Bunun adı çürüme. Sadece ortaya saçılan pislikler ve malumun ilanı kirli ittifaklar nedeniyle değil, en çok da özrü ve çözümü kabahatinden de pespaye anlayışlar nedeniyle çürüme. İzahı olan, izanı olmayan bu kokuşmuşluğun müsebbiplerinin bunca zaman millete edep-namus ayarı verme kepazeliği ise ayrı bir rezillik. Bu tarifi zor açgözlülük sahipleri, bana yar olmuyorsa kimseye de yar etmem anlayışıyla, benden sonrası tufan diyerek ülkeyi uçuruma doğru sürüklemekten de çekinmiyor. Türkiye 40 günde içler açısı bir siyasi ve ekonomik bataklığa gömülmüş durumda.

Lafı uzatmaya gerek yok! Ustalık dönemi, ileri demokrasi, sivilleşme, ekonomik mucize derken gelinen nokta ortada. Ustalık, özel beceri gerektiren bir acemiliğe; ileri demokrasi, en alasından baskı ve otoriterliğe; sivilleşme, askeri aratmayacak yeni vesayetlere; ekonomik mucize ise en kırılgan beşlinin en kırılganı olma haline dönüşmüş durumda. Kısaca az gittik uz gittik dere tepe düz gittik, sonuçta bir arpa boyu yol gidemedik. 11 yılın ardından tek gerçek bu! Sahip olduğumuz sadece patinaj demokrasisi. Şaşırıyor muyuz? Hayretler içinde miyiz? Hayır! Görünen köy kılavuz istemez, çünkü ne ekersen onu biçersin; kaçınılmaz olan gerçekleşti.

Sorumluluktan kaçmak

Malum şimdilerde “Ben değil Erdoğan değişti!” yönlü değerlendirmeler revaçta. Geçmişte değişik gerekçelerle AKP’ye destek vermiş olanların bu replikle Erdoğan’ı suçlayarak durumu ve durumlarını açıklamaya çabaladığını görüyoruz. Gerçekten de değişen Erdoğan mı? 2011 öncesi bambaşka bir Erdoğan mı vardı? Sözüm ona 2002-2007 “altın yılları”nın ardından 2008’den itibaren fetret devri mi başladı? Tabii ki öyle değil! Her şey apaçık meydandaydı. Üstelik bunlar emareler değil davul-zurnayla ilan edilen gerçeklerdi. Roboski’ye gelmeden daha 2006 yılında “çocuk da olsa, kadın da olsa güvenlik güçlerimiz gerekeni yapacak” diyen Erdoğan değil miydi? Sonuç: içlerinde 8-9 yaşlarında çucukların da olduğu 10 ölü! O günün Diyabakır valisinin bugünün İçişleri Bakanı olması da mı bir şey anlatmıyor? Hrant Dink’in 2007’de göz göre göre katlinde ihmali ve dahli olduğu iddia edilen İstanbul valisinin buna rağmen ardından içişleri bakanı olması da mı tesadüf? Erdoğan Kürt sorununu çözecek, memlekete demokrasi getirecek, öyle mi? AKP hükümeti son dönemde Kopenhag siyasi kriterleri rotasından ayrılmış! Pekiyi, 2006’da Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’nda yapılan değişiklik ile bugüne dek polis kurşunuyla yüzün üzerinde insanın ölmesine yol açan düzenleme mi demokratikleşme adımıydı yoksa Terörle Mücadele Kanunu’nu daha da bilemek ve her fırsatta en acımasız şekilde kullanmak mı? Hrant Dink’in katline de yol açan meşhur Türklüğü aşağılama konulu 301. Madde Erdoğan’ın en demokratik sayıldığı 2002-2007 döneminin ürünü değil miydi? 2004 yılında 12 yaşındaki Uğur Kaymaz 13 kurşun ile katledildiğinde başbakan kimdi, hangi parti hükümetti? Ama iyi şeyler de oluyor, öyle mi? Mesela; Barış! Anadilde eğitimin pazarlık konusu olduğu bir barış ve demokratikleşme süreci olabilir mi? Temel bir hakkın kullanımı kurala ve şarta bağlanabilir mi? Ortada bir barış yok. Barışmadan barış nasıl olur? Savaşmanın nedenleri ortadan kaldırılmadan kalıcı barış nasıl sağlanabilir? Bunlar AKP tarafından tercih edilmiş politikanın sonuçlarıdır.

Başbakan Erdoğan Fethullah Gülen’i günah keçisi yaparak sorumluluktan kaçamaz, aksine “ne istediniz de vermedik?” dediği Cemaat gerçeği, sorumluluğunu daha da arttırır. Oysa Başbakan Erdoğan, ben yapmadım o yaptı diyerek Fethullah Gülen’i işaret ediyor. Liberal ve sol kesimler düne kadar destekledikleri Başbakan Erdoğan’ı işaret ederek biz değil o değişti diyor. Kısacası yenilgi yetimdir sözü bir kez daha doğrulanıyor. Hiç kimse kendi tutum ve öngörülerinin yanlış olduğunu, mevcut tabloda payı olduğunu düşünmüyor. Pekiyi, herkes doğru olanı yaptı ise yanlış yapan kim? Dün “zafer” ilan edilirken herkes kendi payını en üste çıkarma uğraşındaydı ama bugün adeta beş yaşında kandırılmış çocuk tavrı göstermekten çekinmiyorlar. Çok değil sadece üç yıl önce 12 Eylül 2010 referandumunda elde edilen %58’lik evet ile hani Türkiye dönüşü olmayan bir yola girmişti! Hani hukukun üstünlüğü adını verdikleri bir çağ açılmıştı Türkiye’nin önünde! Pekiyi, şimdi ne oluyor?

Yeni ittifak arayışları

Olan şu: AKP-Cemaat ortaklığı görece uygun dünya konjonktürünün de avantajıyla Türkiye’nin son 11 yılını şekillendirdi. Bu ortaklık özellikle AKP hükümeti için bir nevi “kazanın doğurması” hikâyesiydi. Askeri-sivil bürokrasinin tasfiye edilmesinde Cemaat -bugün artık tartışmasız hale geldiği üzere- yargı-emniyet üzerinden kilit bir rol oynamıştı. Lakin hep olduğu üzere ittifaklar mezara kadar olmadığı için güç paylaşımında “fitne” işin içine karışıverdi. Diğer bir ifadeyle Cemaat daha fazlasını talep etti. AKP için bu talep tabii ki pişmiş aşa su katma densizliği olarak kabul edildi. Kısaca kazanın doğurduğuna inanan AKP, öldüğüne inanmak istemedi ve olanlar oluverdi. AKP-Cemaat arasındaki stratejik ortaklık ve paylaşım bu minvalde bölüşüm konusunda bir ayrışmayla birlikte açık bir çatışmaya dönüştü. Bu noktada Cemaat şimdiden üç AKP’li bakanın istifasına yol açan yolsuzluk dosyalarını devreye sokarken Başbakan Erdoğan da bir çeşit siyasi risk azaltma ve perdeleme yöntemi olarak “Orduya kumpas kuruldu” hamlesi eşliğinde “paralel devlet” suçlamasını devreye soktu. Böylece eski sermaye ve iktidar bloku parçalanırken yeni bir iktidar-sermaye kümelenmesi oluşmaya başladı.

Lakin AKP hükümetinin ömrüne ipotek koyan milat 17 Aralık sürecinden öte Gezi isyanıdır. Başbakan Erdoğan 40 gündür değil 240 gündür fiilen ülkeyi yönetemez haldedir. Gezi isyanının 11 yıllık AKP iktidarı karşısında halkın zembereğinin boşalması olduğu hatırlanırsa bugün iktidar-sermaye blokundaki yırtılmanın esas olarak artık sürdürülemez hale gelen neoliberal ekonomik-sosyal politikanın krizi olduğunu söylemek gerekir. Bu kriz; 2008 dünya ekonomik krizinden Arap devrimlerine, Suriye politikasından İsrail ile ilişkilere, Sanghay işbirliği örgütünden Çin füzelerine, Mısır-Müslüman Kardeşler yatırımlarından İran ile bölgesel liderlik mücadelesine ve tabii ABD ve AB’nin beklenti ve telkinleriyle Erdoğan hükümetinin tercih ve yönelimlerine dek geniş bir zemine oturmaktadır. Ve bu parametrelerden bir teki dahi Başbakan Erdoğan’a göz kırpmamaktadır. İşte tam da bundan dolayı Başbakan Erdoğan, halihazırda cepte olan geniş halk desteği güvencesiyle ülke içine dönerek gücünü tahkim etmeye çalışıyor. Oldukça ironik bir şekilde bunu daralan hareket alanını genişletmek ve eriyen meşruiyetini artırmak amacıyla orduya eski itibarını ve Kürtlere siyasal çözümü vaat ederek yapmaya girişiyor. Başbakan Erdoğan buradan bir çıkış yolu bulabilir mi? Hayır, bulamaz! Erdoğan geçici/kısmi başarılar elde etse de, hatta Cemaati tamamen saf dışı bıraksa da, yargıyı tamamen kontrolü altına alsa da sonuç bu anlamda değişmeyecektir. Sürenin uzaması sadece maliyeti daha da arttıracaktır. Bu iktidar miadını doldurmuştur.