Zulmünü “ebedi bir mağduriyet” söylemi üzerinden sürdüren Başbakan’ın sık sık 1950-1960 döneminin başbakanı Adnan Menderes’in adını anması boş yere değil. Bir “demokrat” olarak Menderes’e yapılanlar mâlum; Başbakan’a sorarsanız aynısı kendisine de yapılmak isteniyor. Ancak yağma yok! Bu defa ne kendisi, ne de “milleti” böyle bir vesayet tertibine asla izin vermeyecek. Zaten rahmetliyi deviren üniformalı güç, politik anlamda kıpırdayamaz hale getirilmiş durumda. Geriye ebedi şeytan CHP (cehâpe) ve uluslararası şeytani güçler (mesela devletler-lobiler cephesi olarak emperyalizm) kalıyor ki, onu da sandıkta her daim tecelli eden milli irade yoluyla püskürtmek o kadar zor değil.

Başbakan haklı; sonları benzemesin, ama kendisiyle Adnan Menderes arasında önemli benzerlikler var. Tabii, karakter olarak değil, rahmetli, benim bile az-çok hatırladığım kadarıyla öyle nobran bir şahsiyet değil, aksine “efendimsiz” konuşmayan son derece kibar bir zat idi. Muhalefet karşısındaki sert tavırlarının, daha çok İttihatçılığın komitacı geleneğinden gelen ve elinde DP amblemli bir “asa-baston” ile gezen partili cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın uzlaşmaz tavrından ve baskılarından kaynaklandığı söylenirdi. Ancak Menderes, Başbakan’ın ve de son elli yıldır Türkiye sağının iddia ettiği gibi bir demokrat veya demokrasi kahramanı falan değildi. Daha iktidara gelmesinin birinci yılı dolmadan, seçimlerde kendisini desteklemiş olan komünistleri zindanlara doldurmasından, sola karşı uyguladığı baskılardan söz etmiyorum; elbette o Allah’ın emri. Hatta 6-7 Eylül 1955’teki Hıristiyan ve Musevi halka yönelik pogromdan da söz etmiyorum; çünkü o da devlet politikası olarak Türk-İslam milliyetçiliğinin gereği. Asıl sözünü ettiğim, Menderes’in başta CHP, tüm siyasal muhalefete yönelik sadece sözlü değil birçok defa fiziksel saldırıları ve polis zorunu da içeren baskı politikası. Bu politika sonunda Menderes’e en azından muhalefet’in dilinde “diktatör” unvanını kazandıracak olan bütün muhalif basını susturma ve nihayetinde ülkedeki bütün siyasi faaliyetleri yasaklama yetkisine sahip o meşhur “Tahkikat Komisyonu”nu kurma noktasına kadar varmıştı. Kısacası bugünün başbakanıyla o günün başbakanı arasında giderek kararan bakış açıları, paranoyaları, bazen siyasi aklın sınırlarını zorlayan içgüdüsel tepkileri ve diktatörce tasarrufları açısından büyük benzerlikler vardır.

1957 seçimleri: “Allah bir daha..!”

Başbakan’ın iki devir arasında ısrarla yaptığı gönderme ve benzetmelerden başladık, seçimlerle devam edelim. Adnan Menderes’in, söylendiğine göre “Allah bir daha bana o geceyi yaşatmasın” diyerek bir kâbus gibi andığı meşhur bir 1957 erken seçimi vardır. 1950’de %54,8; 1954’te %57,3 oy alan DP 1957 seçimlerini de kazanmıştır; ancak oyları artık %48’e düşmüştür. CHP’nin oyu ise %41,1’dir. Ancak öyle bir seçim sistemi vardır ki, seçim yolsuzluk ve hilelerine ilişkin örneklerin ve yaygın söylentilerin ötesinde başlı başına bir rezalettir! Bu sisteme göre oyların %48’ini alan DP 424 milletvekili çıkarırken CHP %41’le ancak 178 milletvekili çıkarmıştır. Sorun seçimle ilgili şaibe iddiaları ve seçim sonuçlarıyla da sınırlı değildir. Seçim öncesi de ayrı bir rezalettir. Hükümet zamanın devlet radyosunu muhalefete hiçbir söz hakkı tanımadan tek taraflı kullanmaktadır. Bu arada iktidara oy vermeyen Kırşehir ilçe yapılmış ve daha önceki seçimlerde Kırşehir’den seçilen Cumhuriyetçi Millet Partisi Başkanı Osman Bölükbaşı dokunulmazlığı kaldırılarak hapse atılmıştır. İşin komik tarafı Bölükbaşı’nın tutuklanmasından bir gün önce Kırşehir yeniden il yapılır! Bu arada kanlı bir seçim süreci yaşanır. Birçok yerde partilerin taraftarları arasında çatışmalar yaşanır. Kayseri’deki olaylarda 16 kişi yaralanır. Mersin ve Gaziantep olaylarının gazetelerde yayımlanması yasaklanır. Valinin kışkırtmasıyla başlayan olaylar sırasında şehrin üzerinden savaş uçakları uçurulur! Mersin’de bir CHP’li tabancayla öldürülür. Diyarbakır’da muhalefetin seçim sonuçlarına itirazı üzerine seçimlerin yenilenmesi kararı çıkar; İstanbul’da ise itirazlar reddedilir. Kastamonu’da olaylar seçim sonrasında da devam eder ve iki CHP’li tabancayla vurulur, bir DP ilçe başkanı tutuklanır…

1957 seçimleri, kazanmasına rağmen DP’nin talihinin döndüğü andır. Bayar-

Menderes iktidarı giderek şiddetlenen baskı tedbirleriyle muhalefeti nefes alamaz hale getirmeye çalışırken kendi sonunu getirecek gelişmelerin farkına bile varmaz; gözü öyle kararmıştır. Menderes bütün baskıcı politikalarına rağmen gerçek bir “diktatör” olma fırsatını bulamadan askeri bir darbeyle devrilir. Çünkü bir diktatörlük için polis yetmez, ordunun da kontrol altında olması gerekir.

Bazı seçimler vardır, iktidar açısından kaybetmek daha hayırlıdır! 57 seçimleri de onlardan biridir. Demokraside sandığın ve çoğunluğun “her şey” olduğuna inananlar her defasında bu çoğunluğu ele geçirmek ve iktidarı bırakmamak için her türlü kural ihlaline de başvurarak sandığa “el atarlar.” Bir dönem bile muhalefete düşmek ölümden beterdir. O nedenle, iktidar partisine oy vermeyen seçmenin milletten bile sayılmadığı (Benim milletim!) “milli irade” soyutlaması en demagojik biçimiyle her şeye hâkim olur…

Başbakan’ın Gezi dönemeci…

Şimdiki başbakanın talihinin dönüm noktası ise bu son seçimler değil, bütün bir

2013 yazı boyunca sürüp giden Gezi olaylarıdır. Gezi, Başbakan’ın, tabiri caizse “şakülünü kaydıran” dönemeçtir. Artık her şeyi denetlediğini, belki de sonsuz ve sorunsuz iktidarını müjdeleyen ilahi mesajın geldiğini bile düşündüğü bir noktada yaşadığı büyük hayal kırıklığı ve manevi yıkım nedeniyle siyasi aklını kaybetmiş ve içgüdüleriyle davranmaya başlamıştır. (Bunu İslami “fabrika ayarlarına” dönüş olarak tanımlayanlar da var!) Başbakan’ın denge kaybına uğramasına yol açan önemli bir neden, Gezi’nin, bir başkanlık rejiminin Türkiye’de nelere yol açabileceğini de ortaya koyarak, Başbakan’ın “Türkiye usulü başkanlık” planlarını altüst etmesidir. Bunun sıradan bir durum olmadığı açık. “Başkanlık sistemi” Türkiye’de sağın hegemonik, ebedi ve otoriter iktidarının Erdoğan eliyle inşa edilmesi anlamına geliyordu; yani sadece Başbakan’ın kişisel ve denetlenemez iktidarıyla sınırlı kalmayan “tarihsel” bir adım olacaktı. Bu nedenle Gezi’nin Başbakan’ın ruhunda yol açtığı yıkım ve öfke zannedildiğinden daha büyüktür.

Tabii, normal şartlarda bizim Başbakan yine de dümdüz yürüyüp giderdi; ancak O’nu bir süredir kendisini asıl hedefine götürecek başka yollar ve formüller aramaya iten, çok yoğun ve yaygın bir biçimde ortaya çıkan iç ve dış tepkiler oldu. Hem içeride hem de dışarıda, hemen herkes Başbakan’ın “başkanlığının” ve hatta sürmesi halinde başbakanlığının bir nevi “iç savaş rejimi” olacağının ve bunun da sistemin selameti açısından ciddi sorunlar yaratacağının farkına vardı. İslamcılığın onca yıllık çaba ve fedakârlıklarla elde ettiği güç ve hâkimiyetin Başbakan’ın iyice zıvanadan çıkması nedeniyle heba olup gidebileceğinin anlaşılması ile aşırı güç yoğunlaşmasının yol açtığı paylaşım savaşının kesiştiği noktada, kasetler, tapeler vs. ile yürütülen çok sert bir çatışma ortaya çıktı. En azından Tayyipsiz bir AKP hedefini güden bu kampanya Batılı müttefiklerden de, kendi endişeleri doğrultusunda güçlü bir destek buldu. Bu destek, elbette her şeyden önce sistemin (iç ve dış) bekasıyla ilgiliydi. Özellikle Başbakan ve hükümetin (aynı şey zaten) Ortadoğu-Suriye politikalarının, Mısır’la ilgili tavrının ve benzer dış politika potansiyellerinin yarattığı endişeler ve Türkiye’de şekillenmekte olan “Putinist” bir rejimin yol açacağı muhtemel arızalar, bilinmezlikler, Batı’nın başlıca huzursuzluk kaynaklarını oluşturmaktaydı…

Öyle kolay değil!

Ancak Başbakan’ı devirmek o kadar kolay değildi. O da aynı durumda hemen hemen her “Türkün” yapacağını yaptı ve tarihsel Türk milliyetçiliğinin ipine sarıldı. Hem de en Batı karşıtı ve “antiemperyalist” cinsinden bir mağduriyet söylemi eşliğinde. Ne tuhaftır, ulusalcılık kaynaklı onca yıllık “vatan hainliği, emperyalizm uşaklığı, ABD’nin adamlığı” suçlamalarına rağmen meslekten bir Türk milliyetçisi ve “emperyalizm düşmanı” gibi ustalıkla yürüttüğü karşı kampanya sayesinde gemisini ve elbette her şeyden önce kendisini şimdilik de olsa kurtarmayı başardı. Üstelik bunu yaparken sadece kendi kitlesinin önemli bir bölümünü Batı kaynaklı bir komplo-darbe tezgâhı konusunda ikna etmekle kalmadı, bu arada kimi solcuların bile emperyalizm, daha çok da ABD karşıtı korku ve endişelerini dürtükleyerek kafalarını bulandırmayı başardı!

Başbakan, yerel seçimlerden, kendisi için aslında kayıp anlamına gelen “birinci parti olarak çıkmayı” bile göze almıştı, ancak bundan daha iyisini başardı. Bu başarı sayesinde, 17 Aralık hırsızlık-yolsuzluk kampanyası yüzünden muhtemelen kaybedebileceğini düşündüğü cumhurbaşkanlığını kurtardı. (En azından niyet olarak!) Şimdi, eğer kendinden beklenmeyecek bir şeyler yapmadığı takdirde (Hani öyle “ters köşeler” falan!), “Türkiye usulü başkanlık” hedefine şimdilik acil olarak anayasa değişikliği gerektirmeyen “seçilmiş cumhurbaşkanlığı” yoluyla gitmek
isteyecektir. Zaten bu niyetini “Millet başkanını seçecek!” sözüyle de açıkça ortaya koymuş bulunuyor! Seçimi kazandığı takdirde (ki, en güçlü ihtimal) Erdoğan’ın hem var olan yasal yetkilerini, hem de âdeti üzere kendi uygun gördüğü fiili yetkileri kullanacağı, bu arada da seçim sistemi ve ardından anayasa değişiklikleri yoluyla daha ötesini zorlayacak bir yola girmesi kaçınılmaz. (Tabii, “üç dönem” şartını kaldırarak aynı şeyleri bir başbakan olarak daha karmaşık yollardan yapmayacaksa!)

Diktatör olmanın başlıca şartları!

Erdoğan adı “otoriter” ve “tek adamcı” çizgisi nedeniyle uzun bir zamandır “diktatörlük” çağrışımlarına yol açıyor. Çağrışım ne kelime bazı çevrelerce “faşist” bile ilan edildi. Ancak her yiğidin gönlünde yatan aslanlar bir yana “diktatörlük” sadece öznel heveslerle gerçekleşen bir şey değil, onun da nesnel şartları var. Yani bir kişinin ruh ve kişilik tahlili üzerinden veya gizli, açık ajandalarından yola çıkarak veya benzetmeler yaparak, gidişat üzerine mutlak hükümler vermek siyasette doğru bir yol değil. Başbakan son bir yıllık süreçte bir “diktatör” olabilmesi için gerekli temel avantajları kaybetmiştir! Malûm (veya değil) diktatör olmanın birinci şartı, en azından iktidarının başlangıç dönemlerinde genel bir itibara ve “kurtarıcılık”, hatta “ulusun babası” imajına sahip olmayı zorunlu kılar. Hiç olmazsa acil bir ihtiyaca denk düştüğü konusunda, bazen “kerhen” de olsa iç ve dış konsensüs gereği vardır. Diktatör adayı, tarihsel ve/veya güncel zorunluluğunu kanıtlamak durumundadır. Her şeye rağmen “dünya düzeninin” dış ve iç büyüklerinin, yerli ve yabancı mali sermayenin, asker ve sivil bürokrasinin ve genel olarak orta sınıfların doğrudan veya dolaylı onayını alması, onların korku ve endişelerine, huzur, sükûn ve istikrar taleplerine tatmin edici cevaplar verebilmesi gereklidir.

Yine bir diktatörün, ya kapitalist mülkiyetin bekasını da tehlikeye düşüren bir “iç savaşı” kazanmış ya da yukarıda saydığımız güçlerin yüreğini ağzına getiren bir “iç savaş” ihtimalini ortadan kaldırmış olması gerekir. Bu şart bir diktatör için önemli bir meşruiyet ve rıza kaynağıdır. Oysa bizim şimdiki Başbakan’ın kuvvetle muhtemel başkanlığının orta vadede bir nevi “iç savaşa” yol açabileceğine dair yaygın bir endişe vardır. Ayrıca Başbakan’ın toplumu sarmış genel bir korku, endişe ve umutsuzluğu yalandan da olsa gidermesi bir yana bakışı, duruşu ve politikalarıyla toplumun önemli bir bölümü için korku, endişe ve umutsuzluk kaynağı olduğunu da unutmayalım. Üstelik her diktatör için en azından diktatörlüğünün ilk döneminde “namus ve dürüstlük” konusunda eski rejimin hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve yağmacılığından bıkmış insanların genel destek ve güveni çok önemlidir!

İyi de, Başbakan biliyor mu?

Ancak bu nesnel şartların yokluğu Başbakan’ın bütün bunları bildiği veya bu şekilde algıladığı anlamına gelmez. Dedik ya, Başbakan artık “siyasi akıl” ile değil, çevresindeki az sayıda akıl sahibini de sürükleyip giden içgüdüleri ve “bahtının rüzgârı” ile yol almaktadır; elbette kurnazlık ve tezgâhçılığı gerçek akıl ve kavrayışla bir saymazsak. Başbakan için, bütün zorluk ve engellere rağmen, “milletinin” sandık ve meydanlardaki desteği sürdüğü müddetçe “durmak” diye bir şey olamaz! Zaten bu noktada durması da imkânsızdır; aksi halde sadece iktidarını kaybetmekle kalmaz, “düşmanın” da eline düşer, kurduğu kaleler yıkılır, içeri bile atılabilir! Bütün bunlardan dolayı Başbakan dönen talihine rağmen şartları zorlamaya devam edecektir. Ayrıca çeşitli toplumsal ve politik boşluklar içeren mevcut şartlarda, iyi-kötü gidebileceği bir yol da vardır.

Burada unutulmaması gereken önemli bir husus, Başbakan’ın (mesela soldaki) muhaliflerinin kavram ve terimleriyle düşünmediğinin bilinmesi gerektiğidir. Başkalarının “otoriterlik”, “diktatörlük” veya “faşistlik” olarak addettiği şeyler Başbakan için “milletinin desteği” temelinde var olan gerçek bir demokrasidir! (Adnan Menderes örneği!) Üstelik bu demokrasi, her türlü Batı destekli “emperyalist” iç ve dış komploya rağmen yürümektedir! Dolayısıyla Başbakan, bir de “Başkan” olması halinde, nesnel olarak bütün olumsuz şartlara rağmen nesnelliğin kendinden yana bölümlerini ve var olan kitle desteğini de kullanarak, sağdan bir “demokratik diktatörlüğe”, yani, giderek daha da gericileşen bir “popülizme” yönelmek isteyecektir. Bu kolay olmasa da imkânsız değildir. Bu durumda (artık) Başkan, şans ve imkânlarını, kendisini durduracak güçte toplumsal ve politik bir alternatif ortaya çıkmadığı sürece, nesnel sınırlarına çarpıp parçalanana kadar kullanma durumunda olacaktır. “Çarpıp parçalanmadan” söz ediyoruz, çünkü bugün dahi, ortamı yumuşatacak tavırlara, öyle eski usul “balkon konuşmalarına” falan tenezzül etmeyen bir siyasi liderin, işleri iyice ilerlettiği bir dönemde uzlaşmacı bir tutum alması, güç toplamasını sağlayacak kısa süreli taktik manevraların ve gündem şaşırtmalarının dışında mümkün görünmemektedir.

Erdoğan savaşa gidiyor..!

Yukarıda sözünü ettiğimiz “bir nevi iç savaş rejimi” tanımlaması sadece bir mecazdan ibaret değildir. Gidişat, eğer bir noktada durdurulamadığı takdirde “iç savaşın” giderek daha somut, daha bire bir anlamlar kazanma ihtimali hiç de küçümsenemez. Peki, neden böyle?

Başbakan bundan sonraki unvanı, makam ve mevkii ne olursa olsun iktidarını sürdürebilmek için giderek daha “savaşçı” bir kimliğe bürünmek zorunda. Çünkü bu tür bir iktidarın ayakta kalabilmesinin zorunlu şartları vardır. Bu nedenle Başkan, devlet düzeyinde, baskı kurumlarını çok daha güçlendirmek, yargıyı iyice “amaca uygun” duruma sokmak, yürütmeyi çok daha denetimsiz hale getirip bütün bunları da doğrudan yönetmek durumundadır. Ayrıca doğrudan bir milli güvenlik devleti anlayışının iç ve dış “komplo ve darbe” söylemine dayalı olarak “Yeni Türkiye”ye uyarlanması daha da güç kazanacaktır. (Bakınız MİT Yasası, sonu gelmez “yargı reformları”) Toplumsal düzeyde ise aynı süreç bugüne kadar olduğu gibi (elbette çok daha gerici biçimlerde) kitle desteğinin “kutuplaştırma”, korkutma, kışkırtma ve açık mezhepçi politikalarla sağlamlaştırılıp korunması; asla yasal bir hak durumuna getirilmeyen sosyal destekler, “fitre, zekât ve sadakalar”, tüketime dönük giderek ağırlaşan kredi borçları ve bunların üzerinden giden “sürdürülebilir sürünme” yoluyla yürütülecektir. Yeni “güvenlik devleti konsepti” gereği, geçmiş “Ergenekon” tecrübesinin de ışığında, (Anlaşılan bu defaki “Ötüken” olabilir!) her türlü muhalefete yönelik polisiye (ve elbette adli) baskı ve operasyon politikaları da bir yönüyle, destekçi kitlelerin korku, endişe ve öfkelerini güçlendirip Baş(ba)kan’ın ardında saf tutmalarını sağlamayı hedeflemektedir.

İşin ekonomik-sınıfsal boyutuna gelince; bugüne kadar yapılanların, bundan sonra yapılacakların teminatı olduğunu söyleyebiliriz. Önce eskisinden daha temkinli ve tedbirli, ancak eğer ömrü olursa giderek daha da zıvanadan çıkacak, sonunda ortalık yerde ve hiç gizlenip saklanmadan yürütülen hırsızlık-yolsuzluk-soygun ve yağma! Var olan birikim modelinin, krizin iniş ve çıkışlarına uygun bazı zorunlu rötuşlar yapılarak devamı; öncelikle kendi yandaşlarına ekonomik avantaj ve ayrıcalıklar sağlayan, ancak esas olarak büyük sermayenin bütününe hizmet eden bir ekonomi politikası; bazı sermaye kesimlerinin gerektiğinde tehdit ve zor yoluyla denetimi, emeğe karşı açık sınıf düşmanlığı, giderek artan iktisadi sömürü, emeğin örgütlenmesine ve direnmesine yönelik yasal ve fiili engeller, var olan sendikaların ele geçirilmesi, buna eşlik eden toplumsal ve politik baskılar…

İşin bir de seçimler boyutu var. Varlığının ve “meşruiyetinin” temeli esas olarak “sandığa” dayalı bir iktidarın, bu iktidarı koruyabilmek için gerektiğinde, hatta bazen gerekmediği halde “tedbiren” sandığı ve sandık sonuçlarını mutlak bir biçimde denetlemek ve yönlendirmek isteyeceği çok açık. Son seçimlerin ve bugünkü “dar bölge” tartışmalarının da gösterdiği gibi seçim ve sandık mevzularının daha derin müdahalelere, giderek daha büyük çatışmalara neden olması muhakkak görünüyor.

Böyle bir sürecin, aynı bugünkü gibi, hemen her adımda ve her konuda çatışmaya yol açması kaçınılmaz. Üstelik bu çatışma, belirli bir dozda, kontrollü ve mümkünse olabildiğince “tek taraflı” darbelerle yürütülebilmesi şartıyla Başbakan’ın da tercihi. Kitle desteğinin, yani “milletin teveccühünün” devamı bir yönüyle buna bağlı. Çatışma ortamlarının düzenlenmesinde ve çatışmanın kontrolden çıkma istidadı gösterdiği durumlarda polisin ve istihbaratın daha güçlü ve sert biçimde devreye gireceği de muhakkak. Alametler, Başbakan’ın, eğer amacına ulaşırsa, başkanlık döneminin giderek sertleşen ve ucu bugünden öngörülemeyecek bir “olaylar” süreci olacağını gösteriyor. Şimdiden de görebileceğimiz üzere hemen her muhalefet biçimi ve protestonun polis saldırısıyla çatışmaya döneceği; hatta komplo-darbe operasyonlarıyla sonuçlanacağı söylenebilir. Şimdilik nispeten “sembolik” görünse de giderek somut biçimler alabilecek “bir nevi iç savaş”tan söz etme nedenimiz budur.

Zurnanın zırt ettiği yer..!

Başbakan’ın bir süredir girdiği yol, vermeye çalıştığı bütün aksi görüntüye ve çokbilmiş hallerine rağmen çok iyi bildiği ve gerçekten istediği yere varmasını sağlayacak bir yol değildir. Zaten kibirle karışık korku ve içgüdülerin kılavuzluğunda yürünen bir yolun kişiyi nereye götüreceği bilinemez. Başbakan’ı o karış karış bildiği ve emin adımlarla yürüdüğü (eski) yoldan ayıran öncelikle Gezi, ardından da 17 Aralık olmuştur. Laik muhaliflerinin çoğunlukla “şeriatı getireceğini” düşünmelerine rağmen o, toplumsal-siyasi-kültürel planda dini şerbeti kıvamlı bir otoriter muhafazakârlık ve denetimsiz “yürütme” olarak zuhur eden, ekonomik olarak neoliberal-piyasacı sistematik yağma ve soygun modelini çoktan gerçekleştirmiş bulunuyordu. Sıra artık var olan kurumsal yapının bu gerçekliğe uyarlanmasına ve sağlamlaştırılmasına gelmişti. Bu, sürecin Türkiye’ye has bir başkanlık sistemi ile taçlandırılması anlamına geliyordu. Zaten tabiri caizse “zurnanın zırt ettiği yer” de burası oldu. Türkiye ayağa kalktı ve Başbakan bütün dengesini kaybetti…

Evet, Erdoğan’ın talihi dönmüştür. Büyük bir ihtimalle her gece daha kötü kâbuslarla uyanmaktadır. Ancak 1957 seçimlerinde “Allah bana bu geceyi bir daha yaşatmasın!” diyen Menderes’ten farklı olarak kendisi öyle “kolay” gidecek cinsten birisi değildir. Baş(ba)kan, kendi kâbuslarını, artık zapt etmeye bile çalışmadığı öfkesiyle bizlere de yaşatmadan hiçbir şeyden vazgeçmeyecek gibi görünüyor. Durumun zorluğu ve tehlikesi, kendisinin “demokratikleşme” ve “milletin egemenliği” adını verdiği diktatörce heveslerinin hem “moral” hem de nesnel zeminini büyük ölçüde kaybetmiş bir şahsın, bunu zorlayacak olmasından kaynaklanıyor. Bu nedenle, belki de gelecekte bir gün, kazandığı en son seçime kendisi de lanet okuyacaktır!

Bazı sonuçlar

Buradan bazı sonuçlara varabiliriz:

1)Öncelikle AKP’nin ABD emperyalizmi tarafından kurdurulup iktidara getirildiği ve istendiğinde yine onun tarafından iktidardan düşürülebileceği türü hikâyeler her ne kadar “kulağa hoş gelseler de” herhangi bir değere sahip değiller. AKP, emperyalizm tarafından “merkezin” tamamen çöktüğü o ağır kriz ertesi dönemde açık farkla seçimi kazanmayı başarabilen, düzen içi tek parlamenter alternatif olması nedeniyle kabul gördü; önü bu nedenle kesilmedi, giderek güçlü biçimde desteklendi. AKP iktidarı, zaman zaman bazı kuşkulara yol açsa da uzunca bir süre emperyalizm için sorunsuz, hatta ekonomik ve siyasi olarak başarılı bir müttefik, bölge için uygun bir model ve yerli sermaye için de güçlü ve iş bilir bir siyasi önderlik olarak temayüz etti. Bu sayede ordunun politik gücünün kırılmasında herhangi bir güçlükle karşılaşmadı. Ancak 2008 kriziyle birlikte genel dünya ve bu arada ülke şartlarında ortaya çıkan değişiklikler, öncekinden çok daha özerk dinamikleri tetikledi. Bu dinamiklerin ülke ve bölge planında ortaya çıkmaya başlayan politik sonuçları içerideki ve dışarıdaki kimi mahfillerde, önce dış politikasına ilişkin (İsrail, Ortadoğu, İran, “Yeni Osmanlıcılık” vb.) bazı endişelere yol açsa da durum inişli çıkışlı gidişatı paralelinde “idare edildi.” Bu dönemde iktidar, dünya krizi şartlarında Türkiye’nin, yani Türkiye devletinin ve büyük burjuvazisinin dünya ekonomisi ve siyaseti içerisindeki konumunu ve Batı ile ilişkilerini yeniden tanımlama yolunda, mesnetli mesnetsiz, ancak iddialı adımlar atmaya başladı; bu arada genel olarak bütün sermayenin çıkarları hesabına gerekli olan işlevleri yerine getirirken, sermaye içi dengelerle kendi yararına ve açıkça oynamaya başladı. Amaç, “ebedi” bir iktidarın toplumsal temellerinin inşasıydı. Bu müdahaleci tavır giderek bütün toplumsal-bireysel alan ve ilişkileri kapsamaya yöneldi. Bu arada aşırı bir güç yoğunlaşmasının yol açtığı rekabet, iktidarı oluşturan ittifakta ciddi bir çatışma ve ardından da kırılmaya neden oldu. Suriye (ve Mısır) meselesindeki cahilce hırsı ve başarısızlığının neden olduğu saldırganca tutum, hükümeti ve esas olarak da Başbakan’ı içeride ve dışarıda daha da sorgulanır hale getirdi. Batı kaynaklı eleştirilerin dozu giderek arttı. Bu sorgulama Başbakan’ın en azından söylem düzeyinde daha Batı karşıtı bir tutum almasına, hatta zaman zaman “emperyalizm ve yerli işbirlikçileri” (mesela CIA-Cemaat ilişkisi) mevzularına girmesine yol açtı. Gezi’ye ve 17 Aralık’a ve ardından seçimlere bu şartlarda gelindi…

Bütün bunlar bize AKP-emperyalizm ilişkilerinin (dünyadaki bütün benzer durumlarda olduğu üzere) öyle tek yönlü düz bir çizgi izlemediğini; evreni Washington’daki bir masa başından idare eden ve “ol deyince olduran, öl deyince öldüren türde “kadiri mutlak” bir emperyalizm anlayışının yanlışlığını göstermekte. Ancak burada kestirmeden çıkartılması gereken sonuç, Türkiye’nin iç dinamiklerinin en azından dış dinamikler kadar önemli ve etkili olduğunu ve yarının muhtemel başkanının kaderinde ağırlıklı olarak iç dinamiklerin rol oynayacağını gösteriyor. Bu nedenle emperyalist merkezlerin hükümete ilişkin endişeleri ne olursa olsun, temelde Türkiye’nin kendi dinamiklerinin ortaya çıkaracağı ve kendilerinin de desteklemeye uygun bulduğu yeterince güçlü ve makul bir alternatif oluşmadığı sürece iktidarın Batı ile ilişkileri, iş onlar açısından da gerçekten “çığırından çıkmadığı” sürece çeşitli iniş ve çıkışlarla, en azından “Türkiye’nin hatırı için” sorunlu da olsa sürecektir. Yani bu konularda “emperyalizme güvenmek” olmaz!

2)Ha keza, aynı şeyi Türkiye büyük burjuvazisi için de söyleyebiliriz. Erdoğan her ne kadar “sermayenin adamı” (aynı “emperyalizmin adamı” olduğu gibi) olsa da her siyasi önderlik gibi, temsil ettiği sınıfla bire birlik bir ilişki içinde değildir. Her önderlik sınıfla ilişkisinde çeşitli derecelerde özerk bir karakter taşır. Yani “sınıfla parti aynı şeyler değildir.” Bu nedenle burjuva partilerinin burjuvaziyle ilişkisi doğrudan bir “efendi-uşak” ilişkisi değil, binlerce gündelik-pratik bağlantıyı da içeren politik-programatik bir ilişkidir. Üstelik kimi zaman hükümetlerin sermayenin tamamının veya bir bölümünün destek ve rızasını göreceli de olsa açık veya örtülü zor yoluyla sağlamaya çalıştıkları; yine aynı amaçla sermayenin bir bölümünü diğer bölümüne karşı destekleyip kolladıkları, burjuvaziyi siyasi olarak böldükleri de vakidir. Bütün bunlara bakarak, burjuvazinin rahatsızlıklarının, hatta alenen muhalefetinin otomatik olarak bir burjuva hükümetinin iktidardan düşmesine yol açmayacağını da söyleyebiliriz. Burjuvazinin desteğini önemli ölçüde kaybeden hükümetlerin bunu kimi zaman “dış güçler” ve “sömürücüler” söylemi (Ki, Erdoğan her ikisini de zaman zaman kullanmaya başladı!) ve bazı sosyal-ekonomik politikalarla desteklenen bir çeşit “halkçılık”la dengeleyip iktidarlarını epeyce bir zaman sürdürebildikleri görülmüştür. Kısacası gidişatın durdurulmasında, zaman zaman “demokrasiye” ilişkin metinler yayımlasalar bile büyük burjuvaziye de güvenemeyiz!

3)Çok önemli bir mesele olarak barış sürecine gelince. Bu, hükümetin hâlihazırda en sağlam dayanaklarından biri gibi görünüyor. (Adeta barışın teminatı!) Ancak hükümet bu noktada sağlam ve yasalarla desteklenen bir çözüm iradesiyle değil, esas derdi Kürt ulusal hareketinin tasfiyesi, olmazsa bölünmesi olan taktik manevralarla hareket ediyor. Görüşmelerin hâlâ bir müzakere sürecine evrilmemesi bu kasıtlı tutumun bir sonucu. Hükümet bu samimiyetsiz tavrına rağmen Kürt hareketinin zaaflarından da istifade ederek, durumu idare etmeyi, Kürt ulusal hareketini belirli bir noktada, kısmen de olsa hareketsiz kılmayı başarabiliyor. Şimdi en önemli soru, Türkiye giderek gericileşen bir baskı rejiminin tahakkümü altına girerken Kürdistan’ın aynı devletin sınırları içinde nasıl (“radikal”) demokratik ve özerk bir yapı kazanacağıdır! Soruyu, Türkiye siyaseten giderek despotik-tekçi bir karakter kazanırken, başkanlık rejiminin Kürdistan’daki bir “ikili iktidara” nereye kadar göz yumacağı şeklinde de sorabiliriz. Sonuç itibariyle “yeni rejime” karşı mücadelede, Kürt ulusal hareketinin, bir “taktik” olarak ifade edilse de gerçekte siyasi olarak “ikircikli” tavrının netleşmesi büyük öneme sahip.

4)Neoliberal dönemde, tarihsel olarak bildiklerimizin dışında (Faşizm, Bonapartizm, askeri diktatörlükler vb.) Rusya’da olduğu gibi farklı baskı rejimlerinin de ortaya çıktığı (“Putinizm”) veya Türkiye’de (hatta AB üyesi Macaristan’da) olduğu üzere, kendine has özellikleriyle giderek şekillendiği görülmektedir. Bunlar diğer “klasik” burjuva baskı rejimlerinin kimi özelliklerini taşımakla birlikte bütün “normal” ve “demokratik” (parlamento, seçimler vb.) kurumların işlediği, alabildiğine “sivil”, ancak her yola başvurularak kazanılan seçimlerle sağlanan ve çeşitli sosyal politikalarla denetlenen büyük bir seçmen desteğine sahipler. Medyayı siyasi baskı, sistematik bir soygun ve rantla elde edilen büyük para kaynakları vasıtasıyla denetliyorlar. Bu rejimlerde büyük burjuvazi her türlü sömürü imkânının sağlanması karşılığında rejimi maddi ve politik olarak desteklemek zorunda; aksi halde liderin gücü oranında başlarına gelmeyen kalmıyor. Bu tür rejimlerde (mesela bizdekinde) geniş kitleler, güçlü bir popülist söylem eşliğinde asla yasal bir hakka dönüşmeyen resmi veya informel yardım ağları ile sınıfsal kimliklerinden soyutlanacak biçimde “şekilsizleştiriliyorlar.”

Şunu da eklemeden geçmeyelim. Böyle bir rejimin ortaya çıkması, hiçbir şekilde diğerlerinin tarihe karıştığı anlamına gelmiyor. Aksine bu tür bir rejimin iflası, belirli toplumsal güç dengelerine bağlı olarak diğer baskı rejimlerini gündeme getirebilir. Yani bu konuda “demokrasiye” ilişkin herhangi bir garantiden söz etmek mümkün değil.

5)Bir diğer önemli husus ise AKP’nin gerilemesinin, kimileri öyle sansa da, doğrudan hayırlara vesile olmayacağının seçimlerle bir kez daha anlaşılmasıdır. AKP seçmeninin ikinci partisinin çok büyük oranda MHP olduğuna dair anketler doğrulanmış ve AKP’nin kaybettiği oylar büyük oranda, yarın ne tür iç dönüşümler geçireceği henüz tam olarak kestirilemeyen MHP’ye akmıştır. Seçimlerden en kârlı çıkan parti, Kürt sorunundaki gidişatın da tetiklediği korku ve umutsuzlukların etkisiyle Orta-Güney Anadolu küçük burjuvazisinin ve hatta bazı sanayi kentlerinde işçi sınıfının da oylarını almayı başaran MHP olmuştur.

6)CHP muhalefetinin ise var olan hali ve seçmen kitlesiyle daha öteye gitmesi mümkün değildir. İşçilerin, kent yoksullarının ve Kürtlerin önemlice bir bölümünün desteği olmadan CHP’nin hiçbir seçimi kazanamayacağı açıktır. Buna karşın ortalama birçok CHP yöneticisinin ve partinin seçmen tabanının bu kesimlere duyduğu uzaklık, hatta tiksinti ve nefret ve o ebedi “devlet partisi” ruhu bu partinin yerinde saymasının önemli bir nedenidir. Şovenizm konusunda CHP seçmeni, büyük oranda MHP seçmeninin az daha “ince kıyılmış” halidir! Bunca yaygın “Tayyip korkusuna” rağmen CHP daha fazlasını yapamamıştır. Seçim sonuçları, sırf “AKP kazanmasın” diye CHP’ye oy vermenin hiç de “gerçekçi” bir tutum olmadığını bilmem kaçıncı defa göstermiştir.

7)AKP’nin yüzde 38 oyla ciddi bir gerileme gösterdiği 2009 yerel seçimleri Başbakan için bir dönüm noktası olabilirdi. O seçimler, AKP’nin gücünü kıracak yöntemin kimlik ve “cumhuriyet elden gidiyor!” siyaseti değil, söylem düzeyinde de olsa sosyal ve sınıfsal bir siyaset olduğunu bir ölçüde ortaya koymuştu. Ancak hem bu dilin CHP genetiğiyle uyuşmaması hem de 2010 anayasa referandumu başarısı AKP’nin 2011’de yeniden açık ara en güçlü parti olmasını sağladı. AKP’nin rüzgârını kesebilecek tek yolun güçlü bir “hayır” olduğu açıkken “yetmez ama evet”çi ve “boykot”çu tavır (hem de en demokratik ve de devrimci hesap ve amaçlarla) belki de “müflis bir siyasetçi” durumuna düşecek Erdoğan’ın bugün karşımıza bir “diktatör” adayı olarak çıkmasında önemli bir rol oynadı. Ancak yine de ders derstir, tabii eğer alındıysa!

8)Sosyalist harekete gelince. Uzun yıllardır defalarca “artık dibe vurduğu”, bu nedenle de yükselişe geçeceğine dair depreşen iyimserliğe rağmen iniş (veya en dipte düz bir çizgi!) devam ediyor. Bu durumun artık 34 yıl önceki 12 Eylül ile veya 25 yıl önce “yıkılan duvar” ile açıklanması mümkün olamaz. Sorun sosyalistlerin kaç oy aldığı değil, kendi dinamizmini harekete geçirecek bağımsız ve birleşik bir tutum alamamaktan kaynaklanıyor. Kısmetini başka yerlerde arayan “gerçekçiler” veya “dünya yıkılsa” dönüp bakmayacak olan sekterler bir yana sosyalist hareketin bağımsız bir emek hareketinden yana olan ve gerçek dünya ve politika ile bağlantılı kesimleri bile birleşik bir güç, bir cephe oluşturma politikasını hayata geçirememiştir. İktidar ve şefinin tarihsel planlarını altüst eden GEZİ gibi bir dinamiğin ortaya koyduğu devrimci bir önderlik inşası görevi hâlâ “ortada” durmaktadır. “Çok şey olan, ama her şey olmayan” Gezi’nin bir “sandığa” tıkıştırılamayacağı, ancak öylece “sokak ortasında” da bırakılamayacağının anlaşılması gerekiyor.

AKP’yi ayakta tutan toplumsal ağı parçalamanın tek yolu sınıf savaşı ve sınıfın bağımsızlığını esas alan devrimci politik bir çizgidir. Özgürlük ve demokrasi sorununu da kendine bağlayacak olan bu yol, muhtemel bir AKP sonrası dönemde de burjuvazinin diğer “yönetim biçimlerine” karşı mücadelede “tek yol” olacaktır. Tekrar edelim, bu her şeyden önce bağımsız bir devrimci sosyalist önderlik ve bir emek cephesi sorunudur. Bu soruna ciddi ve samimi bir biçimde el atılmadığı sürece sosyalist hareket ya kendi “paralel evreninde” yaşamaya ya da Kürt ulusal hareketinin “radikal demokrasi” projesinin edilgen bir unsuruna dönüşmeye mahkûm olacaktır…

image_pdfimage_print