Bu yazı, AKP’nin birinci çıksa da yüzde 39 oy alarak epeyce aşağılara düştüğü 2009 yerel seçimlerinin ardından yazıldı. Konu, sosyalist solun durumuydu. Mevzu yine aynı! Yeni umutların, şu veya bu partiyi desteklemenin veya seçimleri boykot etmenin ötesinde sosyalistler için neyin ne kadar değiştiğini veya değişmediğini anlamak açısından belki bir faydası olur düşüncesiyle…

YİNE OLMADI!

Bazı yerel başarılar bir yana, neticede kaybeden yine bizim taraf oldu. Anladınız; genel olarak işçilerden, emekçilerden, yoksullardan ve de özel olarak sosyalistlerden söz ediyorum. Elbette bu hep böyle değildi. Mesela Demirel’in Adalet Partisi’nin yüzde 52,87’lik oy oranıyla kazanıp tek başına iktidar olduğu 1965 seçimlerinde, oyların yüzde 2,97’sini (30 milyonluk Türkiye’de 276.101 oy) alan Türkiye İşçi Partisi, bugüne kadarki en âdil seçim sisteminin de yardımıyla, 15 milletvekili çıkarmış ve dört yıl boyunca Demirel ve AP’ye iktidarı zehir etmişti. Seçimlerin ertesi gününü hiç unutmam, evimizde AP’nin o ezici başarısının dehşeti değil, küçücük TİP’in yükselişinin sevinç ve mutluluğu yaşanıyordu. Sanki seçimi biz kazanmıştık!

O zamanlardan bu zamanlara köprülerin altından çok sular aktığını bilse de insan haliyle düşünüyor, ‘şimdi olmayan ne?’ diye. Elbette çok şey değişti, ama bence en önemli fark, şimdilerde giderek yükselen, önüne gelen her şeyi sürükleyen bir dalga gibi kabaran kitlesel bir işçi-emekçi hareketinin olmaması… Bu memleket uzun yıllardır rüyasını bile göremediği militan grevleri, sınıf sendikacılığını, büyük işçi mitinglerini, fabrika ve toprak işgallerini, emekçi başkaldırılarını ilk o zamanlar gördü. Öyle bir dalgaydı ki, koskoca ağaç gövdelerinin yanı sıra ‘çerden çöpten’ şeyleri bile yükseklere taşıdı…

Buhar ve piston

Kısacası, bu krizin hayırlara vesile olabilmesi, öncelikle ‘kendiliğinden’ ve kitlesel bir işçi-emekçi hareketinin doğuşuna bağlı. Sonra da, bu kendiliğindenliği çekip çevirecek, ona siyasi bilinç katacak, gerçekten işe yarar ve uygulanabilir bir programa sahip kerameti kendinden menkûl olmayan önderliklere. Tabii, bu iki unsurun birlikte gelişme göstermesi şartıyla. Bir büyüğümüz, kitlelerin enerjisini buhar enerjisine benzeterek, ‘Bu buharı sıkıştıracak bir piston yoksa enerji boşa gider’ mealinden bir laf etmiştir. Elbette, buharsız pistonun da bir halta yaramayacağını ekleyerek. Zaten mesele de budur. Üstelik hiçbir kriz, durduk yerde devrimin ve sosyalizmin, yani toplumsal kurtuluşun kapılarını ardına kadar açmaz. Ortada devrimci bir umut ve o umudu sürükleyecek bir güç yoksa, büyük krizlerin çılgına çevirdiği kitleler, karşı devrimci bir umutsuzluğun girdabına da kapılabilirler. Bakın, 2007 seçim anketlerinde AKP seçmeninin önemli bir bölümü, ikinci partilerinin MHP olduğunu söylüyordu. Üstelik son seçimlerde de (Kürtleri saymazsak) AKP’nin kayıplarının önemli bir bölümünün MHP’ye kayabileceğine dair ciddi emareler ortaya çıktı. (Yarın da muhtemelen daha atak ve diri bir faşist güce.) Bizim oralarda ‘Eğer komünist partisi devrimci umudun partisiyse, bir yığın olarak faşizm de karşı devrimci umutsuzluğun partisidir’ derler. Yani bir de faşizm ihtimali vardır. Üstelik de kaya gibi bir zemine sahiptir. Siz bakmayın onca yıldır ‘şeriat tehlikesi’yle yatıp kalktığımıza. Bu memlekette bütün yollar şoven milliyetçiliğe çıkar. (Fethullah Hoca Efendi’ninki de dahil!) Küçük bir azınlık dışında, hemen herkes milliyetçiliğin uzak veya yakın yörüngesinde seyreder. Mesela Başbakan’ın Kürt sorunu bağlamında ‘Müslüman Müslüman’ın kardeşidir!’ ayaklarından ‘Ya sev, ya terk et!’ kükremelerine geçmesi hiç de zor olmamıştır! Bu milliyetçilik en olmadık yerlerde karşımıza çıkar. Hele Kürtler falan söz konusu olduğunda solcu, demokrat, laik (hatta İzmirli!) geçinenlerin bile, vatanın bölünmez bütünlüğü adına darbeci ne kelime, İslamcı bile kesildiğini, (Bakınız: Diyarbakır seçimleri!) vücutlarının tüylerle kaplanıp dişlerinin uzadığını görürüz. Bu milliyetçilik aynı zamanda faşizmin de gübreli toprağı ve tabiri caizse kuvvet macunudur! (Multivitamini de denilebilir; size kalmış!) Diğer ‘sivil’ ve askeri ihtimalleri saymıyorum bile…

Seçimi ciddiye almak

Bütün bunları ciddiye alıyorsak o zaman seçim işini de ciddiye almak zorundayız. Eğer halkımız, sosyalistlere ‘Aman çocuklar, kendinizi seçimlerde harcamayın, siz bize devrim için lazımsınız!’ falan demek istemiyorsa, bu mevzuda daha sıkı davranmak gerekiyor. Yani bu işler öyle ‘Biz şahsen öz gücümüzü sınamak istedik.’ veya ‘Seçimler bizim için bir propaganda aracıdır.’ diyerek olmuyor. Bunun yerine, seçimlere emeğin ve tüm ezilenlerin güç birliği temelinde toplumsal ve siyasi bir alternatif oluşturarak; örgütlü işyerleri, fabrikalar, tarlalar ve mahalleler tarafından desteklenen; toplumsal ağırlığı olan, bir şeyleri temsil eden ve iktidarı hedefleyen gerçek bir güç olarak katılmak gerekiyor. Sosyalistlerin aldığı ‘binde bilmem kaçlık’ oyun önemli bir nedeni de, halkın gözünde, söylediklerini yerine getirebilecek bir gücü ve güveni temsil etmemeleridir. Halkımız bu konuda fazlasıyla gerçekçidir. ‘Bunlardan bir halt olmaz!’ dediklerinden uzak durur; ancak iktidarı gerçekten hedefleyenleri de gözünden tanır. Birilerinin bir şeyleri değiştirebileceğine inandığında destek verir. 1965’te yaptığını gün gelir fazlasıyla yapar.

Ey ahali, haberiniz olsun:

Bütün dünyayı olduğu gibi bu memleketi de kurtaracak olan tek güç, sermaye düzeniyle tüm bağlarını koparmış, bağımsız bir işçi sınıfı hareketidir. Toplumun bütün ezilenlerine gerçek özgürlüğe giden yolu ancak o gösterebilir. Gerçek solcuların, emekten yana olanların da ondan başka bir geleceği yoktur.

En iyisi, ‘işçi sınıfının kurtuluşunun kendi eseri’ olacağı ve ‘sosyalistlerin, işçi sınıfının çıkarlarından başka hiçbir çıkarı olmadığı’ ilkesini hiç akıldan çıkarmamak…