Tarih zaten çok eskiden beri bildiğimiz şeyleri tekrar mı ediyor, yoksa hiç bilmediğimiz, görülmemiş şeyler mi oluyor? Resmen ve samimiyetle ifade edilmese de büyük bir ihtimalle hemen bütün sosyalistler kafalarının içinde bu soruya cevap arıyor.

Siz o her şeyi bilenlere bakmayın; büyük tarihsel olaylar hemen her defasında o güne kadar bilinenleri altüst eder. Kavramlar, politikalar, programlar, taktik ve stratejiler şu veya bu oranda yerlerinden oynarlar; kimi zaman tamamen geçersiz hale gelirler

Bunları, olup biteni kavrayarak, yenilemeyi, düzeltmeyi, tarihsel-toplumsal gelişmelere adapte etmeyi başaranlar gerçek devrimci önderlikler olarak tarihe geçerler. Aksi durumda somut gerçekleri, soyut teori ve kavramların çuvalına tıkıştırmaktan, olaylar tarafından doğrulanmamış bir programa müşteri aramaktan ve oradan oraya savrulmaktan başka yapacak bir şey kalmaz.

Ancak bu zaten baştan beri her şeyleri bilenlerin veya sazan balığı misali parıldayan her şeyin üzerine atlayanların başarabileceği bir iş değildir.O nedenle her şeyden önce anlamak zorundayız; bu ancak teorik ve pratikbir öğrenme çabasının ürünü olabilir.Bu anlama çabası, bizi tarihsel gerçeklerin karşısında ukalalık yapmaktan koruyacağı gibi, her yeni olay karşısında her şeyden bir anda vazgeçmemizi de engeller.

***

Bilinç her ne kadar maddi gelişmeleri geriden takip etse de tarih anlaşılmaz bir şey değildir; tarihsel tecrübemiz ve devrimci Marksizmin maddeci metoduyla olup bitenleri anlamamız mümkündür. Gelin biz de bu yöntemi kullanalım ve olup biteni hem kendi tarihsel bağlamında ve kendi özgül dinamikleri üzerinden, hem de tarihsel sürekliliği ve uluslararası boyutuyla, yani geçmişi, geleceği, iç bağlantıları ve bütünlüğü üzerinden değerlendirelim.

Bunun olup biteni en genel hatlarıyla da olsa anlamamızı kolaylaştıracağına eminim…

Ben tarihsel bağlantıyı ve sürekliliği hem dünya, hem de Türkiye ölçeğinde, biraz da kafiyeli olması açısından 68, 78 ve 2008 dönemleri üzerinden kuracağım.

Mesele bu biçimde ele alındığında, bu dönemlerin ortak yönünün kapitalizmin uluslararası krizi olduğunu görürüz. 68, kapitalizmin tarihi boyunca yaşadığı en hızlı ve güçlü büyümenin tıkanmayabaşladığı, sınırlarına dayandığı bir dönemde patlak verdi. Bütün büyük tarihsel olaylar ve kitle hareketleri gibi ekonomik krizdinamiklerinintoplumsal bir krizi tetiklediği noktada ortaya çıktı.

Her ekonomik kriz, kendini dar anlamıyla ekonomik ve sınıfsal çatışmaların ötesinde, hatta çoğu zaman öncelikle siyaset, hukuk,ideoloji, yasal, anayasal mücadeleler, din, ahlak, aile, toplumsalcinsiyet vb. birçok dolayım ve çatışmayla ifade eder.

Mesela Fransa’da Sorbonne Üniversitesi’ndeki ilk olayın kadın ve erkek öğrencilerin birbirlerinin yurtlarına girmesinin yasaklanmasını protesto amacıyla başlaması bir tesadüf değildir. iktidardaki “ikinci dünya savaşı kahramanı” olarak anılan emekli General Charles DeGaulle, canla başla muhafızlığını yaptığı kapitalizmin bozucu etkilerini sınırlamanın ve toplumu korumanın yolu olarak Hristiyanahlakını egemen kılmayı amaçlayan ağır kıvamlı ve otoriter birmuhafazakârlığın önde gelen temsilcisiydi. (Buyurun size günümüz Türkiyesi ile ekonomik bir kriz dışında ortak bir yön!)

Uzun uzun anlatmayacağım, ama bir öğrenci yurdu hikâyesinin, bir öğrenci protestosunun polis ve faşistlerin saldırıları altında barikat savaşlarına, birkaç gün içinde hemen hemen bütün ülkede nasıl yaygın grevlere, fabrika işgallerine, grev ve işyeri komitelerine, kitlesel işçi ve öğrenci gösterilerine, sonunda en çok ezilenler olarak genelev kadınlarının da iş bırakarak katıldığı on küsur milyonluk bir genel grevedönüştüğünü; ülkenin bir aydan kısa bir sürede nasıl bir devrimci durumla yüz yüze geldiğini, cumhurbaşkanının ülkeyi nasıl terk ettiğini ve elbette sonunda devrimin Stalinizm tarafından bir kere daha nasıl satıldığını ve en önemlisi de böyle bir durumda devrimciözne ve siyasi önderlik sorununun ne kadar önemli olduğunu da hatırlatmadan geçmeyeyim.

GÖRÜLMEMİŞ ŞEYLER…

68 boşlukta doğmadığı gibi, Fransa ile de sınırlı kalmadı. Avrupa, Amerika (lar) başta olmak üzere hemen hemen bütün dünyaya yayıldı; evrensel etkiler yarattı ve elbette bu halleriyle en azından çok uzun bir süredir görülmemiş hareketlerdi…

68 Türkiyesi’nide elbette kendi şartları içinde ancak yine bu bağlamda ele almak gerekir. Üstelik sorun kendiliğinden veya yarı kendiliğinden başlayıp giderek siyasallaşan öğrenci eylemleri, sosyalist grupların hareketleri ile de sınırlı değildir. Öncesi 63’teki yasadışı Kavel greviyle başlayan, çeşitli grevler, fabrika işgalleri, sendikal mücadeleler ve de Anadolu’nun dört bir yanına yayılan toprak işgalleri, çiftçi mitingleri ile devam eden, nihayetinde 15-16 Haziran büyük işçi eylemleriyle en üst noktasına ulaşan bir dönemden söz ediyoruz. Bütün bunlar o güne kadar Türkiye’de görülmemiş olaylardı…

78, yine aynı dünya krizi sürecinde 68’in devamı ve bir anlamda dönüşmüş halidir. 68, 1974 krizine öngelen dönemde patlarken, 78, krizin şiddetlendiği ve uluslararası sermayenin dünya çapında yeni bir birikim modeline yönelmeye başladığı ve bu nedenle işçi sınıfına saldırmaya hazırlandığı bir dönemdir. Aynı şey elbette 77’denitibarengiderek şiddetlenen bir krizi yaşayan Türkiye için de geçerlidir; ve yine Türkiye açısından konuşursak, şiddeti, yaygınlığı, süresi ve kitleselliği açısından görülmemiş bir süreçtir…

Ancak konuyu bir 68 güzellemesiyle sınırlı tutamayız. “Resmi” KP’lerin tutumlarının, onlara bağlı sendika bürokratlarının ihanetlerinin yarattığı hayal kırıklıkları, dalganın geri çekilmeye başlamasının yarattığı moral bozuklukları vb. pek çok neden hareketlerin pek çok unsurunu siyasetin dışına düşürürken daha önceden örgütlü ve eylemler içinde yeni katılımlarla büyüyen veya yeni ortaya çıkan kimi güçler de güçlenmenin ve etkinliklerin artırmanın yolunun dönemin “Yeni Kitle Öncüleri”ile bütünleşmek olduğunu keşfettiler. Bu noktada işçi sınıfının öneminden her zaman bahsedilse de devrimci öğrenci eylemleri, hemen hemen bütün dünyaya yayılmış olan ve zamanın yaygın ulusal kurtuluş hareketlerinden ve özellikle Küba devriminden ilham alan ve kimi zaman bireysel terörizme de yönelen gerilla hareketleri (ABD, Almanya, İtalya, Japonya dahil); Vietnam Savaşı’na karşı bütün dünyaya yayılan protesto eylemlerinin de etkisiyle, o zamanlar bürokratik resmi komünizmin dışında olduğu düşünülen Maoculuk vb. eğilimler güç kazandı. Hem de ilk işaretleri 73’te Şili, 76’da Arjantinaskeri darbeleriyle alınan, neoliberal saldırının başladığı bir dönemde…

Sonuçlar malum!

2008

2008, büyük krizin bu defa üstü örtülemez bir biçimde patladığı yıl oldu. Önünde nelerin olduğunu tam anlamı ve dakikliği ile bilemesek bile ardında 87 büyük borsa krizi, Meksika, Rusya, Asya, Arjantin krizleri ve bu krizlerin geçici çözümleri ve emekçilere ödetilen ağır bedelleri var. Elbette bütün bu dönem boyunca bazıları Latin Amerika’da olduğu gibi büyük kitleleri harekete geçiren ve devrimci bir karakter kazanan halk hareketleri var. Daha yakın tarihlerde başlayan ve bütün Akdeniz havzasını saran, 2011 Kuzey Afrika ve Ortadoğu Arap dünyasını kaplayan devrimci bir dalga var…

ABD dahil, dünyanın birçok ülkesini etkileyen kapitalizm karşıtı, neoliberal, küreselleşmeci ideolojinin ve serbest piyasacılığın dayattığı tüm değerlere, açgözlülüğe, bencilliğe, rekabetçiliğe, hırsızlığa, yolsuzluğa vb.ye karşı, eşitlikçi, dayanışmacı bir isyan dalgası yaşanıyor.

Gezi’yi de bu tarihsel bağlam ve süreklilik ve evrensel dalga içinde ele almalıyız.

Evet “tarih tekerrür etmez” ama anlaşılabilir!

Önemli Noktalar

Şu noktaları her zaman ısrarla vurgulamamız gerekiyor:

* Bütün teoriler, politika ve programlar somut olaylar içinde sınanmak ve doğrulanmak zorundadır.

*Büyük tarihsel olaylar, dalgalar, birtakım komplolarla açıklanamaz, bunlar uzun yıllara yayılan küçük, çoğu zaman fark edilemeyen “moleküler birikimlerin” sonucudur.

*Halk hareketleri, her şeyi baştan planlayıp tertipleme gücüne sahip “yüksek bir bilinç”in eseri değildir; Bunlar hemen her zaman kendiliğinden patlak verirler. Engellenmiş insanlığın bütün potansiyelini ve gelişme yeteneklerini ortaya çıkaran da budur. Bu gerçek Marksizmin çok iyi bildiği bir husustur.

Ancak bu, kendiliğindenliğe tapmamızı gerektiren bir durum değildir. Aksine kendiliğindenliğin çapı ve önümüze getirdiği devrimci görevler önderlik meselesinin, örgütlü müdahalenin aciliyetini ve önemini artırır.

*Bütün devrimlerin ham maddesi kitle hareketidir…

image_pdfimage_print