Kapitalist toplum, sermayenin ekonomik alandan başlayarak siyasal, kültürel, yaşamsal her alt parça üzerindeki tahakkümüne dayanır. Burjuvazinin hegemonyası, her şeyden önce sınıf karakteri açık bir dizi baskı aracına dayanıyorsa da erkin sağlamlaştırılması konusu aynı zamanda, ideolojik hakimiyetin üzerine kurulur. İşçi sınıfı siyasetinin tarih boyunca sabit bir talep toplamı, siyaset mantığı, politik tarz ve felsefeye sahip olmayışının nedenlerinden biri de budur.

İşçi kitlelerinin biraraya geldiği hatta yine kendi mücadeleleri sonucu kurduğu partilerin, sendikaların ya da işçi öz örgütlülüklerinin yozlaşmasına hatta doğrudan burjuva programları savunur hale gelmesine defalarca kez rastlandı. Kapitalizmin politik basıncı altında birçok siyasal akım ilericiliğini kaybetti, burjuva siyasal yelpazeye dahil oldu. Burjuva solu, işçi sınıfının stratejik çıkarlarından uzaklığı bir yana kapitalist krizin yamanmasında, toplumun sermayenin kontrolünde yeniden düzenlenmesinde oldukça faydalı bir işleve sahiptir. O, ilkin “daha iyi bir kapitalizm mümkün” yanılsamasıyla güncel toplumsal tahribatın ancak bir işçi devrimiyle sonlanabileceği gerçekliğini gölgelemeye, ikinci olarak ise işçilerin kimi asgari taleplerine yer vererek ve popülist politikanın sınıfın geri kesimlerinin bilincine uygunluğundan yararlanarak işçi kitlelerini bağrında toplamaya, onları kapitalist sisteme entegre etmeye çabalar. Siyasal alandaki sınıf mücadelesi yalnız işçi partileri ile sermaye partileri arasında gerçekleşmez. Bugüne kadarki tüm işçi parti ve örgütleri tarihi de sınıfların ve onların ideolojilerinin mücadelesi tarihidir.

1918 Alman Devrimi’nin yenilgisi ve dünya proletaryasının Troçki’nin anlatımıyla “son nefeslerine kadar, herhangi bir ulusa değil, Enternasyonal’e ait” iki seçkin önderi Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in 15 Ocak 1919’da katledilmesinin üzerine onlarca söz söylenebilir. Ancak belki de önemlisi, Almanya işçi sınıfının konseyleriyle ayağa kalktığı bu döneme Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD)’nin ihanetinin damgasını vurmasıdır.

Birinci emperyalist paylaşım savaşında yaşadığı bozgunun yanı sıra büyük bir ekonomik yıkım yaşayan ve İmparatorluğun tüm yönetsel gücünü yitirdiği Almanya’daki kriz yerini 1918 Ocak’ında yığınsal işçi hareketlerine bıraktı. Nisan 1917’de ilk işçi konseyleri oluşmaya başlıyor, Ocak’ta 1 milyonu aşkın işçinin katıldığı grev dalgasının bir sonucu olarak Büyük Berlin İşçi Konseyi kuruluyordu. Ekim’de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın İngilizlere son bir saldırı yapma kararı denizcilerce reddedildi. İşçiler isyan eden ve tutuklanan er ve denizcilere destek vermek için sokakları kuşattı. Ordunun kitlelere ateş açmaya başlamasını takip eden on günde onlarca kentte işçi ve asker konseyi kuruldu. 9 Kasım’da Liebknecht ele geçirilen İmparatorluk Sarayı’ndan işçi ve asker konseylerinin sosyalist cumhuriyetini ilan etti. Ancak işçiler üzerindeki gücünü koruyan ve konseylerdeki varlığını burjuvazinin egemenliğini sağlamak üzerine kuran SPD ve önderi Scheidemann aynı gün cumhuriyeti ilan edecek ve iktidara yürüyen sınıfı frenleyecekti. SPD, takip eden günlerde Bağımsız Almanya Sosyal Demokrat Partisi (USDP) ile de geçici bir hükümet formu üzerinde anlaştı ve Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Franz Mehring ve Leo Jogiches önderliğindeki Spartakistlerin Genel Konsey çağrısını engelledi. ’19 Ocağında USDP’nin sol kanadında yer alan Eichhron’un Berlin Polis Şefliğinden alınması üzerine Almanya Komünist Partisi (KPD) genel grev ve ayaklanma çağrısı yapacak, SPD kurduğu milliyetçi çete Freikops ile devrime saldıracaktı. Ordu, KPD bürolarına saldırdı, Rosa ve Karl tutuklandı, aynı gün katledildi.

Rosa Luxemburg’un bizzat devrim günlerinde de kaydettiği üzere SPD’nin ihanetiyle köşeye sıkışan Alman Devrimi’nin en büyük sorunu komünist öncünün yokluğuydu. Spartakistler, SPD’nin Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın başında kendi burjuvazisine verdiği destekle, ihanetini kanıtladığını görmüş, Liebknecht Alman parlementosunda gerçekleşen savaş fonları oylamasında tek başına red oyu kullanarak, sınıf işbirliğini reddetmişti. Rosa ve Karl’ın SPD önderliğine karşı giriştiği ideolojik mücadeleye karşın, Spartakistler devrim sırasında henüz güçsüzdü. İşçi kitlelerinden kopmamak için USDP’de varlığını sürdürmüşlerdi. Bağımsız bir parti, Almanya Komünist Partisi (KPD)’ni ancak Aralık 1918’de kurabildiler. Komünist önderlik, bağımsız sınıf çizgisini, tüm ara formüllere karşın konsey cumhuriyeti hedefini süreç boyunca korudu. Pratik sonuç almanın kendileri açısından bile güç göründüğü durumlarda dahil seferberlik halindeki işçi kitlelerini terk etmedi. Bunlara karşın SPD’nin geçmişten gelen yığınsal gücünü kıramadı, devrimi bir üst safhaya taşıyacak örgütlülük düzeyini yakalayabileceği zamanı bulamadan savaşa atılmak durumundaydı.

Rosa ve Karl’ın sosyal demokrasinin ihanetine karşı verdikleri mücadele, komünist perspektif, sosyalist devrimi savunmakta gösterdikleri kararlılık, onları “..uluslararası işçi hareketinin tarihine altın harflerle kazımıştır.” (Lenin) Spartakist yılı (1918), tüm güçlüklere, uzlaşmacı basınçlara, iktidar imkanının göz kamaştırıcılığıyla sağcılaşma rekorları kıran gruplara karşın proleter devrimin simgesidir ve komünistlere eşsiz bir birikim bırakmıştır. Burjuvazi, belki Rosa ve Karl’ı katledebildi, işçi kitlelerini Almanya’da ve neredeyse her yerde defalarca kez ezebildi. Ancak, kapitalizm ne işçi sınıfını ne de devrimin imkanlarını yok edebilir. Rosa, katledilmeden bir gün önce kaleme aldığı makalesinde sermaye istikrarını arayanlara evrensel ve ebedi bir yanıt veriyordu: “‘Berlin’de düzen hüküm sürüyor!’ Sizi budala zaptiyeler! Kum üzerine kurulu sizin ‘düzeniniz’. Devrim daha yarın olmadan, ‘zincir şakırtıları içinde yine doğrulacaktır!’ ve sizleri dehşet içinde bırakıp, gür sesi ile şunu haykıracaktır: ‘Vardım, Varım, Varolacağım!'”

image_pdfimage_print