Interstellar: Türkçe adıyla Yıldızlararası. Henüz vizyona girmeden hakkında tartışmaların başladığı son yılların en iddialı bilimkurgu filmlerinden biri.

Her bilimkurgu filminin senaryosu bilim-sahte bilim, bilimsel ilkeler ve bilimsel teoriler, bilinenler, bilinmeyenler ve bilinemeyecek olan olay ve olgulardan meydana gelir. Bu sebeple de oldukça tartışmalıdır. Bir bilimkurgu filmi, esasında, bütün bunların görsel bir ifadesinden fazlası olamaz. Adı üstünde, bilim ve kurgu. Bu tür bir filmin başarısı bahsi geçen karşıtlıkları ele almadaki başarısıyla ölçülür. Daha doğru bir ifadeyle, bilim ve kurgu arasındaki dengeden söz ediyoruz. Çoğu film bu dengeyi tutturma gayesinde bile değildir. Tamamen görsel efektler üzerine kurulu bir kurguya hapsolan ticari kaygılar, işin bilim yönünü gölgede bırakır. Bu sebeple, çoğu bilimkurgu bilim insanları tarafından ciddiye bile alınmaz ve bunu hak eder. Yıldızlararası’nın ise, 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya atılan bilimsel teorilere yaptığı vurgu ve tetiklediği tartışmayla alanındaki diğer filmlere göre bir adım önde olduğu söylenebilir. Bununla, filmde gördüğümüz her şeyin bilimsel olarak doğru olduğunu kastetmiyoruz elbette. Örneğin filmdeki ana karakterin bir karadeliğin içinden geçtiği sahne gibi! Ancak söylemeden geçmeyelim, aynı zamanda filmin yapımcılarından olan astrofizik profesörü Kip Thorne, film için bir karadeliğin modellemesini yaparken geliştirdiği denklem setiyle bu alandaki çalışmalara önemli bir katkı yapmış bulunuyor. Bunun yanında birçok bilimsel gerçek de doğru, ya da doğruya yakın bir biçimde perdeye aktarılmış.

Buraya kadar, filme konu olan yıldızlararası yolculukla ilgilendik. Gelelim, bu yolculuğun sebebine… Senaryoya göre, insanlık, Dünya’daki bir ekolojik felaket sonrası, atmosferdeki azot oranının artmasına bağlı olarak oksijen oranının yükseldiği (ki bu bilimsel olarak mümkün değil) ve bunun sonucunda tohum çeşitliliğinin hızla azaldığı, toz fırtınalarının hüküm sürdüğü bir gezegende yaşama zorunluluğundan kendini kurtarmaya çalışıyor. Yine senaryoya göre insanlık bu kriz karşısında verdiği ilk tepkiden (açlık çeken insanların bombalanarak yok edilmesi) bir şekilde vazgeçiyor. Ordular lağvediliyor ve diğer tüm üretici faaliyetler terk edilerek tarımsal üretime ağırlık veriliyor. Nitekim, filmin ana karakteri de mühendis ve NASA’da eğitim almış bir pilot olmasına rağmen çiftçilik yapmakla meşgul. Hâl böyle olunca NASA da “yeraltına” inmek zorunda kalmış bir avuç bilim insanından ibaret bir kurum halinde ve bir şekilde kahramanımızla temasa geçtiklerinde olaylar gelişmeye başlıyor.

İşin kurgu yönüne ağırlık verilen bu bölümlerde doğru sayılabilecek tek olgu, gelecekte insanlığı yok oluşun eşiğine getirecek bir ekolojik felaketin mümkün olduğu. Bunu tartışmayı açmış olması da filmin artı hanesine yazılabilir. Film, bütün diğer eksiklerinden soyutlandığında, kapitalizmin ve üretici güçler üzerindeki yıkıcı etkisinin devamı halinde insanlığın karşı karşıya olduğu yok oluş tehlikesine kurgusal düzeyde de olsa vurgu yapıyor. Ancak bunu, filmde geçen, “Dünya’nın sonu, bizim sonumuz olmayacak” cümlesinde de veciz bir şekilde ifade edildiği gibi tüketim toplumunun devamı üzerinden sürdürme iddiasında. Gezegenimiz tüketilecek ve sonra yerine yenisinin koyulacağı bir meta olarak görülüyor. Oysa, insanlığın muhtemel sonu çok büyük olasılıkla Dünya’daki yaşamın sonu olmayacaktır. Muhtemelen, insanlığın yok oluşundan sonra da dünya üzerinde yeni türler ortaya çıkacaktır. Tıpkı İnsan’dan önce olduğu gibi. Böyle bir durumda İnsan, bilinen canlı türleri arasında kendi kendini yok etmeyi başarmış tek tür olarak gezegenimizin tarihine geçmiş olacaktır.

Özetle, Yıldızlararası kendi türü içinde önemli bir yer tutacağı şimdiden belli olan ve meraklılarının kaçırmaması gereken bir film. İlgilenenler, bildiğimiz kadarıyla filmle ilgili olarak Türkçe’de yazılmış en kapsamlı bilimsel analize aşağıdaki adresten ulaşabilirler:

http://www.evrimagaci.org/fotograf/71/6710

image_pdfimage_print