Bir gerilim hikâyesi: Bedene üflenen ruh!

İşte bir 12 Eylül daha. Ağzımdan yel alsın, yani yıldönümü manasında! Merak etmeyin, amacım kabak tadı vermek değil. Benim derdim, detaylarını artık biz moruklardan başka neredeyse kimselerin hatırlamadığı geçmiş bir felâketin bunca yıl sonra dahi üstümüze düşen kopkoyu gölgesi. Bu gölge, yeni zamanların başka karanlıklarıyla üst üste geldiğinde.., daha da iç karartıcı bir hal aldı. Özellikle son on beş yılın hasarı, geri çekilen işçi hareketinin ve genel dünya durumunun da etkisiyle büyük oldu. Bizim cenahta, aklına mukayyet olmayı başarabilen küçük bir devrimci azınlık dışındakiler, ideolojik ve politik olarak uzun zamandır şiddetli bir depremin yıkıntıları arasında yaşar gibiler. En kötüsü de milliyetçisinden liberaline, dincisinden laikine her türlü gericiğin, fırsattan istifade, akbabalar misali, tepemizde dolanmak ne kelime, çoktan yere inip gövdemizi ve ruhumuzu didiklemeye başlamış olması. Aynen bir felâket mahallinde yaralıların para, saat ve telefonlarını yağmalayan fırsat düşkünü haysiyetsiz soyguncular misali.

Eleştiri-Özeleştiri

Ancak her ne olursa olsun, yaşanmış ve de yaşanmakta olan her şeyi, tek başına otuz yıl önceki bir darbeye bağlamak niyetinde değiliz. Ayrıca 12 Eylül’ü, kapkara bir acı ve mağduriyet söyleminin ardına sığınarak ve sadece düşmanı suçlayarak da geçiştiremeyiz. Elbette, tarihimizi bir askeri darbe yardakçılığıymışçasına aşağılamaya kalkan liberal cinliklere; devrimci ve sosyalist içeriğini yok sayarak ‘sosyal yurtseverlik’ ve yine bir askeri darbe yardakçılığı seviyesine düşürmeye kalkan ulusalcı hinliklere karşı duracağız. Ancak 12 Eylül, aynı zamanda bizim cephe açısından koskoca bir eleştiriyi ve özeleştiriyi de hak etmekte. Çünkü 12 Eylül, bir bakıma ‘bugünün’ nedeniyse de, ‘dünün’ de bir sonucudur! Yani özellikle genç kuşaklar tarafından bilinmesi, düşünülmesi ve anlaşılması gereken bir dün vardır. Darbe, işçi sınıfı mücadelesinin ve devrimci hareketin ileri derecede basiret, dirayet ve feraset sahibi önderlikler altında, hata ve günahtan münezzeh kesintisiz başarılarının ardından değil, verilen mücadelenin, yapılan fedakârlıkların, gösterilen kahramanlıkların seviye ve çapına hiç de uygun düşmeyen ideolojik ve teorik bir sefaletin ve ağır politik hataların ardından gelmiştir. Yani bu yönüyle günahlarımızın bir bedelidir. Bu günahlar, öyle ‘Elbette biz de dört dörtlük değildik, bizim de bazı hatalarımız oldu!’ cinsinden kem kümlerle geçiştirilecek türden değildir. Üstelik çözüm de dünde değil bugündedir; yani dünü ancak bugünün teori ve pratiği ile aşabiliriz.

Bu kıssadan çıkacak hisse şu olabilir: Dün yanıldığımız gibi, bugün de yanılıyor olabiliriz!

Kısmetimize Düşen!

Dedik ya, sorunumuz elbette ‘askeri bir darbe olarak’ 12 Eylül’le falan sınırlı değil; çünkü 12 Eylül çok daha büyük çaplı uluslararası bir bütünün kısmetimize düşen parçasıdır. Türkiye’ye bir darbe olarak yansımış olsa da mesele sermayenin işçi sınıfına ve tüm emek güçlerine yönelik uluslararası saldırısıdır. Bütün ülkelerde yaşanmıştır. Bugün de devam eden bu NEOLİBERAL saldırı, bütün dünyada krize girmiş sermayenin önünü sınırsızca açarken emeğin bütün direncini kırmayı, sosyal ve ekonomik haklarını yok etmeyi veya olabildiğince güdükleştirmeyi, kullanılamaz hale getirmeyi hedefliyordu. Bu dönem elbette aşılacaktır. Uzunca bir süre ‘tarihin sonunun’ geldiği konusunda neredeyse bütün insanlığı ikna eden ‘küreselleşmecilik’in ölüm çanlarını çalan, hadi daha yerli bir mecaz kullanayım, salâsını okutan neoliberal krize paralel olarak işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesi, dünyanın orasında burasında, farklı tempolarla da olsa canlanıyor. Aynı şey Türkiye’de de olacaktır. Bu nedenle, yaklaşık otuz yıl önceki bir darbeyle tuzla buz olan bir geçmişi (içinde sakladığı çok değerli anılar, tecrübeler ve değerler dışında) ‘Bir zamanlar biz neydik’ özlemiyle anmak yerine yepyeni bir geleceğin temellerini atmak için inatla ‘akıntıya karşı’ yüzmek zorundayız. ‘Kara deryalar’da parıldayan her şeyin üzerine ‘Nah işte fener!’ deyip atlamadan ve birtakım bok çukurlarını devrimin ve sosyalizmin engin denizleri sanma gafletine düşmeden.

Milliyetçi-Liberal Darbe

12 Eylül, her şeyden önce işçi sınıfına karşı düzenlenmiş milliyetçi-liberal bir saldırıdır. Bu memlekette boy vermiş ve bugün birbiriyle papaz olmuş bütün gericiliklerin yakın tarihteki ortak atasıdır. 12 Eylül, ‘bütün taşların bağlandığı ve bütün itlerin salındığı’ bir dönemin sembolik tarihidir. Amacı sadece krize düşmüş bir sermaye birikimi modelinin yerine bir başkasını koymak değil, buna bağlı olarak işçi sınıfı hareketini ezmek ve zamanın devrimci ruhunu öldürmektir.

Siz bakmayın o darbeyi takip eden dönemde hidayete eren eski solcu, yeni liberal ‘demokrat’ muhabbet kuşlarına; onların itirazı cuntanın bir takım hödüklüklerine ilişkindir. Yoksa, onun iktisadi programı olan 24 Ocak’la, cuntanın sermayeyle bağlantısı ve akıl hocası, ardından da siyasi devamı olan Özal’la ve onun devri saltanatıyla hiçbir sorunları olmadı. Ellerine verilen birkaç oyuncakla oynayıp (Özal sayesinde ilk defa bilgisayarları, otomatik telefonları ve serbestçe taşıyabildikleri dolarları olmuştu!) meftunu oldukları Özal’ın ‘çağ atlama’ masallarını dinliyorlar, dinledikleri masalları da biraz daha allayıp pullayıp bize anlatıyorlardı. ‘Gusto’ sahibi olmayan yoksul Türklere, ‘kaliteli şarap’ yerine Kalaşnikof’u tercih eden Kürtlere, ‘fukaralık edebiyatı’ yapıp çağa ayak uyduramayan ‘başarısız’ güruha ve aklı hâlâ geçmişte kalan ‘dinozorlar’a küfretmeyi de unutmadan. Yani liberal beylerimiz ve hanımlarımız da aynen darbeci bürokrasimiz ve Türk-İslamcı bilmem nelerimiz gibi kısa sürede dönemin Türkiyesi’nin etinden sütünden, tırnağından yününden faydalanmaya başlamışlardı; üstelik de onca yıl kadir ve kıymetlerini bilememiş patronların yanında, adamların devrim ve sosyalizm korkularının yatışmasının da etkisiyle, yüksek ücretli işlere girerek. Kendilerinden istenen şey basitti: Bugünlerine övgü ve şükür, geçmişlerine nefret ve küfür! Yani, bildiğimiz ‘Bu işler bitti oolum!’ hikâyeleri. Emeğin kolunu kanadını kıran baskılar, gasp edilen haklar, örgütlenmenin önündeki engeller; eğitimin ve üniversitelerin hali; ağır yoksullaşma; işkence idam ve ölümler; Kürtlere yaşatılanlar… Öyle hiç ‘enseyi karatmaya’ gerek yoktu; bunlar olsa olsa geçiş dönemi sancılarıydı ve Türkiye dünyayla bütünleşiyordu! Kısacası bu memlekette neoliberal dönemin kapısını sopa zoruyla açan 12 Eylül, liberallerimiz için gerçekte, ‘İstemem yan cebime koy!’ cinsinden bir şey oldu. Artık kıçını tek başına kurtarmaya çalışan bireylerden müteşekkil (neo)liberal bir toplumduk!

El Çabukluğu Marifet!

Dedim ya, siz bakmayın o muhabbet kuşlarına! Her bir şeyi anlatırlar da eksik anlatırlar. Evet, yeni liberallerimiz, patronlarının da keşfettiği gibi, marifet sahibi insanlardır. Asıl işleri illüzyonistlik, yani hokkabazlıktır. Sermayenin şapkasından el çabukluğu ile ‘ilericilik, devrimcilik, enternasyonalizm’ tavşanlarını çıkarabildikleri gibi, sermayenin bu memlekette yapılan askeri darbelerdeki rolünü de kaşla göz arasında kaybedebilirler. Onca ‘darbe-darbeci’ muhabbeti yapmalarına rağmen ağızlarından patronlarına ilişkin bir tek kötü söz çıkmaz. Onlara göre 12 Eylül, devletin sivil topluma karşı yaptığı bir darbedir; yeryüzündeki bütün darbeler gibi! Oysa hepimizin de bildiği üzere 12 Eylül, devletin sivil toplumu şe’etmesi falan değil, o sivil toplumun mümtaz bir parçası olan sermayenin doğrudan çıkarlarının ifadesidir. Sivil toplumun diğer parçalarının ezilmesi pahasına. Malûm, genel bir kural olarak, eğer ortada bir cinayet varsa, sorulacak ilk soru o cinayetin kimin işine yaradığıdır. Darbenin sınıfsal izini bu yolla takip edebiliriz. O darbe öncesi ‘komünist’ Ecevit hükümetine karşı çarşaf çarşaf yayımlanan TÜSİAD bildirileri, patronların darbe yanlısı demeçleri, TİSK Başkanı Halit Narin’in çınlayan kahkahaları, Boğaz’da bir yalıda hazırlanan iş yasaları, Kalender Ordu Evi’nde sürdürülen yasama çalışmaları ve sonunda kimlerin parsayı topladığı… Tabii, 1982 Anayasası’nın darbe öncesinde her gün dile getirilen TUSİAD ve TİSK taleplerinin siyasi-hukuki bir ifadesi olduğunu da unutmadan. 12 Eylül, paşaların iktidar hırsının değil, sermayenin mutlak egemenlik hedefinin bir ürünüdür.

Yeni liberallerimizin bugünkü demokratlıkları, bizlerden ziyade patronlarının çıkarlarıyla ilgilidir. Yani efendileri kendilerini koyvermişlerdir. Ateş (şimdilik) serbesttir! Kapitalist özel mülkiyete yönelik görünür bir tehlikenin olmadığı, sınıf mücadelesinin tek taraflı yürüdüğü bir dönemde askere, devlete, bürokrasiye ‘cart curt!’ etmek kolaydır. O nedenle hepimizi sınıf savaşlarının artık sona erdiğine ve de sosyalizmin öldüğüne inandırmaya çalışırlar; neoliberal hayal dünyalarını yıkacak, başlarını derde sokacak bir patırtının çıkmaması için. Liberalizmin Nirvanası’na ulaşmamızı sağlayacağı söylenen o ilahi dengenin bozulmaması adına. Aksi halde ‘işlerini’ kaybedecekler ve eski model darbeci-bürokrat düşman kardeşleri gibi kapının önüne konulma tehlikesiyle burun buruna geleceklerdir!

İstenmeyen Neticeler veya Çelişkili Yârim!

12 Eylül, kendisinden
beklenen sonuçların önemli bir bölümünü verirken (otoriter rejim, ekonomik model, işçi sınıfı mücadelesinin ezilmesi, devrimci muhalefetin tasfiyesi vb.) bazı açılardan farklı, hatta istenmeyen sonuçlara yol açtı. Bu dönemde, yapılmak istenenin tersine, Cumhuriyet’in üzerine oturduğu çelişkiler bazen en patlayıcı halleriyle ortalığa saçıldı.

‘Türkiye Kürtlüğü’ maddi ve manevi olarak ortadan kaldırılmak veya doğduğuna pişman edilmek istenirken, bu politika tam tersine sonuçlar verdi. Tarihin en büyük, en modern, en organize ve en şuurlu Kürt ayaklanması, bölgede 1980’den başlayarak dört yıl süren bir vahşet ve asimilasyon döneminin ardından geldi. Burjuva devleti, uzun yıllar yenilgi korkusuyla ecel terleri döktükten sonra, şimdi hep birlikte, Kürtlerin varlığını inkârdan ‘referandum’ muhabbetlerine gelmiş bulunuyoruz. Yani, paradoksal bir biçimde, bir ‘ulus’ yok edilmeye çalışılırken var edilmiştir! Hem de epeyce yüksek bir bilinç düzeyiyle ve de dönülmez bir biçimde…

Benzer bir durum belirli farklarla da olsa din ve İslamiyet konusunda yaşandı. O meşhur ‘Konya Mitingi’ni bahane edip ‘şeriat tehlikesi’ni gözümüze sokan darbeciler, bir süre sonra toplumun itaatini sağlamanın, işçi mücadelesinin ve sosyalist hareketin tasfiyesinin tek yolunun, onun devlet denetiminde İslamlaştırılması olduğu sonucuna vardılar. Zaten bu memlekette var olan hemen her maddenin ve ruhun içine bir biçimde sızmış olan milliyetçilikle resmi düzen laboratuvarında harmanlanmış güdümlü bir İslamcılık yaratılmak istendi. Yeni liberal darbe rejiminin resmi ideolojisi olarak, Alevi köylerinin camilerle, şehirlerin imam hatiplerle donatılmasına yol açan, ‘Türk-İslam Sentezi’ budur. Ancak hep deriz ya, evdeki hesap çoğu zaman çarşıya uymaz! Günaha girmek bahasına da olsa şu gerçeği belirtmek zorundayız: İslamcılık da diğer siyasi ideolojiler gibi ‘rakıya benzer’, yani ‘şişede durduğu gibi durmaz!’ İşin milliyetçilik faslı, biraz da tabiatının etkisiyle genel olarak kontrol edilebilir bir mecrada kalırken, İslamcılık, dünyadaki ve bölgedeki şartların ve devrimci hareketteki sert gerilemenin de etkisiyle, öyle ‘apoletli üvey baba’ sözü falan takmadan âlemlere akmaya başladı. Neredeyse bütün toplumu şu veya bu biçimde etkiledi. Namazla niyazla ilgisi olmayanlar bile kendini İslam’a göre ayarlayıp dedesinin namaz kıldığından, ninesinin başını örttüğünden dem vurmaya başladılar. Laik darbecilerden yarı açık-yarı örtülü ‘el alan’ tarikatlar, en ‘maddi’ halleriyle ortalığa saçılıp dört başı mamur alternatif bir toplum yarattılar. Ekonomik, siyasi ve toplumsal hayat üzerinde bu memlekette bugüne kadar görülmemiş bir gücün sahibi oldular. Yolu açılan İslamcı hareket, kısa sayılabilecek bir sürede iktidara heveslendi ve sonunda uygun kılık kıyafet ve jargon değişiklikleriyle bu hevesine ulaşmayı başardı; kapitalizmin hizmetindeki mümtaz yerini aldı.

Çelişki mi Ararsın!

Patlayan bir başka çelişki de, geleneksel asker-sivil bürokrasimizin 12 Eylül’den başlayarak, emperyalizmin ve yerli sermayenin kuyruğunda, yaratılması için canla başla çalıştığı yeni liberal düzende, eski konumunu kaybetme tehlikesiyle yüz yüze gelmesidir. Değişen dünya şartlarında, özellikle 1990’larda yerli ve yabancı sermayenin yeni bir hizmetkâr tipine ihtiyaç duyması sonucu, eski uşak kadroların yenileriyle değiştirilmesi eğilimi ortaya çıktı. Bu karmaşık ve çok yönlü düzen içi kavgada, emperyalizmin ve Soğuk Savaş’ın soğukkanlı tetikçileri, hem Anavatan Türkiye’de hem de Yavruvatan Kıbrıs’ta gözü yaşlı birer ‘antiemperyaliste’ dönüştüler!

‘Geleneksel, Batıcı, laik…’ gibi sıfatlarla da tanımlanan ve esas olarak TÜSİAD adlı ‘panteon’da kümelenen büyük patronlara gelince. Onlar da bütün kazanım ve kazançlarına rağmen, sözünü ettiğimiz çelişkinin bir nevi ‘kurbanı’ oldular. ‘Buraları hep bizim!’ havasında gezdikleri bir çiftlikte şimdi bütün açgözlülüğü ile arzı endam edip her şeylere ‘yeşillenen’ yeşil bir sermayenin (ki, giderek sütbeyaza dönmektedir!) hükümet destekli rekabetine maruz kaldılar. Eee, etme bulma dünyası!..

Toparlayacak olursak, ‘İşçileri, emekçileri ve de sosyalistleri ezersek huzur buluruz!’ ana fikriyle yola çıkan burjuvazi, sömürü ve hırsızlıkla istiflediği bütün servete rağmen aradığı huzur ve saadeti bulamadı. Sermayenin ve liberallerin, ‘piyasanın görünmez eli’ vasıtasıyla yolunu bulan, devletin sadece gardiyanlık yaptığı çelişkisiz bir toplum fikri, neredeyse otuz beş yıldır bastırılan, zaman zaman uç veren ve sonunda bastırılamaz bir hal alıp patlayan krizin de gösterdiği üzere iflas etti. Sermaye ve onu temsil eden politik düzen, hiçbir zaman, çok af edersiniz, ‘köpeksiz köyde değneksiz gezme’ cesaretini gösteremedi. İşçi sınıfını uzunca bir dönem için ezmeyi başarmış olsa da, kendi kanlı iç çelişkilerinden kurtulmayı asla başaramadı. Bunca yıldır süren, içinde bütün resmi ve gayrı resmi cinayet şebekelerinin yer aldığı o kanlı mücadeleler, darbe tezgâhları, karşılıklı saydırmalar; ayağa, dize, olmadı kafaya sıkmalar hep bunun kanıtıdır.

Ey Ruh, Seni Kime Sormalı!

’12 Eylül yaşıyor mu, yaşamıyor mu?’ En inandırıcı cevabı, öyle liberalden, ulusalcıdan, dinciden, milliyetçiden, hatta devrimciden, sosyalistten falan değil, toplumun iki uzlaşmaz gücünden alabiliriz. İşçilerden ve patronlardan. Kendi yoksullaşma ve zenginleşme, kölelik ve egemenlik hikâyeleri olarak.

Yani önce işçilere, emekçilere, ezilenlere sorulmalı. Öyle tarihsel bir bilgi veya siyasi bir tarif olarak da değil, doğrudan kendi hayat hikâyeleri olarak.

Sonra da büyük patronlara. Saltanatlarının o beton kazıklar misali hayatımıza saplanmış temelleri açısından.

Yani kazananlara ve kaybedenlere…

O, kimi zaman ‘bireysel haklarla’ perdelenmeye çalışılan, arada şöyle bir kaşı gözü boyanan, kıçı başı gerdirilen, suratı botokslanan; ama aslı esası, temelleri, niyetleri, gerekçeleri ve sonuçlarıyla üstümüzde lök gibi oturan askeri darbe mirası kanunlara şöyle bir bakın; iş, grev, toplusözleşme, sendikalar, seçim ve siyasi partiler kanunlarına; o her türlü devlet cinayetini örtmeye çalışan ‘bağımsız’ yargı kararlarına. Sendikasızlaştırmaya, kayıt dışı köleliğe, taşeronlaştırmaya, esnek çalışmaya, artan işsizliğe, sistematik yoksullaştırmaya bakın. ‘Terör’ ve ceza yasalarına, polis şiddetine, tüm topluma yayılmış o ‘sivil’ vahşete, ‘teşvik kapsamına’ alınmış milliyetçi linç kampanyalarına bakın. O her yana yayılmış göz ve kulaklarıyla istisnasız hepimizi dünün, bugünün, olmazsa yarının suçluları ilan eden polis devletine bakın. Bütün hayatımızı sarmalayıp sonsuz bir kâbusa çevirmeye çalışan dini gericiliğe, onunla kıvamını bulmuş riyakâr muhafazakârlığa bir bakın. Bütün o açılım saçılım muhabbetlerine, yayılan bütün çözüm umutlarına rağmen, hâlâ ölümcül riskler ve kanlı potansiyeller taşıyan Kürt meselesine bakın. Askerin devam eden ve bir biçimde devam edecek olan rolünü, o YÖK’ten, boktan işleri, 12 Eylülcülerden hesap sormayı yasaklayan anayasa maddesini ve de hâlâ yürürlükte olan cunta anayasasını da aklınızdan çıkarmayın.

Şimdi bir daha soralım: 12 Eylül yaşıyor mu, yaşamıyor mu? Bakın, darbeden neredeyse otuz yıl sonra hâlâ ‘demokratikleşmeden’,’demokrasi açılımı’ndan söz ediliyor. AKP’nin 12 Eylül döneminden çıkış hükümeti olduğunu söyleyenler bile var. Her türlü hayal bir yana, bu sözler ve beklentiler dahi 12 Eylül düzeninin sürüp gittiğinin kanıtı.

Son otuz yıldır gelmiş geçmiş bütün sermaye hükümetleri, kendi sınıf çıkarları gereği, kimi zaman darbe düzeninin ‘orasına burasına’ dokunsalar da ‘ruhuna’ asla ilişmediler.

Çünkü, kendilerine hayat veren o ruh, bedenlerine emperyalizm ile büyük sermaye tarafından üflenmişti.

image_pdfimage_print