her adımında içinde var olduğu ve var olabileceği çerçevenin, emperyalizmin hegemonyasındaki uluslararası sistemin kurallarının farkında; ancak asıl işinin ABD’ye değil, uluslararası sermaye düzeninin bir parçası olan, onunla var gücüyle daha da bütünleşmeye çalışan Türkiye burjuvazisine hizmet ve yol göstermek olduğunun bilincinde. Bu nedenle yerli mali sermayenin dünya ekonomik ve politik hiyerarşisi içindeki konumunu yükseltmeye, her yolu deneyerek onu “uçurmaya” çalışıyor. Reyhanlı komplosunun asıl nedeni budur!

Evet, Türkiye “uçmaya” hazırlanıyor; hadi hayırlısı!

  1. L. Troçki. Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal.
  2. Karl Marx. Türkiye Üzerine (Şark Meselesi)
image_pdfimage_print