1. Ekonomik ve politik gericiliğe karşı yeni bir mücadele dönemi

Türkiye bir yandan Ortadoğu devrimlerinin, öbür yandan dünya kapitalist krizinin etkileriyle yepyeni bir sınıf mücadeleleri dönemine girmekte. Bunun ilk önemli işaretini, burjuvazinin ve onun baskıcı-otoriter hükümetinin siyasi ve sosyal gericilik politikalarına karşı Gezi direnişinin çevresinde patlak veren ve hızla tüm ülkeye yayılan kitle seferberlikleri oluşturdu. Kitleler, 1980 askeri diktatörlüğünün ve onu izleyen sözde demokratik, gerici hükümetlerin ekonomi, siyaset ve toplum yaşamının tüm alanlarında on yıllardan beri uyguladıkları gerici saldırılara artık gerekli yanıtları vermeye başladılar. Sokak gösterileri, grevler ve direnişler, beklenmedik yerlerde ve zamanlarda patlak veren protesto gösterileri, emekçilerin ve gençliğin gündelik yaşamına girmiş durumda.

Burjuvazinin gerici, muhafazakâr ve otoriter hükümetler aracılığıyla uyguladığı neoliberal ekonomi politikaları, Türkiye ekonomisini küresel kapitalizmin içine yerleştirmiş ve mali ve s¡nai sermaye grupları için yeni bir sermaye birikimi sürecini olanaklı kılmıştı. Bunun sonucunda son on yıldan beri ekonominin ortalama yüzde 5 oranında büyümesi, bunun yanı sıra dış sermaye yatırımları ve ihracat olanakları, görünürde bir istikrar ve gelişme süreci yaratmış, ama bu emekçi sınıfların yaşam koşullarının kötüleşmesi, işsizliğin ve esnek çalışma koşullarının yaygınlaşması pahasına olmuştur. Bu anlamda, Türkiye’de üretici güçlerin gelişmesinden çok, bu güçlerin temel iki bileşeninin, insan ve doğa öğelerinin tahribatından söz edilebilir.

Bu sözde istikrar ve gelişme, emekçi ve gençlik kitlelerinin sistematik biçimde demokrasi, ileri tüketim ve yeni iş alanları yaratılması hayalleriyle aldatılmaları sonucunda olanaklı oldu. Bu hayallere, grevlere ve direnişlere yönelik baskı politikaları, çalışma yasalarında yapılan gerici düzenlemeler, yurttaşların gündelik yaşamlarına müdahaleye yönelik dini muhafazakâr girişimler eşlik etti. Burjuvazi, aşırı sömürüye ve emekçi kitlelerin yoksullaştırılmasına dayalı sermaye birikimi sürecini, çalışan yığınları ve gençliği dar politik ve toplumsal kalıplara hapsederek sürdürebilmenin gayreti içinde.

Ama Gezi direnişi, toplumun geniş kesimlerinin artık burjuvazinin bu politikalarının gerici yüzünü görmeye başladığını ve yeni bir mücadele sürecine girmekte olduğunu açığa çıkardı. Bugün işçiler, emekçiler, gençler her zamankinden daha dirençli, daha yürekli ve daha inisiyatifli halde seferber olmaktadırlar.

İşçi Demokrasisi Partisi, kitlelerin bu yeni mücadeleci ruh halini selamlamakla ve ona tüm gücüyle katılmakla birlikte, onların henüz yeterli politik örgütlenmeden uzak olduklarına işaret etmeyi görev bilir. Burjuvazinin sistematik ve sürekli saldırılarını ancak bir işçi-emekçi hükümeti durdurabilir. Önümüzdeki görev ise, bu tür bir iktidarı olanaklı kılacak politik örgütlenmeyi yaratabilmektir. İDP’nin stratejik amacı, işçi-emekçi iktidarını hedefleyen kitlelerin devrimci ve enternasyonalist partisinin inşasıdır.

2. Burjuvazinin ekonomik saldırılarına karşı mücadele

Burjuvazinin, ekonominin büyüyüp güçlendiği ve tüm toplumun bundan yararlandığı iddiası tam bir aldatmacadır. Gerçek, son on yıllık AKP hükümetleri döneminde çalışma ve sosyal hakların tarihsel ölçüde yitirilmesidir. Taşeronluk, esnek çalışma ve sendikasızlaştırma, diğer bir ifadeyle güvencesizlik hiçbir dönemde AKP döneminde olduğu kadar yaygın olmamıştır. İşçi sağlığı ve güvenliğinden çalışma şart ve koşullarına kadar her şey sermayenin daha fazla kâr ve rekabet edebilme çıkarına göre düzenlenmektedir. İşçi ve emekçilerin bu tabloda payına düşen ise iş cinayetleri, düşük ücret, örgütsüzlük ve çok daha fazla işsizlik-yoksulluk olmaktadır.

İktidara geldiği 2002 yılından bu yana AKP hükümetinin emekçi düşmanı uygulamalarının ana eksenlerinden birini, patronların kâr oranlarını yükseltebilmek için işgücü maliyetlerini düşürmek oluşturdu. Bu hedefe yönelik olarak, iki yöntem sistematik olarak uygulandı ve uygulanmaya devam ediyor: düşük ücretler ve sosyal hakların gaspı. Böylece işçinin hem devlet hem de işveren tarafından bir yük olarak görülen maliyeti gittikçe azaldı; yoksulluk ve güvencesizlik ise sürekli arttı. Öyle ki, bugün resmi olarak 16 milyon ücretli işçinin %44’ü asgari ücretle çalışıyor ve açlık sınırında bir yaşam sürüyor. Çünkü bir toplu pazarlık sürecini gerektiren asgari ücret kapalı kapılar ardında hükümet ve işverenin sınıf çıkarları doğrultusunda belirleniyor ve dayatılıyor. En temel hak olan güvenceli bir iş ve insanca yaşam ücreti ise, bugün bu nedenle en önemli mücadele taleplerimizden biri olmaya devam ediyor.

Bu saldırılar asgari bir yaşam sürdürmeyi zorlaştırırken, var olan işsizler ordusu, çalışanların bu koşullara boyun eğmesinin bir aracı haline gelmiş durumda. Resmi rakamlara göre ülkedeki işsiz sayısı 2,8 milyon ve işsizlik oranı da yüzde 9,9 (Eylül 2013). Türkiye’de çalışma çağındaki her iki kişiden biri çalışmıyor ve işgücüne katılım oranı yüzde 51 düzeyinde. İşsiz sayılmayan umudu kesik işsizlerin sayısı ve ev içi emeğin görünmez olmasının sonucunda açığa çıkan bu durum, Türkiye’de işsizliği olduğundan düşük gösteriyor. Türkiye’de iş isteyenlerin ve istihdam edilenlerin (işgücüne katılım) oranı Avrupa Birliği ortalaması (%71,3) kadar olsaydı, Türkiye 11 milyon kişiye daha iş yaratmak zorunda olacaktı. Bu kişilerin iş bulamaması halinde işsiz sayısı 13,5 milyon olacaktı. Buna göre gerçek işsizlik oranı ise %35 düzeyine çıkacaktı. Gençler için durum daha da kötü. Gençlerin %52’si kayıt dışı çalışıyor. Umudu kesik işsizlerle birlikte her dört gençten biri işsiz. Bu rakamlara sayısı bir milyonun üzerindeki göçmen işçileri de eklemek gerekir. İş güvencesi dâhil birçok temel hak ve hürriyetten yoksun şekilde yaşamaya çalışan göçmen işçiler çalışma hayatının ve işçi sınıfının ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır.

Burjuvazi, emekçi kitlelere yönelik neoliberal saldırılarını yasalarda yaptığı değişikliklerle sabitleştirdi. 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu bunlardan biri oldu. Bu yasayla sağlık ve sosyal güvenlik bir hak olmaktan çıktı ve piyasalaştırıldı. Bir diğer önemli gelişme 2009’da Yeni İşsizlik Sigortası Kanunu’nun onaylanmasıyla gerçekleşti. İşsizliğin muazzam derecede arttığı koşullarda, işsiz kalma durumlarında emekçilerin kullanımı için -üstelik onların ücretlerinden kesilmiş primlerle- oluşturulmuş fon, işverene teşvik amacıyla gasp edilmiş oldu. 2010 anayasa referandumunda iktidarı ve politikaları adına bir güvenoyu alan AKP, 2011 yılına ise Torba Yasa olarak sunduğu bir diğer saldırı paketi ile başladı. Yeni yasal değişiklikler içeren bu Torba Yasa birkaç maddesi dışında 2011 Şubat ayında kabul edildi ve esnek çalışma koşullarını yasallaştırdı. Tüm bu saldırılarla, 8 Şubat 2012 tarihinde Ulusal İstihdam Strateji Taslağı olarak açığa vurulan belgenin işaret ettiği üzere, işgücü piyasasının güvencesizleştirilmesi ve esnekleştirilmesi hedeflendi. 2012-2023 yılları arasına yönelik planlama içeren bu belge, “güvenceli esneklik” kavramı üzerinden, esnek çalışma biçimlerini yaygınlaştırarak, Kıdem Tazminatının kaldırılması, Bölgesel Asgari Ücret Uygulaması, Özel İstihdam Büroları üzerinden şekillendirdiği yeni bir saldırı dalgası sunuyor.

Bu saldırılara karşı işçi-emekçi-gençlik direnişinin yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesi en önemli görevlerden birisidir. Bu çerçevede İDP, güvencesiz ve esnek çalışma koşullarını başat kılan; sağlık ve sosyal güvenliği bir hak olmaktan çıkarıp piyasalaştıran; esnek, uzun, kayıtsız ve kuralsız çalışma biçimleriyle iş cinayetlerinde devasa bir artışa neden olan; krizin faturasını işçilere çıkaran, işsizlik fonunu dahi işverene sermaye yapmaktan çekinmeyen baskıcı-otoriter burjuva hükümetin sermaye yanlısı neoliberal politikalarını reddeder: Kıdem tazminatının tasfiyesine hayır! Tüm çalışanlar için kıdem tazminatı hakkı! Bölgesel Asgari Ücret Uygulaması’na hayır! Herkes için güvenceli bir iş ve insanca yaşam ücreti! Özel İstihdam Büroları’na hayır! İnsan onuruna uygun emek düzeni! Taşeron çalışmaya hayır! Herkes için güvenceli bir iş! Göçmen işçiler için iş güvencesi ve sendikalaşma hakkı! Mezarda emekliliğe hayır! Tüm çalışanlar için ulaşılabilir emeklilik! İşten atmalar yasaklansın! Ücretler düşürülmeksizin 6 saat 4 vardiya çalışma! İşsizlik fonunun işverene sermaye olmasına hayır! Fon tüm çalışanların hizmetine!

3. Ekonominin işçilerce denetimi, kamulaştırma ve merkezi planlama

Burjuvazi, neoliberalizmin felsefesi ışığında tüm ekonominin piyasa koşullarınca serbest biçimde kendi kendini düzenleyeceğini iddia etmekte. Oysa, hükümetin teşvikler, krediler, doğrudan yatırımlar vb. aracılığıyla bankalara, temel sanayi sektörlerine ve ticarete yaptığı müdahaleler bu iddianın işçileri ve bir bütün olarak emekçi halk kitlelerini ekonomik yaşamın denetiminden uzak tutmak için uydurulmuş bir yalan olduğunu ortaya koymakta. Özellikle kriz anlarında hükümetlerin patronlar yararına ekonomiye müdahaleleri daha da güçlenmekte, kriz derinleştikçe bu uygulamaların şiddeti artmakta ve sonunda her türlü “kurtarma operasyonunun” faturası, ücret kesintileri, işten çıkarmalar, ek vergiler, enflasyon, vb. biçiminde emekçilere kesilmekte. Zenginliklerin gerçek yaratıcısı işçi sınıfı ve diğer sömürülen yığınlardır, dolayısıyla ekonominin her kesiminde söz, denetim ve yönetim hakkına sahip olmalıdır. İDP, sendikalar, işyeri temsilcilikleri, komiteler ve yaratılabilecek her türlü emekçi örgütlenmeleri aracılığıyla bankalar, sanayi ve ticaret üzerinde emekçi halk denetimini savunur.

Öte yandan, kamu mallarının ve
zenginliklerinin özelleştirmesi, burjuva hükümetlerin işçi sınıfına ve emekçi yoksul kitlelere yönelik en önemli ve kapsamlı saldırılarının başında gelmektedir. Özelleştirme saldırısı neoliberal karşıdevrim programının temel taşlarından biridir. Uluslararası burjuvazi dünya ekonomik krizine paralel olarak azalan kârlarını yükseltmek amacıyla özellikle 1970’lerin ortalarından başlayarak bu politikayı dünyanın birçok ülkesinde uygulamaya sokmuş ve 1980’li yıllarda elliden fazla ülkede burjuva hükümetlerin temel politik programı haline gelmiştir. Günümüzde de onlarca ülkede işçi sınıfı ve emekçiler özelleştirme saldırısıyla karşı karşıyadır. Türkiye’de de özelleştirmeler 12 Eylül Askeri Darbesi’ni önceleyen bir şekilde 24 Ocak Kararları ile gündeme geldi. Önce darbeciler, peşinden Özallı ANAP hükümetleri bu politikayı baş tacı yaptı. 1990’lı yıllarda hız kazanan özelleştirme saldırısı Çiller-Karayalçın hükümetinin 1994 5 Nisan Kararları ile sonraki tüm hükümetlerin de temel politikası haline geldi. Son 27 yılın burjuva hükümetleri, özelleştirme politikası başta olmak üzere neoliberal politik yönelimleriyle dünya kapitalizmiyle tam bütünleşme çizgisini izlemektedir.

Ancak neoliberal karşıdevrim programının en sadık ve başarılı uygulayıcısı baskıcı-otoriter AKP hükümeti olmuştur. Türkiye’de 27 yıldır süren (1985) özelleştirme saldırısının %85’i son 10 yılda (2003-2012) AKP hükümeti tarafından gerçekleştirilmiştir. 1985-2002 döneminde 7,7 milyar dolarlık özelleştirmeye karşılık AKP hükümeti ilk 10 yılında (2003-2012) 49 milyar dolarlık özelleştirme yapmıştır. Bu özelleştirmeler sonucu on binlerce kişi işsiz kalmıştır. Sadece 2012 yılında gerçekleştirilen özelleştirme tutarı 14 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Bu bir yıllık rakam AKP hükümeti öncesi 17 yıllık toplam özelleştirme tutarının yaklaşık iki katıdır. Diğer bir ifadeyle AKP hükümeti kendinden önceki hükümetlerin 17 yılda yaptığı özelleştirmenin yaklaşık iki katını sadece bir yıl içinde yapmıştır. İDP, emekçilerin alın teriyle oluşturulan kamu zenginliklerinin burjuvazi tarafından bu biçimde yağmalanmasına karşı çıkar ve özelleştirilen tüm işletmelerin derhal yeniden, tazminatsız olarak ve işçi denetimi altında kamulaştırılmasını savunur.

Ancak İDP işçi sınıfının ve emekçi yığınların sadece özelleştirmelere karşı çıkmakla kalmayıp ekonominin yönetimini kendi ellerine alması gerektiğini savunur. Kapitalist sistemde ekonomiyi gerçekte yönlendiren, bankalardır, finans kapitaldir. Buna karşılık emekçilerin bankaların yönetimini ellerine geçirmeleri ve bunları tek bir Merkez Bankası bünyesinde toplayarak onun aracılığıyla sanayiyi ve ticareti yönlendirmeleri durumunda, çalışan kitlelerin yaşam düzeylerinde genel ve ciddi bir iyileşmenin olacağı çok açıktır. Bu nedenle İDP, bankaların, sigorta şirketlerinin, temel sanayi işletmelerinin, büyük ticari ve taşımacılık işletmelerinin tazminatsız kamulaştırılmasını savunur. Aynı şekilde İDP, ülke ekonomisinin emperyalizme, dünya finans kapitaline bağımlılığının ürünü olan dış borçların ödenmesini reddeder.

İDP’nin kurulması için mücadele edeceği bir işçi-emekçi hükümetinin gerçekleştirebileceği bu kamulaştırmalar, aynı zamanda çalışan halkın ihtiyaçlarının karşılanmasına ve ülkedeki üretici güçlerin geliştirilmesine yönelik bir merkezi ekonomi planlamasının ve dış ticaretin devlet tekeline alınmasının da temelini oluşturacaktır.

4. Devrimci sendikal mücadele

İşçi sınıfı, sendikalı ve sendikasız işyerlerinde mücadeleler örgütlemektedir ancak bu mücadeleler henüz savunma hattını geçememektedir. Sendikalı olmayan işyerlerinde direnişin geleceği işçilerin dayanma gücünün sınırına tabi olurken, sendikalı işyerlerinde ise süreç sendikanın politik çizgisine göre değişmektedir. Bilhassa sendikal faaliyet-örgütlenme nedeniyle işten çıkarmaların olduğu işyerlerinde sendikalar daha mücadeleci olabilmekte, daha uzun soluklu direnişler sürdürebilmektedirler. Bu mücadelenin akıbeti ise bir yandan işçilerin işyerindeki örgütlülük düzeyi bir yandan da sendikanın kararlılığı ile belirlenmektedir. Genel olarak mücadelelerin savunma gücü, sınıfın örgütsüz, direnişlerin parçalı yapısı, sendika önderliklerinin uzlaşmacı tutumu, öte yandan patronların saldırgan sendika karşıtlığı ve hükümetin patronlara verdiği destek nedeniyle oldukça zayıf kalmaktadır. Bu nedenle İDP sendikal mücadelelerin arasında güç ve eylem birliklerinin kurulması, sendikasız işyerlerindeki direniş mücadelelerinin de birleştirilmesi için uğraş verir.

Sendikalaşmada dünya çapında da genel olarak bir düşüş yaşanmaktadır. Ancak Türkiye’de yaşanan düşüş OECD ortalamasının üç katından fazladır. Son 10 yılda OECD ülkelerinde sendikalaşmada %11 oranında bir gerileme yaşanırken, Türkiye’de gerileme %38 düzeyindedir. Öte yandan Türkiye’nin OECD’nin en sendikasız ülkesi olduğu dikkate alınacak olursa bu gerileme daha da ürkütücü boyutlara ulaşmaktadır.

Aynı zamanda, hükümet tarafından çıkarılan yeni yasalarla sendikalar işlevlerini giderek kaybetmektedir. Bunun son örneklerinden biri olan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu (STİSK), neoliberal emek rejiminin yasal dayanaklarından biri olarak kabul edilmelidir. Bu yasa ile, milyonlarca işçi Toplu İş Sözleşmesi (TİS) hakkını kaybetti, birçok işkolunda işçiler yetkili sendika bulamaz hale geldi. Toplu sözleşme yapma yetkisi bulunan sendikaların birçoğu yetkisini kaybetti. Öte yandan, “sendika özgürlüğünün güvencesi” olan sendikal tazminat kaldırılarak, TİS süreci patronların yasal itirazlarına açık hale getirildi.

Kısacası, sermaye özellikle son on yılın baskıcı-otoriter hükümetleri sayesinde emek sömürüsünü güçlendirirken, AKP iktidarı, sınıfsal karakterine ve otoriter yönetim anlayışına uygun olarak dayattığı yasalarla toplu iş ilişkilerini taşeron, güvencesiz, esnek ve geçici çalışma biçimine dayalı olan “güvencesiz esneklik” paradigması doğrultusunda yeniden yapılandırmıştır. Bu çerçevede İDP, sendikal barajların kaldırılması, tüm çalışanlara grev ve toplu sözleşme hakkının tanınması, sendikalaşmanın önündeki tüm yasal engellerin kaldırılması, sendikalaşma nedeniyle işçi çıkartmanın yasaklanması ve sendikalaşmaya karşı saldırgan tutum alan patronların cezalandırılması için mücadele eder.

Öte yandan sınıfın az sayıda örgütlü kesimine karşılık gelen sendikalarda bürokratik yönetimler sınıf uzlaşmacı tavırlarıyla bu saldırılara karşı etkin mücadeleler örgütlenebilmesini engellemekte ya da patlak veren mücadelelerin önünde durabilmektedir. Taban basıncı ve/ya bizzat kendi varoluş kaygıları nedeniyle başlattıkları/destekledikleri eylemlilikleri ise belli bir aşamada yavaşlatma, yalnızlaştırma ve sonuç olarak sönümlendirme işlevi görebilmektedir. İDP, sendikalarda bürokratlardan bağımsız, tabandan yetişmiş militan işçilerden oluşan yönetimlerin kurulabilmesi ve sendikaların içinde tüm üyelerin karar süreçlerine katılabileceği işçi demokrasisinin egemen olması, işyeri sendika temsilciliklerinin ve işyeri komite ve konseylerinin kurulması ve güçlendirilmesi için uğraş verir.

AKP hükümeti döneminde sendikalara ilişkin olarak “yandaş sendika” olarak bilinen hükümetin desteğiyle güçlenen sendikaların kurulması/çoğalması ve bu sendikaların bir tür iktidarın politik-ideolojik hegemonyasını pekiştiren aktarım kayışlarına dönüşmesi çarpıcı bir olgudur. Öte yandan bu sendikalar, arkalarına aldıkları iktidar desteği ile baskı, zorlama ve tehdit yoluyla çalışanları, yıllardır üyesi oldukları sendikalardan istifa ederek kendi sendikalarına üye olmaya zorlamışlardır. Bunun en çarpıcı örneği ise Memur-Sen’dir. Memur-Sen’in üye sayısı AKP döneminde (2003-2013) yedi kat artarak 400 bini aşmıştır. Öte yandan, bu politika mücadele geleneği olan bazı sendikaların hızla taban kaybetmesine, yetkisizleşmesine yol açmaktadır. Buna karşın, yakın zamanda metal sektöründe işçiler bağlı bulundukları sendikanın bürokrasisine karşı eyleme geçerek, daha mücadeleci buldukları başka bir sendikaya geçmişlerdir. Bu tip olumlu örnekler önümüzdeki dönemde daha sık gündeme gelebilir. İDP, sendikaların devletten tam bağımsızlığı için mücadele eder.

İDP, devrimci enternasyonalizm anlayışı çerçevesinde, sendikaların uluslararası devrimci sendikal örgütlere ve sendikal akımlara katılmasını ve onların aracılığıyla işçi sınıfı mücadelelerinin dünya ölçeğinde birleştirilmesini hedefler.

5. Demokrasi için devrim

Türkiye’de daha Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri süregelen demokrasi tartışması bugün AKP hükümetinin elinde kitlelere karşı uygulanan bir demagoji, propaganda ve hatta şantaj aracı haline dönüşmüş durumdadır. AKP hükümeti, burjuvazinin ülke ekonomisinin küresel kapitalizmin içine yerleştirilmesi ihtiyaçları doğrultusunda, sermaye birikiminin önündeki yönetsel ve yargısal engelleri temizlemeye girişmiş ve bu programını “demokratikleşme” olarak sunmuştur. Avrupa Birliği ile gerçekleştirilen görüşmelerde açılan ve kapanan dosyalar, 12 Eylül Anayasası’nda yapılan kısmi tadilatlar, Kürt siyasal hareketiyle sürdürülen pazarlıklar, ilan edilen “reform paketleri”, yeni Anayasa oluşturma vaatleri, vb. hep rejimin yarı Bonapartist (yarı demokratik) sınırları içinde kalmaktadır. Bu süreçte bazı burjuva demokratik kurumlar güçlenmekle birlikte sistemin temelindeki baskıcı özellikler kendini sürdürmekte ve rejim polis ve asker rejimi olarak kalmaya devam etmektedir.

Bütün demokrasi söylemlerine karşılık cezaevleri dolup taşmaktadır. İktidarın hoşuna gitmeyen her düşünce ve eylem terör olarak yaftalanmaktadır. Demokratik bir kitle seferberliği olan Gezi direnişine ve ardından süren protesto eylemlerine rejimin verdiği yanıt, devlet terörünü harekete geçirmek olmuştur. Siyasetten
medyaya, akademiden sanata tüm alanlarda tek tip düşünce ve davranış hukuk kisvesi altında topluma dayatılmaktadır. İmralı Süreci ile Kürt sorununda kalıcı ve tarihsel bir barış beklentisi “milli birlik ve beraberlik” etiketiyle damgalanmaktadır. Yaklaşık 30 yıldır akan kan ve gözyaşının durmasında referans haline getirilen “yeni anayasa”, sermayenin neoliberal çıkarlarının idari, hukuki ve siyasi planda yasal ve kurumsal bir yapıya kavuşturulmasından ibarettir. Bu noktada “barış” bir suiistimal alanıdır.

İDP, tüm demokratik hakların derhal kabul edilerek yasalaşması için mücadelenin önemine dikkat çeker: Demokratik haklar ve özgürlükler önündeki tüm fiili ve yasal engeller kaldırılsın! Rejimin baskı ve şiddet uygulamalarına son! Seçim barajı kaldırılsın! Siyasi ve askeri operasyonlara son! Tüm siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılsın! Baştan sona çürümüş, yozlaşmış, faşist ve dinci gericiliğin elinde halka karşı, demokratik haklara karşı bir silah olarak kullanılan polis teşkilatı dağıtılsın! Baskı ve devlet terörünün kaynağı olan 1982 Anayasası iptal edilsin, MGK lağvedilsin! İşçi, emekçi ve tüm çalışan halkın örgütlü olarak temsil edileceği bir Kurucu Meclis için ileri!

Öte yandan, AKP hükümeti döneminde de Alevilere, diğer dinsel azınlıklara ve inançsızlara dönük olarak cumhuriyet tarihi boyunca süregelen baskıcı ve ayrımcı politikalar devam etti. AKP hükümeti döneminde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi yaklaşık 10 kat artarken, imam hatip okullarının sayısı Ekim 2013 itibariyle 450’den 2074’e yükseldi. Oysa gerçek bir laikliğin olduğu yerde, ne dini görevlilerin maaşlarının devlet tarafından ödenmesi ne de din görevlilerin devlet okulları tarafından yetiştirilmesi söz konusu olabilir. Laikliğin temel bir gereği olarak, ibadethaneler ve dini görevliler bütün vatandaşların vergileriyle değil, dinsel topluluklar tarafından finanse edilmelidir. İDP, laikliğin gerçek anlamda tesis edilmesi için Alevilere, diğer dinsel azınlıklara ve inançsızlara dönük bütün baskıcı ve ayrımcı politikaların sonlandırılmasını, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lağvedilmesini, imam hatip okullarının ve zorunlu din derslerinin kaldırılmasını savunur.

İDP Türkiye’de demokrasinin, bizzat demokrasi ve özgürlüklerin önünde bir engel olarak duran, demokratik kazanımları tehdit altında tutan ve krizin tek sorumlusu olan sermaye sınıfı tarafından kurulamayacağına inanmaktadır. Günümüzde burjuvazi, sosyal demokratından İslamcısına kadar bütün kanatlarıyla gerici bir sınıf haline dönüşmüş durumdadır. Gerçek bir demokrasi, bu ülkede ve tüm dünyada işçi sınıfının bağımsız önderliği altında mücadele eden emekçiler tarafından ve ancak kapitalizmin tasfiyesi ile kurulabilecektir.

Bugün işçi sınıfının önündeki en önemli görevlerden birisi siyasi demokrasi talebi ile mücadeleyi güçlendirmektir. Ekonomik ve politik krizlere çare olarak önerilen “acı ilaçların”, ne tür baskı yöntemleri ile emekçilere içirilmeye çalışıldığı anlaşıldığında siyasi demokrasi mücadelesinin önemi de ortaya çıkar. İşçi sınıfının tüm emek güçlerine önderlik ederek mücadeleyi daha öte noktalara taşıması tarihsel bir zorunluluktur. Bu mücadele “burjuva demokrasisi”nin ihya edilmesi hedefiyle sınırlanırsa kaybeden yine emekçiler olacaktır.

Kitlelerin bilincinde bir yükselişe yol açacak demokrasi mücadelesinde, işçi sınıfının devrimci partisi ve kitle seferberlik organları, tüm emekçi kitlelerin önüne onu kurtaracak öncü bir güç olarak çıkarak “ulusu kendi çekirdeği etrafında yeniden inşa edebilecek” bir alternatif olduğunu kanıtlayabilirse; kitlelerin günlük acil talepleri ile sosyalizm hedefi arasındaki köprüleri devrimci sloganlarla inşa edebilirse; kısacası demokratik taleplere devrimci ve sınıfsal bir içerik kazandırabilirse; siyasi demokrasi mücadelesi, düzenin sınırlarını aşan bir sürekli devrim karakteri kazanacaktır.

Bu ise, ülkenin gündemine proletarya devriminin ve sosyalizmin girmesi demektir. Türkiye’de, demokrasi ile sosyalizm mücadelesi arasındaki bağlantı, ekonomik ve siyasal anlamda birtakım ara “aşamalarla” değil, doğrudan işçi sınıfının ve emekçilerin bilinç ve örgütlenme düzeyleri ve proletaryanın devrimci önderliğinin gücüne bağlı olarak kurulacaktır.

Sermaye düzeninin sınırları içindeki sözde demokrasi, sahtekârlıktan başka bir şey değildir. Bu nedenle demokrasi sorununun çözümü patronların siyasi temsilcilerinin ellerine ve insaflarına terk edilemez. İşçi sınıfı demokrasiyi kendi elleri ve gücüyle kurmalıdır. İşçi sınıfı için tek gerçek demokrasi kapitalizmin ortadan kaldırıldığı, işçi sınıfının üreten ve yöneten bir sınıf olarak ekonomik, politik ve toplumsal hayatın bütününün denetim ve yönetimini kendi ellerine aldığı bir İşçi Demokrasisi olacaktır.

6. Kürt halkına kendi kaderini tayin hakkı!

Kürt sorunu Türkiye Cumhuriyeti’nin tek devlet, tek bayrak, tek millet kuruluş ideolojisinden beslenen inkâr ve imha politikalarının bir sonucudur. Bu ideolojik-politik hat doğrultusunda 1990’lı yıllara kadar Kürt kimliği resmi olarak yok sayıldı. Kürtlük adına her düşünce ve tutum yasal ve yasa dışı yöntemlerle en ağır şekilde cezalandırıldı. PKK’nin 1984’te başlattığı silahlı mücadele Kürt sorununu görünür kılarak Türkiye’nin birinci gündem maddesi haline getirdi. On binlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan “düşük yoğunluklu savaş” Bonapartist rejimi ve burjuva hükümetleri doğrudan şekillendirmeye başladı.

1980 ve 1990’lı yıllar boyunca doğrudan kontrgerilla yöntemleriyle fiziksel olarak yok edilmeye çalışılan Kürt siyasal hareketi, 1999’da Öcalan’ın uluslararası bir operasyonla ele geçirilmesine rağmen güç ve yaygınlık kazanmaya devam etti. Bununla birlikte Öcalan, yakalanmasından çok önce “bağımsız Kürdistan” hedefini revize ederek “demokratik cumhuriyet” fikrini geliştirmeye başlamıştı. Ayrı bir Kürt devleti yerine “kültürel otonomiye” ve “yerinden yönetim”e imkân verme temelinde yeniden yapılanan demokratik tek devlet anlamına gelen bu projenin daha Özal döneminde burjuvazide karşılığı vardı. Bu karşılık; giderek güçlenen yerel burjuvazinin ve çıkarları bürokratik devlet aygıtının gevşetilmesinden yana olan egemen burjuvazisinin bir kesiminin, yeni sermaye birikim süreci ihtiyaçlarından ve dünya konjonktürünün değişen dengelerine uyum sağlama arayışından kaynaklanıyordu. Kurulu düzenin egemen politik-ekonomik güçleri ise aleyhlerine gelişecek bu süreci akamete uğratmak için askeri darbe dâhil tüm kozlarını devreye soktu. Rejim içi güç dengelerinin değişmesine yol açan bu kapışma, AKP hükümetleriyle birlikte eski rejim güçlerinin büyük oranda etkisizleştirildiği yeni bir denge oluşmasını sağladı.

AKP hükümetleri Bonapartist rejimin klasik baskı-şiddet politikalarını Kürt siyasi hareketine karşı uygulamaktan hiç vazgeçmedi. Bununla birlikte otuz yıllık “düşük yoğunluklu savaş”ın Kürt ulusal bilincinde yarattığı sıçramayı ve mücadele sonucu fiilen elde edilen kazanımları tolere ve manipüle etmek isteyen AKP hükümetleri bir yandan bu amaçla kimi kısmi demokratik açılımlara girişti. Her biri rejimin duvarlarına hapsolmasına rağmen Öcalan bu açılımların güçlenerek devam etmesi adına AKP hükümetlerini -kendi deyimiyle- zora sokacak işlere girişmedi. Rejimin yeniden yapılanmasında kritik bir kırılma ve aşama olan 12 Eylül 2010 referandumunda boykot tutumuyla pasif destek sundu. Çözüm noktasında belirleyici aşama olarak lanse edilen İmralı Süreci, böylesi bir politik-tarihsel arka plan çerçevesinde gelişti. Kendi kaderini tayin hakkını içermeyen bu uyarlanmacı süreç PKK’nin silahlı-reformist karakterinin de bir ifadesi olarak şekillendi.

Baskı ve şiddet rejiminin ezilen halklar için devrimci dönüşümü ancak kaderini tayin hakkı etrafında örülebilir. Kaderini tayin hakkı Kürt halkının hiçbir baskı, sınırlama ve yönlendirme altında kalmadan, ayrılma hakkı dâhil olmak üzere özgür iradesiyle nasıl yaşayacağına karar verme hakkıdır. Oysa İmralı sürecinde müzakerenin sınırları AKP hükümetinin çizdiği kırmızıçizgilerle belirlenmektedir. Bu nedenle İmralı süreci Kürt halkının kendi kaderini tayin ettiği değil, teslim ettiği bir süreç dinamiği taşımaktadır.

Kürt halkının tek ve gerçek müttefiki/dostu işçi sınıfıdır, bölgenin emekçi yoksul halklarıdır. Halkların Demokratik Kongresi ve benzeri yapılar ideolojik, politik/programatik nedenlerle proletaryanın ve emek eksenli mücadelenin ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. İmralı süreci bunun en açık göstergesidir. On yıldır izlediği neoliberal politikalarla cumhuriyet tarihinin en işçi düşmanı hükümeti olan AKP’yi demokrasinin inşasında referans haline getiren bu anlayışlar kendi bindikleri dalı kesmektedir.

İDP Kürt halkının tüm demokratik haklarının savunusunun işçi sınıfının ve emekçi halkın temel görevlerinden biri olduğuna inanır: Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürt ulusunun varlığını resmen kabul etmelidir! Anadilde eğitim hakkı sadece özel okullar ve dershanelerle sınırlanamaz! Kürt bölgelerinde sürdürülen siyasi ve askeri operasyonlara son! Tüm tutsaklar için genel af! Kürtler ve tüm halklar için, bağımsızlık dâhil, kendi kaderini tayin hakkı!

7. Emperyalizme karşı mücadele

Türkiye AKP hükümetinin tüm “Osmanlılık” böbürlenmelerine karşın emperyalizme bağımlı bir ülkedir. Ortaklık, katılım, birleşme gibi yollarla çokuluslu sermayeyle bütünleşmiş olan Türk mali ve sınaî sermayesi, ülke emekçilerinin sistematik biçimde emperyalizm tarafından sömürülmesine aracılık etmektedir. Hükümetler de ülkeyi emperyalist sermaye için bir “ucuz emek cenneti” haline çevirebilmek için tüm yasal ve yasa dışı araçları harekete geçirmektedir. Özellikle dünya ekonomik
krizinin son dört yılı boyunca baskıcı-otoriter hükümet, emperyalist sermayenin yurt dışına kâr transferlerinde müthiş bir artışı olanaklı kılmış, transfer edilen bu kârların ülkeye sokulan sermayeye oranının %20-%40 arasında olmasını sağlamıştır. Gelen yabancı sermaye üç-dört yıl içinde tüm yatırımını kâr olarak emperyalist merkeze geri götürebilmektedir.

Emperyalizmin bağımlı, yarı sömürge ülkeler üzerindeki bir diğer sömürü mekanizması da dış borçlardır. Baskıcı-otoriter hükümetin son on yıllık iktidarı boyunca Türkiye’nin dış borç ödemeleri 455,4 milyar dolara ulaşmış ve bunun beşte birlik bölümü (93,6 milyar dolar) faiz olarak ödenmiştir. Mali ve sınaî sermaye gruplarının işbirliği ve burjuva hükümet aracılığıyla sürdürülen bu emperyalist sömürü mekanizması tüm gücüyle işlemeye devam etmektedir ve ülkenin dış borç yükü 350 milyar dolara ulaşmıştır. İDP dış borçların ödenmesinin hemen durdurulması için mücadele eder. Öte yandan, bu sistematik emperyalist yağma ancak ülkenin emperyalizmle olan tüm bağlarını koparmasıyla durdurulabilecektir ve bu da yalnızca burjuvaziyi iktidardan uzaklaştıracak bir işçi-emekçi hükümeti eliyle gerçekleştirilebilecektir.

Emperyalizm Türkiye’deki varlığını sadece onun kendine bağımlılığını sürdürebilmek için değil, ama aynı zamanda Ortadoğu üzerindeki egemenliğini ve tehditlerini devam ettirebilmek için kullanmaktadır. Ülkedeki ABD üsleri ve nükleer füze başlıkları Ortadoğu halklarına yönelik baskı ve tehdit unsurlarıdır. Türkiye burjuvazisi de yeni pazarlara ulaşmaya yönelik yayılmacı politikalarını emperyalizmin bu varlığından aldığı güçle sürdürebilmektedir. İDP ülkedeki emperyalist askeri üslerin derhal kapatılması, tüm kitle imha silahlarının yok edilmesi, Türkiye’nin emperyalizmin askeri ittifak örgütü olan NATO’dan çıkması için mücadele eder.

İDP, aynı zamanda, NATO ittifakının ve Türkiye burjuvazisinin hizmetinde, Kosova’dan Afganistan’a görevde bulunan Türk askerlerinin derhal geri çekilmesini talep eder. Emperyalizmin çıkarları doğrultusunda ikiye bölünen Kıbrıs’ın bağımsızlığını ve birliğini savunur; Ada emperyalizmin askeri üslerinden arındırılmalı, Türk ve Yunan askerleri de Ada’dan geri çekilmelidir.

Öte yandan emperyalizmin bölgeden atılması, aynı zamanda onunla ittifak halindeki bölge burjuva diktatörlük rejimlerine karşı halkların ortak mücadelesini de gerekli kılar. İDP, Ortadoğu ülkelerinde başlamış olan devrimler sürecini tüm gücüyle destekler ve Türkiye’deki emekçi yığınların ekonomik ve politik mücadelelerini bu sürecin bir parçası olarak görür. İDP, bölge halkların kurtuluşunun Ortadoğu Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonu’nun oluşturulmasında görür, onun için mücadele eder.

8. Erkek-egemen kapitalizmle mücadele

Neoliberalizm tüm dünyada ucuz işgücü ordusu yaratabilmek için kadınların ücretli ve ücretsiz -ev içi- emeğinden daha fazla yararlanmayı amaçlıyor. Bunun için de kadınların daha fazla doğurduğu bir nüfus politikasını ve bu bağlamda kadınların eşitsiz rolünü pekiştiren aile politikalarını güçlendirecek politikaları hayata geçiriyor. AKP hükümeti de dünyadaki benzerlerini aratmaz şekilde ilk elden Kadın Bakanlığı’nın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na dönüştürdü ve kadını yalnızca aile içinde tanımlayan, kadınların nasıl bir doğumla kaç çocuk doğuracağına karar veren, kürtajı yasaklamaya çalışırken gebeleri fişleyen baskı ve denetim mekanizmasını kurmuş oldu. “Aile ve iş yaşamını uyumlulaştırma” muradıyla son olarak hazırladığı Kadın İstihdamı paketi gerçekte kadın istihdamında kayıtsızlığı, güvencesizliği kural haline getirerek kadınları yarı-zamanlı, parça-başı işlere mahkûm ediyor. Evlerin işyerine dönüştürüldüğü, sosyal yardımların kesildiği, kreş zorunluluğunun ortadan kalktığı ve bakım yükünün kadının sırtına bindirildiği politikalar da aileyi kutsamaya ihtiyaç duyuyor. Esnek ve yarı zamanlı değil; güvenceli, sigortalı, sendikalı istihdam sağlanmalıdır! Eşdeğer işe eşit ücret! Ev işleri ve çocuk bakımı kadınların kaderi değildir, doğum izni dışında tüm düzenlemelerin erkeklerin bakım sorumluluğu üzerinden yapılması gerekiyor. Erkek ebeveynler için devredilemez ve ücretli babalık izni getirilmelidir. Ulaşılabilir, ücretsiz ve anadilde kreş hizmeti! Ev kadınlarına emeklilik hakkı!

Ailenin kutsanmasının AKP iktidarındaki bilançosu kadın cinayetlerinin yüzde 1400 artmasıdır. Bu; koca, baba, sevgili gibi sıfatlarla erkeklerin her gün en az beş kadını katletmesi anlamına geliyor. Erkek şiddetine “aile içi şiddet” diyerek karı koca arasına girmek istemeyen, kadını korumayan, katilleri “haksız tahrik” indirimleriyle ödüllendiren AKP hükümeti, kadına yönelik şiddeti maneviyat politikalarıyla çözebileceğini iddia ediyor. Kadın ve çocuk tecavüzlerinin cezasız kalması, taciz ve tecavüz davalarında “kadının beyanının esas alınması” ilkesinin işletilmemesi kadına yönelik devlet şiddetinin açık bir tezahürüdür. Son 10 yılda kadın cinayetlerinin 14 kat artmış olmasına rağmen, sayısı 72 olan kadın sığınma evlerinin artmıyor oluşu; devletin yasaları, kolluk kuvveti ve adaletiyle erkekleri koruduğunun göstergesidir. Cinsel Şiddet Kriz Merkezleri açılmalıdır; şiddet davalarında kadının beyanı esas alınsın! Kadın ve Nefret Cinayetleri nitelikli halden sayılmalıdır. Her mahalleye nitelikli ve donanımlı sığınma evi!

Devlet erkânı, medya her gün kadını toplumsal olarak ikincilleştiren söylemlerle cinsiyetçi ideolojiyi yeniden üretiyor. Ders kitaplarında kadın nesneleştirilerek, eğitim her geçen yıl daha fazla muhafazakârlaşıyor. Cinsel yönelimleri sebebiyle cinsel/fiziksel şiddet gören lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks (LGBTI) bireyler de AKP’nin muhafazakâr politikalarınca ötekileştirilmeye, görünmezleştirilmeye devam ediliyor. LGBTI bireylere dönük şiddetin tespit edilip, cezalandırılması, nefret cinayetlerinin nitelikli hal sayılması LGBTI bireyler için hayati önemde. Cinsiyetçi eğitim ve medya denetlenmelidir. LGBTI bireylere yönelik baskı ve ayrımcılıkları engelleyen bir hukuk düzenlemesi yapılmalı; kadın ve nefret cinayetlerinde cezai indirim son bulmalıdır.

Tüm bu saldırılara karşı kadın mücadelesinin yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesi en önemli görevlerden birisidir. Bu minvalde İDP, kadını aile içinde tarifleyen; güvencesiz, esnek, kayıtsız ve kuralsız çalışma biçimleriyle kadınları eve hapseden; ucuz işgücü yaratmak üzere uygulamaya koyduğu nüfus politikalarıyla kadın bedeni üzerinden politika yapan, kadına yönelik şiddeti iman-maneviyet politikalarıyla örtmeye çalışan, meşru gören, cinsiyet ayrımcı politikaları reddeder.

İşçi Demokrasisi Partisi; kadınların kurtuluşu mücadelesinde erkek-egemen sistemi ve sermayeyi karşısına alan, antikapitalist ve bundan ötürü sınıfsal bir programa sahip bir örgütlenmeyi önüne koyar. Kadınların kurtuluşunu belirsiz bir geleceğe ertelemeyi değil, bugün ve her gün bilfiil erkek-egemen sistemle mücadeleyi kapitalizme karşı mücadeleyle birleştirmeyi benimser. Kadın ezilmişliği sorunu reformlarla çözülemez. Kadınlar ancak sınıf egemenliğinin ve erkek egemenliğin ekonomik, politik sosyal temelleri ortadan kaldırıldığı zaman özgürleşecek ve ayrımcılıktan kurtulacaktır.

9. Gençlik geleceksizliğe mahkûm olmayacak!

Türkiye’de dört üniversite mezunundan biri işsiz. AKP iktidarı 4+4+4 sistemiyle çocuk emek gücünün sömürüsünün önünü açmış, Bologna Anlaşması’na imzasını koyarak eğitimi tamamen sermayeye teslim etmiş durumda. Yeni kademeli eğitim sistemi, 11 yaşından itibaren herhangi bir çocuğun haftanın üç gününde sanayide ücretsiz emek gücü olarak kullanılmasının yasal ve pratik kanallarını açıyor. Bologna süreci ise, eğitimi ve ardından gerçekleştirilmesi beklenen istihdam biçimlerinin tümünü, sermayenin ihtiyaçlarına odaklı bir vaziyette örgütlemeyi öngörüyor. Öğrencilik, mevcut işsizliğin gizlenmesi için bir perde halini almışken, gerçekte öğrenciler tecrübe kazanmak veya staj yapmak adına hâlihazırda ucuz işgücü pazarına girmiş durumdalar. Kapitalist krizin derinleşmesiyle işçi sınıfının gündemindeki işsizlik, öğrenciler nezdinde geleceksizlik kaygısını pekiştiriyor. Neoliberal tablo gençliğin ve işçi sınıfının ortak direniş ağının örülmesinde şu üç ortaklığı öne çıkarıyor: i.) İşsizlik, ii.) esnek ve güvencesiz çalışma ve iii.) geleceksizlik. İşçi sınıfına ve onun sınıfsal kazanımlarına gerçekleştirilen her saldırı, gençliğin de gündemini oluşturuyor. Sadece bu olgu bile, üniversitelerin artık aydın ve devlet memuru değil, geleceğin işçilerini ve işsizlerini yetiştirdiğini kanıtlıyor.

Gelecekleri için mücadele eden gençleri 12 Eylül geleneklerini aratmayacak bir biçimde üniversitelerde polisler bekliyor. Patronların eğitim ‘sektöründen’ sağladığı kâr oranları iktidar tarafından coplarla korunuyor. Gençlik üzerinde uygulanan baskı ve şiddet politikalarının arkasında da tam olarak bu neoliberal ihtiraslar yatıyor. Türkiye burjuvazisi, sürdürdüğü kirli savaşta kullandığı silahları ve casus uyduları, üniversitelerde Teknopark ismi altında üretiyor. Bu denli stratejik ve kritik bir yatırım alanına dönüşmüş olan üniversitelerin dönüşümü masaya yatırıldığında, bu yatırımların “istikrar”lı bir şekilde sürmesi adına tutuklanmış bulunan öğrencilerin sayısının resmi rakamlarla dahi üç bini bulmuş olması, şaşkınlık değil öfke doğuruyor.

Geleceğimiz bize aittir! İDP, kamusal bir hak olan eğitimin, herkese eşit, parasız ve anadilinde sağlanmasını talep eder. Meslek liselerinde staj, üniversitelerde tecrübe adı altında sömürüye son! Esnek ve güvencesiz çalışmaya hayır! Öğrenci avına son! Tutuklu öğrenciler serbest bırakılsın! Cezalar silinsin! Özel üniversitelerin açılması yasaklansın! Vakıf üniversiteleri tazminatsız kamulaştırılsın! T.C. Bologna Deklarasyonu’ndan imzasını çeksin! Kadın ve erkek öğrencilere mezuniyet
sonrası eşit iş olanağı! Güvenceli iş, güvenli gelecek istiyoruz! Okullarda öğrenci ve işçi denetimi için ileri! Geleceğin işçilerinin yeri, işçi sınıfının saflarıdır!

10. Engelliler için erişilebilir kent, sağlık ve eğitim hakkı!

Türkiye’de devlet eliyle, sistematik olarak ayrımcılığa maruz kalan bir başka nüfus grubunu engelliler oluşturmaktadır. Türkiye’de nüfusun %12,29’unu oluşturan engellilerin (yaklaşık 8,4 milyon kişi) sağlık, eğitim, ulaşım vb. gibi kamu hizmetlerine erişememesi ya da engelli bireylerin %78,9’unun istihdam edilmiyor oluşu ayrımcılığın devlet tarafından da uygulandığını göstermektedir. Kapitalizm ve onun temsilcisi, neoliberal-muhafazakâr AKP hükümeti için önemli olan tüm insanlar için onurlu bir yaşam değil, daha ucuza daha fazla verim alabileceği “sağlıklı” işgücüdür. Hükümetin politikaları ise engellileri toplumsal hayatın bir parçası haline getirmekten çok “sadaka” niteliği taşımaktadır.

İDP, engellilerin toplumsal hayatın dışında bırakılmasının kapitalist sistemin bilinçli bir tercihi olduğuna inanır. İDP, engellilerin kamu hizmetlerine erişiminin önündeki engellerin kaldırılmasını ve toplumsal hayata katılmalarını savunur! Tüm engelliler için ulaşılabilir eğitim ve sağlık hakkı, yaşanabilir kentler ve güvenceli iş!

11. Doğanın ve kentin talanına son!

Kapitalizmin doğa üzerindeki tahribatı hiç bu kadar derin olmamıştı. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yıkıcı güçlerin bu denli gelişmesi doğaya, insan sağlığına ve kültürüne telafisi mümkün olmayan zararlar vermektedir. Krizin yoğun etkilerinden kurtulmak, finans ve sanayi dallarını sübvanse etmek adına, plansız ve ihtiyacın ötesinde bir yoğunlukla işleyip doğanın katli ile süregiden enerji santrallerinin inşası, doğal varlıkların (su kaynaklarının) özelleşmesi, tohum tekellerinin ortaya çıkışı gibi vahşi saldırıların yanı sıra kentlerdeki kamu zenginliklerinin de talana açılması ile hem doğa hem kültür üzerinde derin bir tahribat yaşanmakta. Gelinen noktada, insanlığın geleceği tehlike altındadır. Bu yüzden:

1-) Mevcut HES ve nükleer yatırımları mevcut enerji ihtiyacının çok ötesinde bir enerji getirisini hedeflemektedir. Bu yatırımlar halkın barınma, ısınma ve üretim ihtiyaçlarını karşılamak maksadı ile değil doğrudan doğruya inşaat sektörünü canlandırıp enerji üretim ve dağıtım süreçlerinden kamunun tamamen tasfiye edilmesi maksadı ile yapılmaktadır. Burjuvazi Türkiye’yi Avrupa’nın kazan dairesi haline getirmek için çabalarken geri dönüşü olmayan bir doğa katliamı da yaşatmaktadır. İDP bu projelere topyekûn karışıdır! Sadece bir nükleer inşası için harcanacak para ile Türkiye’deki tüm üretilen enerjinin yüzde otuzuna denk düşen sağlıksız enerji isale hatlarının baştan sona yenilenebilmesi oldukça mümkündür. İDP, doğayı en fazla kirleten sektörlerden biri olan enerji sektörünün kamulaştırılması ve doğanın lehine sıkı bir denetim altında planlanmasından yanadır.

2-) Tarım alanında ise biyolojik çeşitlilik azalmakta, GDO’lu üretim nedeniyle türler ve tohumlar yok olmakta. Bu durum uluslararası birkaç tohum tekelini ve yerli gıda şirketlerini zenginleştirirken, gıda ürünleri üzerindeki fiyat dalgalanması ise kitleler üzerinde yeni bir tehdit haline gelmektedir. Özellikle son dönemlerde tarım sektörü üzerindeki düzenlemeler, yine tekelci şirketleri sübvanse etme doğrultusunda kurgulanmaktadır. Toprakların büyük şirketler tarafından yönetilmeye başlanması, tarım sektöründeki kârlılığı artırırken yığınların gıdaya ulaşımı kolaylaşmamış ve de biyolojik çeşitlilik ciddi şekilde darbe almıştır.

İDP tohum tekellerine karşıdır. Tarımın kapitalistler lehine, insan ihtiyaçları gözetilmeden programlanmasına karşı ise tüm gıda tekellerinin ve şirketlere ait büyük toprak arazilerinin kamulaştırılarak biyolojik çeşitliliğin korunup, toprağın sömürüsünün arttırılmasını engellemekten yanadır.

3-) Krize çare olarak görülen unsurlardan biri de kentlerdeki kamuya ait alanların talana açılmasıdır. Tüm ülkede kentlerdeki parklar, tarihi ve kültürel alanlar, doğal varlıklar hızla inşaya açılıp kapitalist sektöre dâhil edilmektedir. İDP, kentlerde bu doğrultuda yapılan tüm dönüşümlere karşıdır. Özellikle İstanbul’da yapımı planlanan 3. Köprü, yeni havaalanı ve liman yapımı İstanbul’un kuzey ormanlarını yok edeceği gibi şehrin nüfusunun sekiz milyon daha artması ile şehri bir bütün olarak dönüştürme ve Avrupa’nın finans merkezi haline getirme çabalarından biridir. En güçlü ifadesini İstanbul’da bulun bu saldırılar, ülke genelinde kapitalist kriz için burjuvazinin dört elle sarıldıkları ve yıkımlar yarattıkları planlar silsilesini doğurmaktadır. İDP, kamuya ait olan tüm kentsel varlıkların özel sektöre açılması ya da dönüşüm altında keyfi şekilde tahrip edilmesine karşıdır. Sadece kamu zenginliklerinin değil, yaşadığımız evlerin vb. talanı da bizler için yaşam koşullarını gün geçtikçe zorlaştırmakta ve geçmişten gelen kültürel birikimimizi hedef almaktadır. İDP tüm bu saldırıların karşısındadır ve kentlerdeki herhangi bir dönüşümün orada yaşayan kimselerin onayından geçmeksizin yapılamamasını savunur.

12. İlkelerimiz ve stratejimiz

İDP sosyalist bir partidir. Türkiye’de ve tüm dünyada var olan eşitsizliğin, sömürünün, açlığın ve sefaletin kaynağının kapitalizm olduğunu ve bu nedenle de insanlığın büyük çoğunluğunun başına illet edilen bu dertlerin, ancak kapitalizmin lağvedilerek sınıfsız ve sömürüsüz bir sosyalist ekonominin ve toplumun inşasıyla aşılabileceğini savunur.

İDP anti-emperyalist bir partidir. XX. yüzyılın başından beri dünya emekçilerinin ve halklarının çektiği acıların, savaşların ve katliamların ve tabi tutuldukları sömürü ve yağmanın sorumluları, geri bırakılmış ve bağımlı ülkeleri ekonomik ve politik boyunduruk altında tutan, başta ABD, Büyük Britanya, Almanya ve Fransa olmak üzere emperyalist ülkelerdir. Dünya işçi sınıfının ve emekçi halklarının yarattığı zenginlikleri ekonomik, politik ve askeri tüm yöntemlerle gasp eden emperyalist ülkelerin bu egemenliklerini kırmak ve yok etmek, Türkiye ve dünya halklarının kurtuluşu yolundaki en önemli görevlerden biridir.

İDP enternasyonalist bir partidir. Tüm dünya işçilerini tek bir sınıf olarak kabul eder ve ulusal sınırların aşılarak dünya emekçi halkları arasında kardeşçe bir ortak mücadele dayanışmasının gelişmesi için uğraş verir. Aynı sosyalist ve devrimci ilkeleri paylaşan diğer ulusal parti ve akımlarla, dünya işçi sınıfının sosyalist devrim partisi olan Enternasyonal’in inşası için mücadele eder.

İDP devrimci bir partidir. Kapitalizmin bugün içinde bulunduğu emperyalist aşamasında reformlarla daha “insani” kılınabileceği, düzeltilip iyileştirilebileceği fikrini kesinlikle reddeder ve ekonomide ve toplumsal yapıda köklü dönüşümleri hedefler. Kapitalizmin egemenliğini olanaklı kılan burjuva devlet yapısından işçi demokrasisine geçişi amaçlar.

İDP, sosyalizmin inşasının ancak bir işçi-emekçi hükümeti yönetimi altında gerçekleşebileceğini savunur. Temel hedefi, böyle bir hükümetin yönetiminde mali sermayeyi ve büyük burjuvaziyi mülksüzleştirmek, bankaları ve temel sanayi kuruluşlarını devletleştirmek, dış ticareti devlet tekeline almak ve halkın gereksinimlerini öncelik olarak alan merkezi planlı bir ekonomiye geçmektir.

İDP’nin sosyalizm projesi, devletin ve rejimin işçi demokrasisi temeli üzerinde yeniden inşasını öngörür. İşçi demokrasisi, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin, komiteler, konseyler, şuralar benzeri özörgütlenmeler aracıyla ülkenin tüm politik, ekonomik ve toplumsal yönetiminde söz ve karar sahibi olmaları demektir. İDP, devlet örgütlenmesinden sendikalara kadar her düzeydeki örgütlenmelerde, söz ve karar iradesini kitlelerden koparıp kendi elinde toplayan bürokratlar kastının oluşmasına karşı amansızca mücadele eder.

İDP, burjuva hükümetlerin işçi sınıfının ve emekçi halkın demokratik kazanımlarının geriletilmesine yönelik saldırılarına, dini muhafazakâr dayatmalara, askeri darbe ve faşizm girişimlerine karşı mücadeleyi demokratik haklar uğruna savaşımın ayrılmaz bir parçası olarak kabul eder. Burjuva hükümetlerin ve rejimlerin asla çözemeyeceği toprak reformu ve ulusal bağımsızlık sorunlarının da, demokratik devrimi sonuna kadar sürdürebilecek yegâne güç olan bir işçi-emekçi hükümeti yönetiminde çözülebileceğini savunur.

İDP bütün ulusal ve etnik azınlıkların kendi kaderlerini tayin hakkına saygı duyar ve ulusların bağlı oldukları devletlerden ayrılma hakkına sahip olduklarını savunur. Bu haklarının icrasını olanaklı kılacak olan yegâne gücün işçi-emekçi hükümetleri ve işçi demokrasisi olduğunu savunur. Bu anlamda İDP tüm ezilen ve sömürülen ulusları ve halkları, kendi bağımsız iradeleriyle oluşturacakları özgür federasyonlar halinde kapitalizme ve emperyalizme karşı birleşmeye davet eder.

Türkiye ve Ortadoğu halklarını ulusal baskılardan ve emperyalist egemenlikten kurtaracak olan, işçi sınıfının ve halkların kendi özgür iradeleriyle oluşturacakları Ortadoğu Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonu‘dur. İDP, Ortadoğu’daki tüm dini, teokratik ya da sahte demokratik rejimlere, krallıklara ve diktatörlüklere karşı işçi sınıfının ve emekçi halkların ortak mücadelesini enternasyonalizminin ayrılmaz bir parçası olarak kabul eder.

İDP tüm mücadelesinde işçi sınıfının birliğini ve kitlelerin devrimci seferberliğini hedefler. Kendisini asla işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin yerine koymaz, tam tersine onların birleşik mücadelesinde kendi devrimci programını sunarak kitlelere yardımcı olmayı hedefler. Diğer işçi ve emekçi partilerinin varlığına saygı duyar, onları işçi sınıfının birleşik cephesi altında ve işçi demokrasisi
çerçevesinde burjuva hükümetlere karşı ve sosyalist bir iktidarın kurulması için ortak mücadeleye davet eder.

İDP kadınların, eşcinsellerin ve toplumdaki tüm ezilen ve dışlanan kesimlerin demokratik ve toplumsal hakları için, ayrımcılığa ve eşitsizliğe karşı amansızca mücadele eder, gerekli olan durumlarda bu kesimlere pozitif ayrımcılık uygulanmasını savunur. İDP toplumdaki tüm dışlanmışların bu durumunun nedenini sınıf yapılamasında görür ve gerçek özgürleşmelerinin sosyalizm ile olanaklı olduğuna inanır.

İDP, programının çerçevesinde bir araya gelmiş kadın ve erkek işçilerin, emekçilerin ve gençlerin biraraya geldiği demokratik merkeziyetçi bir partidir. Partinin politik hattını belirleyen tüm kararların bütün üyelerinin katıldığı özgür ve demokratik tartışmalarla alınması ve ardından bu kararların tek bir beden halinde uygulamaya konması İDP’nin parti olarak ayırt edici özelliğidir.

image_pdfimage_print