1970 Haziranı’ydı; okul kapanmış, yaz tatili başlamıştı. Orada burada avarelik yapıp denize giriyor ve sabahtan akşama kadar top oynuyorduk. Bir gün yine daha ‘karga bokunu yemeden’ başladığımız üst üste üç maçın ardından mahalleye döndüğümüzde arkadaşlardan biri ‘Oolum, işçiler Bağdat Caddesi’nden Kadıköy’e inip ortalığın ağzına s…lar. Hâlâ da iniyorlar!’ haberini verdi. ‘Hadi lan!’ deyip bir arkadaşla birlikte ana caddeye doğru koşturduk. Cadde tarafından kamyon gürültüleri ve uğultu halinde ‘Demirel İstifa!’ sesleri geliyordu. Az sonra ellerinde kalın sopalar, demir çubuklar olan ve kamyon kasalarına doluşmuş işçileri gördük. Kamyonların üstünde çok sayıda Türk bayrağı dalgalanıyordu. Bunlar Kadıköy’dekilere yardıma giden işçilerdi. Yol kenarında biriken kalabalığın içindeki bir amca, ‘Bu işçiler iyice azıttı, Kurbağalıdere Köprüsü’nde polisle çatışmışlar, Kadıköy Kaymakamlığı’nı, polis arabalarını yakmışlar!’ dedi. Bir başkası ‘Bağdat Caddesi’nden geçerken herkese bayrak astırmışlar’ bilgisini verdi. Epeyce iyi giyimli bir başka zat ise endişeli gözlerle, geçen kamyonlara bakıp ‘Evlerimizi elimizden alacaklar!’ diye mırıldanıyordu. İşçilerin tank barikatlarını yardığı, askerlerle de çatıştığı ve çok ölü olduğu söyleniyordu. Ben heyecanla yanımdaki arkadaşa dönüp ‘Yürü lan Kadıköy’e gidelim!’ dedimse de, onun, ‘Oolum bok yoluna gideriz!’* itirazı üzerine bu tarihi olaya daha yakından şahit olma fırsatını kaçırdım. Gerçi henüz kimsenin işçi sınıfının bir tarih yazdığından haberi yoktu…

Yani bir gün önce protesto yürüyüşleri ve devrin başbakanı Demirel’in kardeşine ait Haymak fabrikasının işgaliyle başlayan ve ertesi gün bir nevi ayaklanma kıvamını bulan olaylar sırasında ben ‘Altıda haftaym, on ikide biter’ deyip kan ter içinde top kovalamakla meşguldüm. Haberim bile olmamıştı. İtiraf ediyorum! Bu durumu epeyce sonra bir devrimci abimize anlattığımda, bana gülerek, ‘O gün top oynayan sadece sen değildin. Dev-Genç’liler de İTÜ’nün bahçesinde top oynuyorlardı, olayları haber alınca maçı yarıda kesip apar topar gittiler!’ demişti. Artık günahı onun boynuna, öyle miydi değil miydi bilemem. Ancak bildiğim, daha doğrusu o dönemde duyduklarım, devrimci gençliğin pek çok unsurunun eyleme çeşitli aşamalarında katılmış olduğu, ön saflarda çatıştığı, elinden geldiğince önderlik yapmaya çalıştığı yönündeydi.

Dağlar dağlar…

Ama ne yalan söylemeli, kimi istisnalar bir yana, o zamanların devrimci hareketinin gözünde işçi sınıfının bir tuhaf yeri vardı. Çok enteresandır, işçi eylemlerinin şekil değiştirip fabrika işgalleri ve militan grevler, direnişler biçimini aldığı 68-71 döneminde, Türkiye İşçi Partisi gerileme devrine girerken, ondan kopan devrimci hareket, zihnen ve bedenen işçi mücadelesinden uzaklaşıp ‘dağlar’, ‘kırlar’ ve ‘köylüler’ mevzuuna sardırmıştı. ‘Parlamenter reformizm’den koparken işçi sınıfından da uzak düşülüyordu. Devir dağ, orman ve kır manzaralı, pastoral devrim hayallerinin zihinleri kapladığı bir devirdi. ‘Fokoculuk’un, ‘öncücülük’ün, ‘şehir ve kır gerillası’nın, ‘bir köylü savaşı olarak halk savaşı’nın, ‘toprak devrimi’nin, ‘kırlardan şehirlerin kuşatılması’nın hararetle tartışıldığı zamanlardı. Endüstri merkezlerindeki devrimci gençler bile kırsal alandaki ‘köy çalışmalarına’ koşuyordu. Devrim kırlardan gelecekti ve de köylülük fiilen en devrimci sınıftı. İşçi sınıfının önderliği de fiili değil, en iyi şartlarda ancak ideolojik, yani bir nevi ‘ruhani’ önderlik olabilirdi. Eh ne de olsa ‘Marksizm’ diye bir şey vardı ve işçileri de bir yere koymak gerekiyordu. Grevlerin, fabrika işgallerinin ve direnişlerin hızını artırdığı bir zamanda, kimileri, memlekette işçi sınıfının varlığını yokluğunu tartışırken, Türkiye İşçi Partisi’nin İzmir yönetimi de Ağustos 1969’da yayımladığı bir bildiride ‘İşçi sınıfının uyanışı, köylülere nazaran daha zayıftır. Geri kalmış bir ülke olarak Türkiye’de kristalize olmuş bir işçi sınıfından bahsetmek mümkün değildir’ demekteydi. Hani tam ‘Buyurun buradan yakın!’ misali.

Devrime ‘yön’ verenler!

Tabii, zamanın devrim anlayışının şekillenmesinde, Türkiye sosyalist hareketinin sınıf karakterinin, dünya sosyalist hareketinin kimi tarihsel hastalıklarının yanı sıra devrime ‘YÖN’ verme çabasındaki ‘milliciliğin’ de çok önemli bir rolü vardı. Hareketin bir bölümünün bir yandan devrimcileşip ‘Marksistleşirken’ bir yandan da sınıftan uzaklaşması, hatta onu neredeyse yok hükmünde sayması büyük oranda bu ‘millici’ (ki bugün ‘ulusalcı’ diyoruz.) ve de ‘demokratik’ ideolojinin etkisinden kaynaklanıyordu. Bunun temelinde de ucu cuntacılıklara, darbeciliklere açılan bir ‘sol Kemalizm’ ve sınıfsal açıdan cinsiyetsiz ‘milli devrimci kalkınma yolu’ fikri yatıyordu. Yani ‘öncülük’ dendiğinde akla gelen öyle işçiler falan değil, aydınlar, subaylar, bürokratlar falan oluyordu. Tabii Atatürkçü, devrimci ve antiemperyalist olmaları şartıyla! Çünkü bize öncelikle ‘tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye’ ve bunun için de bir ‘milli cephe’ gerekliydi. Zaten zamanın ünlü sloganlarından birinde ‘Ordu Gençlik El Ele, Milli Cephede!’ denmekteydi. Bu durumda etiyle kemiğiyle bir işçi sınıfı öncülüğünden söz etmek bir nevi abesle iştigal sayılırdı. Sosyalistlerin ‘aşamalı’ anlayışıyla milliyetçi orduevi solculuğu en azından bir dönem için birbirine ‘cuk’ oturmuştu! Sonradan yollar ciddi biçimde ayrılmış olsa da.

İşçi sınıfı ‘kristalize’ oluyor!

1970’in o sıcak Haziran günlerinde, 150 bin işçi, İstanbul ve İzmit’te ellerinde demir çubuklar, taşlar, sopalar, pankartlar ve bayraklarla harekete geçtiğinde soldaki ‘manzarayı umumiye’ aşağı yukarı böyleydi. Üstelik sendikalar önderliğinde başlayan hareket çok kısa sürede fiilen ‘kendiliğindenleşmiş’ ve adeta yanılmaz bir sınıf içgüdüsüyle işin gereğini yerine getirmişti. Hem de solun kahir bir ekseriyetinin, kimi zaman neredeyse ‘meleklerin cinsiyetini’ ve ‘cinlerin iğne deliğinden geçip geçemeyeceğini’ tartıştığı bir dönemde.

Bu çapta bir işçi eyleminin Türkiye solunu mevzuya derhal uyandırması gerekirdi. Ancak devrimci hareket 15-16 Haziran’ı, tahlilinde hamasetin dışında oturtacak bir yer bulamamıştı. Ortaya çıkan fiili durum, zamanın hâkim devrim anlayışına, plan ve projelerine uygun düşmüyordu. O tahlile göre önümüzde milli ve demokratik bir aşama vardı, önce emperyalizm kovulmalıydı; sosyalizm ise daha çok uzaklardaydı ve zaten işçi sınıfı da yeterince olgunlaşmamıştı. Sınıf, olsa olsa ‘milli güçler’den biri, hatta en istikbal vaat edeni idi! Onunla ancak hak ettiği kadar ilgilenilmeliydi! Üstelik o derece ‘işçicilik’, ‘şehirlerin esas alınması’, ‘proletarya ayaklanması’ ve ‘sosyalist bir Türkiye’ fikri, Allah esirgesin, insanı ‘revizyonist’ yapardı. Tabii, bu bakış açısıyla milli ve demokratik vazifelerle sosyalizmin vazifeleri arasındaki köprüyü gerçek hayatta kurmak mümkün değildi. Oysa bu işi becerebilecek tek güç olan işçi sınıfı, Türkiye solunun rüyalarında bile göremeyeceği bir eylemle ‘Ben buradayım!’ diye bağırıyordu. Üstelik devrimci bir siyasi önderliği bile yoktu.

Sınıf bilinci

Sabahına top oynayarak başladığım günü, akşamüstü ilan edilen sıkıyönetim ve gece sokağa çıkma yasağıyla bitirmiştim. Ancak hayatımızın yeni bir aşamaya girdiğini hem yaşım, hem de fukara birikimim nedeniyle anlamam mümkün değildi. Zaten bizim cenahta neredeyse kimseler işin özünü anlamamıştı. Ancak solun, sosyalistlerin, devrimcilerin çoğunluğunun uyanamadığı duruma, tarihsel rolü ve işinin gereği olarak devlet ve güçlü mülkiyet duygusuyla burjuvazi hemen uyanmıştı. Elbette sınıfın sınıfı anlaması, hissetmesi başka bir şeydi. Patronlar, güçlü sınıf bilinçleriyle işçi sınıfının yıkıcı, devrimci içgüdülerini ve potansiyelini herkesten önce fark ettiler. Türkiye’de ‘kristalize olmuş’ bir işçi sınıfı vardı ve patronların Demirel tipi ‘demokratik’ hokkabazlıklarla kaybedecek vakitleri yoktu. Gereği yapılmalıydı. Yapıldı da…

* Arkadaş ‘bok yoluna gitme’ konusunda haklıydı. O gün ölenlerden biri de olayları dükkânının önünde seyreden Fenerbahçe İşkembecisi idi!

image_pdfimage_print