Sermaye eğitimi ve işçileşen öğrenciler

Üniversite eğitimi, kapitalizmin dönemsel ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirilen, toplumsal ilişkileri yeniden üreten bir özelliğe sahip. Kapitalist sistemin devamlılığını sağlamak adına, öğrencilere eğitim hayatları boyunca, egemen ideoloji ve üretim ilişkileri benimsetilmeye çalışıldı. Dolayısıyla üniversiteler geçmişten günümüze çeşitli dönüşümler geçirdi. Örnek olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kurulduğu yıllardaki üniversite sistemi “elit, burjuva vatandaş” yaratma üzerine kuruluydu. Amaç resmi ideolojiyi benimseyen ve bu ideolojinin yaygınlaştırılmasına katkıda bulunan örnek vatandaşlar yetiştirmekti. İlerleyen dönemlerde üniversite “entelektüel, aydın” bireyler yetiştirmeye devam etti, “bilim için bilgi üretme” anlayışıyla hareket etti.

1970li yıllarda yaşanan derin ekonomik krizler dünya ekonomisinin eskisi gibi sürdürülemeyeceğini gözler önüne serdi, kapitalizm yeniden bir inşa süreci içerisine girdi. Yaşanan krizlerin ardından sermaye nitelikli iş gücü ve yeni yatırım alanlarına ihtiyaç duydu. Peki, sermayenin bu arayışından üniversiteler nasıl nasibini aldı? Sermaye için eğitim bir “kârlılık” alanı olarak görülmeye başlandı. Dolayısıyla devlet eğitim hizmetlerinden elini çekmeliydi ve bu alanı piyasaya açmalıydı. Böylelikle eğitim-piyasa ilişkisi derinleşti ve sermayenin ihtiyaçlarına cevap verebilecek öğrenciler yetiştirmek adına “üniversite öğrencisi” yeniden tanımlandı.

Yeni bir “üniversite öğrencisi” profili

Eğitimde yaşanan bu dönüşüm öğrenci profilinde de değişikliklere neden oldu. Üniversiteler eğitim pazarlayan kurumlar olarak görülürken, “müşteri” olarak değerlendirilen üniversite öğrencileri, öğrenim masraflarının her geçen gün artması sonucu okurken çalışmak durumunda kaldı. Sonuç olarak bir kısım öğrenci, iş gücü piyasasını okurken deneyimlemiş oldu. Bununla birlikte, üniversiteler içerisinde de öğrenciler ucuz hatta “bedava” iş gücü olarak, aşırı rekabetçi koşullar altında, esnek ve güvencesiz bir biçimde sermayenin ihtiyaçlarını gidermeye yönelik belirlenen araştırma-geliştirme projeleri içerisinde yer almaya başladı. Bu doğrultuda öğrencilerin üniversite ile olan bağları sermaye-emek çelişkisinin bir parçası haline geldi ve öğrenciler işçileşerek sürece dahil olmaya başladı.

Marmara Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Bilgisayar ve Kontrol Öğretmenliği Bölümü’nde okuyan bir genç;

“Teknik eğitim fakültesi öğrencisiyim. Kısmen mühendislik eğitimi ve formasyon eğitimi bir arada veriliyor. İkinci, üçüncü ve dördüncü sınıfın her iki döneminde, toplam altı tane stajım var. Stajlarda bir fabrika işçisi ile aynı emeği sarf ediyoruz, fakat karşılığında herhangi bir ücret almıyoruz. Yani mezuniyet için ucuz işçilik şartı koşuluyor. Bunun bir örneği elektronik ve kontrol sistemleri öğrencileri olarak bir sayaç fabrikasında sigortasız bir şekilde saati 3 liradan başlayan part-time bir işte çalışıyor olmamızdı. Hem kısmen para kazanıyorduk hem de CV’lerimize yazabileceğimiz referanslar oluşturuyorduk. Kurtköy’deki bu fabrikaya işveren servis bile atamıştı. Servisler ders saatlerine uygun hale getirilmişti, kısaca öğrencilerin ucuz iş gücü olarak sömürülmesinin önündeki tüm engeller kaldırılmıştı. Üç ay çalıştığım bu fabrikadan ayrılıp başka bir iş bulmak durumundaydım çünkü bu ücret yaşamımı sürdürmeme yetmiyordu. Şu anda ise hala aynı firmada, vardiyalı olarak haftada 45 saat çalışıyorum. Hafta içi 3 gün okula gidemiyorum, derslerle çalışma saatleri çakışıyor çünkü. Dolayısıyla şu anda mezun olmuş olmam gerekirken hala okuyorum. Ama İstanbul’da barınıp hayatımı sürdürebilmem için mecburen önceliğim iş oluyor.”

“Yaşamboyu Öğrenme Projesi” adı altında ise sistem, öğrenciler arasında kıyasıya rekabet ve başarı hırsı yaratırken, sürekli olarak kendilerini yetersiz hissetmelerinin önünü açtı ve sorunun çözümünü ise öğrencileri milyon dolarlık bir piyasaya sahip olan “sertifika programları”na yönlendirmekte buldu. Tüm bu eğitim sürecinin ise bilançosuna Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2013 işsizlik verilerinde ulaşmak mümkün: Yüksekokul veya fakülte mezunu 557 bin kişi işsiz! Türkiye’deki işçilerin 5 milyon 388 bininin fakülte yahut yüksekokul mezunu olduğu göz önünde bulundurulursa işsizlik oranı %10.3! Dolayısıyla biz üniversite öğrencilerine biçilen yeni rol: işsizler ordusuna katılacak yeni bir fert!

Gençlik hareketi ile emekçi kesimlerin mücadeleleri arasındaki bağ

Öğrenciler, kapitalist üretim ilişkilerinin henüz daha üniversitedeyken bir parçası haline gelmeye başladı; sınıf mücadelesinin temel eksenini şekillendiren işsizlik, güvencesizlik ve esnek çalışma koşulları ile üniversite döneminde yüzleşmek durumunda kaldı. Dolayısıyla yeni eğitim düzeni, öğrencilerin sorunları ile emekçi kesimlerin sorunları arasında doğal bir bağ kurmakta. Ortak talepler ise ortak mücadelenin zeminini oluşturmakta. Elbette kendi iç dinamikleri gereği özerk bir öğrenci politikası yürütülebilir. Fakat bu politika doğrudan sınıf mücadelesinin gündemine bağımlı. Dolayısıyla öğrenci hareketi, sınıf mücadelesi ile arasında bir bağ kuramadığı takdirde yalıtılmışlığa ve sönümlendirilmeye mahkum.