Türkiye burjuvazisinin 24 Ocak kararlarıyla hayatın her alanında uygulamaya soktuğu neo-liberal politikalar özellikle AKP hükümetiyle beraber hız kazandı.Neo-liberal politikaların saldırı odaklarından biri de geniş bir toplumsal kesime denk gelen gençlik. Ucuz ve genç iş-gücü piyasası dinamik yapısıyla burjuvazinin iştahını bir hayli kabartıyor. Türkiye burjuvazisi ise özellikle AKP iktidarıyla beraber bu alanı sermayenin ihtiyaçlarına göre daha fazla şekillendirmenin yollarını arıyor.Geçtiğimiz aylarda Ahmet Davutoğlu’nun önderliğindeki hükümetin açıkladığı Onuncu Kalkınma Planı içerisinde yer alan Temel ve Mesleki Becerileri Geliştirme Programını gençliğin maruz kalacağı yeni bir saldırı dalgası olarak okumak gerekiyor.

Emek sömürüsü yoğunlaşıyor, güvence duvarları yıkılıyor

4+4+4 eğitim modeliyle birlikte mesleki ve teknik okulların bünyelerinde ortaokul açabilmesini sağlayan hükümet lisede başlayan staj sömürüsünü ortaokul yaşlarına indirmeyi hedefine koymuştu. Yeni programda ise eğitim kurumlarının iş gücü piyasası ile bağının güçlendirilmesi konusu yer alıyor. Burjuvazi ve onun hükümeti, eğitim süreciyle sermaye birikim modellerini iç içe geçirmeyi sağlamak adına Meslek Ortaokulları’nı, Mesleki Liseleri’ni ve Meslek Yüksekokulları’nı oldukça stratejik bir yerde konumlandırıyor. Başbakan Davutoğlu “iş gücüne katılımın artırılması” derken kadınların, öğrencilerin, çocukların ucuz iş gücü piyasasına eklemlenmesini, “iş gücü verimliliğinin artırılması” derken artı-değer sömürüsünün bütün yönleriyle yoğunlaştırılmasını, “esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması” derken ise güvence duvarlarının yerle bir edilip sermayenin mutlak diktatörlüğünün kurulmasını kastediyor. “İş Gücü Piyasasının Etkinleştirilmesi Programı” üzerine yukarıdaki yorumlarda bulunan Davutoğlu’nun aslında söylemeye çalıştığı şey ortada: Bu program, ulusal istihdam stratejisinin yeni adıdır!

Genel tabloya baktığımızda, Anadolu Lisesi sayılarının azaltılıp Meslek Lisesi sayılarının giderek arttırılması tam da Davutoğlu’nun sözünü ettiği bu yağmacı hedefe hizmet ediyor .Eğitim alanı giderek ticarileşiyor, üretimle eğitim iç içe geçirilerek öğrenciler sermayenin ücretli köleleri haline getiriliyor. Sermayenin uygulamalı eğitim anlayışı çerçevesinde, öğrenciler staj adı altında yetişkin bir işçi kadar çalışıyor ancak çoğunlukla ücret alamıyor, aldığında ise ancak asgari ücretin yüzde 20’sini alabiliyor. Bunların yanı sıra, milyonları oldukça radikal bir şekilde işçileştirmeyi hedefleyen bu saldırı programının, işçileştirdiği kesimlere herhangi bir sigorta ya da sendika hakkı tanımıyor oluşu da cabası.

Meslek Liseleri’ne dönük öngörülen neo-liberal yağma sefalet anlamına geliyor

“Temel ve Mesleki Becerileri Geliştirme Programı” adı altında açıklanan saldırı programı Davutoğlu’nun deyişiyle “iş gücü piyasası ile eğitim sisteminin uyumsuzluğu”na bir çözüm getirmek üzere hazırlandı.

Program, Türkiye burjuvazisinin dahi hayallerini kurmakta zorlandığı bir ekonomik saldırı paketini bünyesinde taşıyor. “Uygulamalı eğitimi yaygınlaştırarak, okul ve iş dünyası arasındaki işbirliğinin güçlendirilmesi”nden söz eden Başbakan, eğitim adı altında gençlerin kitlesel olarak üretime dolaysız olarak katılacaklarını, sömürü ilişkilerini iliklerine dek hissedeceklerini ve büyük sermaye gruplarına emeklerinin peşkeş çekileceğini anlatmaya çalışıyor.

Başbakan, milyonların geleceğini karartmayı öngören bu program üzerine konuşurken şöyle soruyor: “Diploma iş becerisini teminat altına alan bir belge değil. Diplomayı çalışma hayatında pratik uygulamada daha etkin, daha anlamlı bir yere nasıl getireceğiz?”

Diplomalı işsizliğin kaynağını, yani büyük sermaye gruplarının ucuz iş-gücü iştahını keseceği yerde onu olabildiğince besleyen bir hükümetin Başbakanı olarak Davutoğlu’nun bu soruyu sorması, açıkladığı programların işçi gençliğin çıkarına olduğu yönünde geliştirdiği söylemlerinin ikiyüzlülüğünü ve samimiyetsizliğini gösteriyor. Davutoğlu ve hükümeti, uluslararası ve ulusal sermaye çevrelerinin taleplerinin aktarma kayışı rolünde çalışıyor ve bu rolünü oynayabilmek için de oldukça baskıcı yöntemlere başvuruyor.

Bunların yanı sıra program Meslek Liseleri’nde yapısal dönüşümlere gidilmesini de öngörüyor. Davutoğlu bu konuda da lafını hiç esirgemiyor ve anlatıyor: “Özellikle mesleki eğitimde özel sektörün rolünü güçlendirerek, odalar ve borsalara çok daha fazla sorumluluk vereceğiz. İş dünyası da bunu benimsiyor. Onlar için de ara eleman bulma konusunda en kolay yöntem. Meslek Liseleri’ni yeni bir reformla, uygulamalı ve iş dünyasının fiilen bulunduğu bir alan haline dönüştürmek şart.”

Uzun lafın kısası; Meslek Liseleri’nin yönetimine odalar ve borsalar gelecek, bu alanlardaki iş-gücü doğrudan doğruya sömürü mekanizmalarının parçaları olacak ve sermaye birikiminde verilen açıklar oldukça yağmacı yöntemler ile kapatılma çalışılacak! Meslek Liseliler ücretli kölelik sisteminin önde gelen çalışanları olacak. Bunlar karşısında ise piyasa, bu düşük ücretli genç iş-gücü ordusuna sefalet dışında bir seçenek sunamayacak.

Üniversitelerde sermaye lehine dönüşüm başladı

Yukarıda sözünü ettiğimiz saldırı programının tek sözü Meslek Liseleri’ne yönelik değil. Zira üniversitelere dönük de kapsamlı bir ticarileştirme dalgasının kapısı aralanmak isteniyor. Daha önce Bologna Deklarasyonu ile de gündeme getirilmiş olan kimi neo-liberal dönüşümler daha da derinleştiriliyor. Pazarlanmak istenen ucuz öğrenci emek-gücünün kapitalizmin dönemsel ihtiyaçları uyarınca daha yoğun baskı ve sömürü koşullarına tabi tutulması arzulanıyor.

“Temel ve Mesleki Becerileri Geliştirme Programı”nın üniversitelerde öngördüğü dönüşüm şöyle:

– “Three Master” uygulaması, yani öğrencinin bir yıl içerisinde üç sömestr okuması. Bu uygulama ile öğrencilerin yaz aylarında ve tatillerde “uygulamalı eğitim” adı altında çalışması isteniyor.

– Akademik eğitimin “iş gücü piyasası ihtiyaç analizlerine göre etkinleştirilip yeniden düzenleneceği”nin söylenmesi. Yani sermayenin ihtiyaç duymadığı bölümlerin kapatılması, toplumun ihtiyacını hissettiği bilgilerin ve projelerin üretiminin durdurulması ve hatta sonlandırılması, bilgi üretiminin tamamen kâr odaklı bir bağlama aktarılması söz konusu.

– Halk eğitim merkezlerinin “hayat boyu öğrenme sistemleri”ne dönüştürülmesi. Hayat boyu öğrenme, kişinin sermayenin değişen ihtiyaçlarına cevap verebilmesini bütün çalışma yaşamı boyunca zorunlu kılıyor. Gençlik döneminden başlayarak sürekli bir kurstan diğerine koşan, koştukça kendini daha da yetersiz hisseden rekabetçi insan modeli yaratılmak istenen neo-liberal gerçekliğin bir parçası . Üstelik verilen eğitimler ve kurslar toplumun değil sermayenin ihtiyaçlarına odaklı bir şekilde organize ediliyor, böylece bir taşla iki kuş vurulmak isteniyor.

– Yeni düzenlemelerin, kapitalist Avrupa Birliği’nin eğitimde yeterlilik çerçevesi kapsamında olması isteniyor. Bunun anlamı, 24 Ocak kararlarıyla paralel yönleri olan Bologna sürecinin öngördüğü uygulamalar bütün yönleriyle uygulanmak isteniyor ve neo-liberal yağma rejiminin eğitim ayağının bu ölçütler üzerinden inşa edilmesi isteniyor.

Eğitim kurumlarının dönüştürülmesinin ve sermayeyle bütünleşik hale getirilmesinin yanında program nasıl bir öğrenci profili istediğini de açıklıyor. Bir yandan eğitim kurumlarının neo-liberal dönüşümünü sağlarken bu dönüşüme ayak uydurabilecek öğrencilere de ihtiyaç duyuluyor.Sistemle barışık, girişimci, rekabetçi bireyler yaratmanın zemini hazırlanıyor. İşçileşen öğrenciler ise tüm bu programlardan, gelecek beklentilerinin yıkılmasından, üniversite ertesinde işsiz kalmaktan bıkmış bir vaziyette, sığmaları istenen kaplara dönük büyük öfkeler biriktiriyorlar.

Onların bir programı var, pekiyi ya bizim?

Bu program ve gençliğe dönük saldırılar aslında bir bütünün-Ulusal İstihdam Stratejisi’nin-parçası. Hükümetin epey bir süredir üzerinde çalıştığı “Ulusal İstihdam Stratejisi’ni öğrenci gençlik ve gençlik üzerinden nasıl hayata geçirebiliriz” sorusunun cevap denemeleri bu saldırılar. Tüm sınıfı esnek ve güvencesiz çalışmaya mahkum eden, taşeron ve part-time modelleriyle örgütlenmenin de önüne geçen bu stratejide gençliğe de staj veya eğitim adı altında parasız ya da asgari ücretin çok çok altlarında yer alan sefalet ücretleriyle çalışma, sendika ve sigorta hakkından yoksun olma, mezun olduktan sonra işsiz kalma pay olarak düşüyor.

Tüm bu saldırılar karşısında sessiz kalınması söz konusu bile değil. Onlar gibi biz de kendi programımız etrafında kenetlenmemiz gerektiğini söylüyoruz.

-Uygulamalı eğitimin sömürü anlamına gelmesini istemiyoruz. Bilimin bütün disiplinlerini birleştirici, sermayenin kâr odaklı ihtiyaçlarına odaklanmamış olan politeknik eğitimi talep ediyoruz. Ürettiğimiz değerlerin toplum yararına kullanılmasını istiyoruz ve bu değerlerin bizlere yabancılaşmasına karşı çıkıyoruz.

-Staj veya eğitim adı altında ücretsiz çalışmayı istemiyoruz. Sefalet ücretlerine mecbur olmadığımızı söylüyoruz. Çalıştığımız sürelerin emeklilik sigortasında karşılığını bulmasını, insanca bir yaşam için insanca bir ücret verilmesini talep ediyoruz. Güvenceli iş, güvenli gelecek istiyoruz. İş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin istisnasız yerine getirilmesi gerektiğini belirtiyoruz. Bütün bu haklarımızı savunabilmek için de, en meşru mücadele aracımız olan sendikanın bir hak olarak kabul görmesi gerektiğini söylüyoruz.

-Hayat boyu öğrenme palavralarının çöpe atılmasını, bütün hayatımızın sermayenin ihtiyaçlarına göre organize edilmemesini
istiyoruz. Son derece çeşitlilik gösterebilen bireysel yetenekleri katleden bu barbar uygulamanın dikte etmeyi arzuladığı rekabetçi ve bencil insan modelini kabul etmiyoruz. Dayanışmacı ölçütlerin neo-liberal yağma adına yok edilmesine karşı çıkıyoruz.

-Mezun olduktan sonra yedek işsizler ordusuna dahil olmak istemiyoruz. Herkese iş istiyoruz. Mezun olduktan sonra iş güvencesi istiyoruz. Kadın ve erkek öğrencilere eşit olanakların tanınması gerektiğini söylüyoruz. Bütün işlerin ücretler düşürülmeksizin paylaştırılmasını talep ediyoruz.

image_pdfimage_print