ar | en | es | fr | tr

Seçimlerin ardından

Merak ve heyecanla beklenen milletvekili seçimlerini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kaybetti. Ancak hiç kimse çıkıp da “Ne alaka, milletvekili seçimlerini neden tarafsız bir cumhurbaşkanı kaybetsin ki?” diyemedi. Çünkü cümle âlem bu seçimlerin RTE’nin siyasi hedeflerini oylattığı bir başkanlık referandumu olduğunu biliyordu. (Çok affedersiniz) “Cumhurun Başı”, başka bir yol ve yordam bulamadığı, henüz aklımıza gelmeyen bir tezgâh kurup bir darbe yapmadığı takdirde başkanlık şansını kaybetmiştir. Geçen yıl yayımlanan “İç Savaş Rejimine Doğru” başlıklı yazımızda bir diktatör adayının başarılı olması için gerekli şartları vurgulamış ve şöyle demiştik:

“Erdoğan adı ‘otoriter’ ve ‘tek adamcı’ çizgisi nedeniyle uzun bir zamandır ‘diktatörlük’ çağrışımlarına yol açıyor. Çağrışım ne kelime bazı çevrelerce ‘faşist’ bile ilan edildi. Ancak her yiğidin gönlünde yatan aslanlar bir yana ‘diktatörlük’ sadece öznel heveslerle gerçekleşen bir şey değil, onun da nesnel şartları var. (…) Başbakan son bir yıllık süreçte bir ‘diktatör’ olabilmesi için gerekli temel avantajları kaybetmiştir! Malûm (veya değil) diktatör olmanın birinci şartı, en azından iktidarının başlangıç dönemlerinde genel bir itibara ve ‘kurtarıcılık’, hatta ‘ulusun babası’ imajına sahip olmayı zorunlu kılar. Hiç olmazsa acil bir ihtiyaca denk düştüğü konusunda, bazen ‘kerhen’ de olsa iç ve dış konsensüs gereği vardır. Diktatör adayı, tarihsel ve/veya güncel zorunluluğunu kanıtlamak durumundadır. Her şeye rağmen ‘dünya düzeninin’ dış ve iç büyüklerinin, yerli ve yabancı mali sermayenin, asker ve sivil bürokrasinin ve genel olarak orta sınıfların doğrudan veya dolaylı onayını alması, onların korku ve endişelerine, huzur, sükûn ve istikrar taleplerine tatmin edici cevaplar verebilmesi gereklidir.

Yine bir diktatörün, ya kapitalist mülkiyetin bekasını da tehlikeye düşüren bir “iç savaşı” kazanmış ya da yukarıda saydığımız güçlerin yüreğini ağzına getiren bir “iç savaş” ihtimalini ortadan kaldırmış olması gerekir. Bu şart bir diktatör için önemli bir meşruiyet ve rıza kaynağıdır. Oysa bizim şimdiki Başbakan’ın kuvvetle muhtemel başkanlığının orta vadede bir nevi “iç savaşa” yol açabileceğine dair yaygın bir endişe vardır. Ayrıca Başbakan’ın toplumu sarmış genel bir korku, endişe ve umutsuzluğu yalandan da olsa gidermesi bir yana bakışı, duruşu ve politikalarıyla toplumun önemli bir bölümü için korku, endişe ve umutsuzluk kaynağı olduğunu da unutmayalım. Üstelik her diktatör için en azından diktatörlüğünün ilk döneminde “namus ve dürüstlük” konusunda eski rejimin hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve yağmacılığından bıkmış insanların genel destek ve güveni çok önemlidir!”

Kaybedenler…

Aşırı istek dışında bir diktatör olmanın şartlarını haiz olmadığı halde büyük bir şuursuzluk ve çaresizlik içinde, yakın çevresi ve çıkar odakları dışında bütün bir ülke için ciddi bir yakın tehlikeye dönüşmesi nedeniyle Erdoğan çok geniş bir kesimin korku ve endişeyle karışık düşmanlığını kazandı. Tamamı öyle “sıkı demokrat” falan olmadığı halde ülke nüfusunun büyük bir bölümünü bu korku ve endişenin etrafında birleştirdi. “Partili başkanlığının” nasıl bir şey olacağını daha “tarafsız cumhurbaşkanlığı” döneminde gösterdi ve bu nedenle de kaybetti.

İkinci kaybeden, normal şartlarda “ilk” olması gerekirken Reis’in olağanüstü ağırlığı nedeniyle kaybedenler listesinde “ikinciliğe” düşen AKP oldu. Hem de yüzde 40’a rağmen! Tabii, iktidar partisinin bazı gayrı memnun şefleri için en ideal durum, RTE’nin başkanlığına yetmeyen, ancak partinin hükümet kurmasına yetecek bir çoğunluktu. Ancak olmadı ve AKP, 276’nın epeyce altında 258’de kaldı ve doğrudan ve tek başına hükümet olma şansını kaybetti.

Ancak sözünü ettiğimiz sadece oyların, vekillerin, siyasi iktidarın kaybedilmesi değil. Bunlarla birlikte ve bunlar sayesinde elde edilen çok büyük boyutlu, İslami usullerle veya “hile-i şeriyye” yoluyla, partinin üzerinde yüzdüğü büyük “havuzda” toplanan bir dizi ekonomik, mali, sosyal vb. çıkarlar, kazançlar… Yani aslında tehlikeye düşen, siyasi İslam’ın itibarı ile birlikte onca yılın “birikiminin” ifadesi olan devasa bir yapı. Üstelik bu kayıplar, sadece bir eksilme veya azalma biçiminde değil, bir “deprem” biçiminde gerçekleşecek, bürokraside, yargıda, emniyette, iş çevrelerinde, medyada, iktidar sayesinde holdingleşmiş cemaat ve tarikatlarda ve de saray ve parti çevresinde kümelenmiş cümle yalakalar âleminde büyük altüst oluşlara yol açacaktır.

AKP’nin geleceği…

AKP’nin geleceğine gelince… Bu, partinin RTE’siz bir şey ifade edip etmediğine bağlı. Aşırı güçlü ve karizmatik ve de tekçi liderler, genel olarak kendileri dışındaki her türlü liderlik ihtimalinin ve lider adayının varlığına izin vermezler. Bu durum, her şeyi varlığıyla ezen “büyük liderin” herhangi bir biçimde yokluğu halinde (son deminde el verdiği veya yaşamasına müsaade ettiği gerçekten güçlü bir halef bırakmadığı durumda) partinin ikinci sınıf adamların elinde (Hak geçmesin, bazen de kadınlar elinde!) çözülüp dağılmasına yol açar. En başından iktidar olarak var olan, gücünü buna borçlu partilerde muhalefette çözülüp dağılma ihtimali daha da büyüktür. (Bak: ANAP) Var olan şartlarda, her ne kadar Abdullah Gül faktöründen söz edilse de AKP’nin varlığı, birtakım politik pazarlık ve güç dengeleriyle birlikte RTE’nin niyetlerine, partiyle kuracağı ilişkinin biçimine, hatta kendisini daha da tehlikeli hale getirecek korku ve endişelerine, belki de “yeniden başlama” azmine bağlı olacaktır. Bildiğimiz kadarıyla hâlihazırda AKP içinde kimse Reis’e rağmen herhangi tasarrufta bulunamayacağı gibi herhangi bir hayal de kuramaz. Fakat, önce örtülü de olsa giderek açık yürüyecek bir parti içi mücadele şu veya bu biçimde uç verecektir.

Ancak atlamadan geçmeyelim; AKP ve asıl şefi yine de yüzde 40 oy alarak birinci parti olmuştur. Kaybettiği oylarda, diktatörce heveslerine paralel olarak ekonomideki gidişattan, gelir dağılımındaki derin adaletsizlikten, işsizlik, yoksulluk ve pahalılıktan, hayat şartlarının bozukluğundan, iş cinayetlerinin politik müsebbibi olmasından, kibrinden, İslami duyarlılık adı altında insani olan her şeye duyarsızlığından, yaşam biçimlerine müdahalesinden, izin vermediği hiçbir alanda insanların nefes almasına bile müsaade etmeme eğiliminden, Kürt sorununun çözümündeki tehlikeli samimiyetsizliğinden, Roboski ve Rojava’daki nefret oluşturan tutumundan ve dış politikasındaki başarısız -maceraperest-tehlikeli çizgisinden kaynaklanan bir dizi etmenin de yer aldığını söyleyebiliriz. Ancak AKP’nin, önemli ölçüde de RTE’nin hâlâ çok sayıda emekçinin desteğini koruduğunu unutmamak gerekiyor. Soma da dâhil birçok yerdeki seçim sonuçları bu duruma işaret ediyor. AKP her ne kadar bütün karşıtlarını “ideolojik” davranmakla suçlasa da bu gücünde “ideolojinin” etkisi büyük. Yani AKP seçmeninin önemli bir bölümünün sadakati, devlet imkânlarını da sonuna kadar kullanılarak, parti etrafında örgütlenmiş sosyal destek görünümlü fitre-zekât-sadaka sistemi ve enformel ilişki ağları tarafından desteklenen ideolojik bir zemin üzerinden sağlanıyor. Bunun kırılması, topluluklara veya bireylerin toplamına yönelik sözlü çağrılarla değil, emekçi kitlelerin örgütlenmesi ve sınıf mücadelesi temelinde bu ideolojik bağın koparılıp zenginle yoksulu bir arada tutan sahte cemaat dayanışmasının parçalanmasına bağlı.

HDP’nin başarısı…

Seçimin gerçek kazananı ise her bakımdan “tarihi” yüzde 10 barajını ve de bununla birlikte pek çok engeli aşmayı başaran HDP olmuştur. Devletin bütün imkânlarının, hem de en yasadışı biçimlerde kullanıldığı, Cumhurbaşkanı’nın bütün teamüllerin, kuralların, yasal ve anayasal sınırların ötesinde doğrudan HDP’yi hedef aldığı; aslında kim olduklarını ve ilişkilerini tahminde güçlük çekmediğimiz “kontra” birimlerinin bütün kanlı provokasyonları eşliğinde yaşanan bir seçim kampanyasına rağmen parti bütün barajları aşmıştır. Kürdistan’da AKP’yi silmeyi başaran HDP, hem direnme ve mücadele gücü, hem organize olma becerisi, hem de politik-stratejik aklı ve yeteneğiyle devletin ve iktidarın bütün kumpaslarına karşı durabilmiş ve 80 milletvekili ile parlamentoya girmiştir. HDP, kitlesi üzerindeki otoritesi, saygınlığı, disiplin kurma gücü ve geleneksel sokak ve mücadele tecrübesinin yanı sıra parlamentodaki gücüyle de büyük önem kazanmıştır. Bu güç aynı zamanda, AKP’nin Kürt ulusal hareketinin tasfiyesini hedefleyen sahte “çözüm süreci” hedefine set çekecek ve artık CHP de dahil konunun bütün muhataplarını kendilerine çeki düzen vermeleri konusunda zorlayacaktır.

HDP’nin, büyük burjuvazinin, aslında farklı ve daha iyi bir sonuç vermeyeceği belli bir erken seçime karşı çıkıp düzen partilerine hararetle bir koalisyonu tavsiye ettiği bir durumda ortaya koyacağı bağımsız tutum çok önemlidir. Partinin solda gerçek bir muhalefet odağı ve giderek Türkiye çapında siyasi bir alternatife dönüşmesi buna bağlıdır. Ezilenlerin tümüne yönelik kapsayıcı tavrın “kimlikçi-kültürel” bir ekseni aşıp, ezilenlerin kahir bir ekseriyetinin sınıfsal olarak mensubu olduğu emek eksenine oturması çok önemlidir. AKP tabanının çözülmesi ve halen bu partiyi destekleyen işçi ve emekçilerin kazanılması, Türk emekçilerinin Kürt nefretinden kurtarılması buna bağlıdır. Zaten yıllardır, baraj nedeniyle, ideolojik olarak devlet partisi konumundaki CHP’ye de “emanet” olarak verilen çok sayıda oyun bu defa, “risk” de alınarak HDP’ye verilmesi ve önümüzdeki dönemde bunun kalıcı bir hale gelmesi çok önemli bir gelişme olacaktır. Liberal-reformist zaafları ve Kürt burjuvazisinin artan siyasi-sınıfsal etkisi parti içinde düzenle bütünleşme eğilimine güç verebilir. Ancak, emek ağırlıklı ve öncelikli bir politik-sınıfsal hat tabanı, taraftarları ve militanları çok büyük ölçüde zaten işçi ve emekçilerden oluşan HDP’yi toplumsal mücadelelerde ve siyasi demokrasi savaşında önümüzdeki dönem için başlıca sol alternatif haline getirebilir. HDP’nin eşitliğe, adalete ve özgürlüğe dayalı bir barış ve çözümün yanı sıra demokratikleşme bağlamında yüzde 10 barajının kaldırılması, siyasi partiler, çalışma ve sendika yasalarının değiştirilmesi, grev ve sendikal örgütlenme karşısındaki bütün yasal veya fiili engellerin kaldırılması, iş güvenliği ve güvencesinin sağlanması, iç güvenlik yasasının ve diğer baskı yasalarının kaldırılması, geçmişin her türlü hesabının sorulması vb. için vereceği mücadele, ona olan desteği artırarak kalıcı hale getirecektir. Aksi bir durum gerçekten ağır bir hayal kırıklığına yol açacaktır.

Önümüzdeki günler…

Neler olabileceğini, önümüzdeki günlerde göreceğiz, ancak yukarıda da değindiğimiz gibi, büyük burjuvazinin öncelikli talebi erken seçim falan değil, çıkarlarını savunacak, “piyasaları” rahatlatacak bir koalisyon; mesela bir AKP-CHP koalisyonu. Bu nedenle herkesi “sorumlu” (Tabii, kendisine karşı!) davranmaya davet ediyor. Gerçi ideal olan Tayyipsiz ve denetlenebilecek kadar güç kaybına uğramış bir AKP tek parti iktidarı olurdu, ancak kısmet değilmiş!

AKP cephesinde ise Davutoğlu’nun ağzından partinin en azından şimdilik bir koalisyondan yana olduğunu anlıyoruz. Ancak bu konudaki başlıca endişe, kendileriyle koalisyon kurabilecek bütün partilerin öncelikle öne sürecekleri “Tayyip Erdoğan Şartı!” Yani “Patron”un siyasi olarak pasifize edilmesi, hükümet işlerinden uzak tutulması. Bu ilk bakışta en azından bazı belli başlı parti ileri gelenleri açısından o kadar fena bir şey olmasa da, Erdoğan’ın partideki doğrudan etkisi ve gücü düşünüldüğünde kimse bunu garanti edemez. Üstelik var olan kritik durumda “Tayyipsizlik” de ciddi tehlikeler yaratabilir. Ancak diğer partiler açısından Erdoğan önderliğinde bir AKP ile koalisyon ise intihardan farksız bir durum.

(Çok affedersiniz) Cumhurun Başı’na gelince, yenilgisinin de etkisi ve öfkesiyle bir garip sessizliğe ve tekin olmayan bir sükûnete bürünmüş vaziyette. O çok bildik “kabadayı”nın yerini çok efendi ve elbette “tarafsız” bir şahsiyet almış gjbi. Herkesi “sorumlu” davranmaya davet ediyor! Ancak yine de herkes, kendisini çok ciddi tavizler karşılığında kurtarabilecek bir düzen içi uzlaşma olmadığı takdirde, başı, bütün çevresiyle birlikte fena halde derde girebilecek olan bu şahsın, başkanlığın nasıl bir zaruret olduğunu kanıtlamak için elinden gelen her türlü kötülüğü yapabileceğini biliyor. RTE, eğer bildiğimiz RTE ise öyle kolay kolay gitmez! Var olduğu bilinen devasa bir çıkarlar ağı, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet yumağının çözülmemesi için elindeki örtülü ödeneği ve resmi-gayrı resmi imkânları ve organize güçleri de kullanabileceği rahatlıkla tahmin edilebilir. Türkiye’nin kendisinden ve başkanlığından başka bir şansı olmadığını kanıtlamak için ortalığı yangın yerine çevirebileceği konusunda hemen herkes hemfikir. Reis ve AKP açısından esas mesele çeşitli koalisyonlar, olmadı bir erken seçim, olmadı bazı gayrı meşru yollarla, hükümet etmeye uzun bir ara vermemek, iktidardan uzak düşmemek. Bunun başlıca nedenlerinden biri bir “devri sabık” (eski politika dilinde geçmişin hesabının sorulması) endişesi. Unutulmaması gereken, geçmişle son derece gerekli olan bu hesaplaşmanın bütün partiler açısından “mihenk taşı” olacağıdır.

CHP

Yeni “sosyal demokratlığını” henüz tam olarak üzerine oturtamamış ve hâlâ yeterince güven vermiyor olacak ki, bu seçimde de yerinde saymaya devam eden CHP, milletin kendilerine verdiği görevi anladığını ve bu nedenle sorumlu davranacağını derhal ilan etti. Zaten çok uzun bir aradan sonra gelen iktidar ortağı olma şansı pek tepilir cinsten değil. Bu düzen içinde ikbal ve iktidar arayan her siyasi güç, bir biçimde egemen sınıfa hizmet etmek ve ona karşı sorumlu davranmak zorundadır; biz, CHP’nin diğer “sosyal” sorumluluklarının yanı sıra bu temel sorumluluğunu da yerine getireceğine yürekten inanıyoruz! Bu arada, HDP’ye emaneten gittiği söylenen CHP oylarının, zaten uzun yıllardır CHP’ye mecburiyet nedeniyle emaneten verilen oylar olduğunu da tekrardan hatırlatalım!

MHP

Seçimlerin bir başka yükseleni de, AKP’den belli ölçülerde milliyetçi oy devşirmeyi başaran MHP. Bilinen bütün tarihsel -milli korku, panik ve endişeleri, iliklere işlemiş “beka sendromunu”, bütün karşıdevrimci umutsuzlukları kullanarak ve de yeni hiçbir şey söylemeden yüzde 16,5 oy alan ve HDP ile aynı sayıda vekil çıkartan MHP ise koalisyon şartlarını, bu arada da “çözüm sürecinin sona erdirilmesi” şartını öne sürerek erken seçim istediğini söylüyor. Ancak bu partinin, geçmişi, bakış açısı ve iktidar açlığı düşünüldüğünde, “milli sorumlulukları” gereği, bağrına taş basarak da olsa AKP veya CHP ile koalisyona girme ihtimali yabana atılmamalı. MHP her dönem, burjuva düzeninin başlıca unsurlarından olmuştur, bu normal; ancak dileğimiz, mümkün olduğunca uzun bir süre bir iç savaş aparatına veya bir provokasyon aracına dönüşmemesi!

Sevinç ve endişe…

AKP’nin en azından doğrudan ve tek başına iktidar gücünü kaybetmesi ve HDP’nin barajı aşması ülke genelinde ve özellikle de solda büyük bir sevinç ve umut yarattı. Ancak “birilerinin” bu sevinci kursağımızda bırakmak isteyeceğinden eminiz. Endişe, klasik siyasi gerilimlerle ilgili değil; onlar Allah’ın emri! Asıl mesele kendilerine yar olmayanı bizlere de yâr etmek istemeyenlerin; bir kaosu ancak başkanlık sisteminin, hatta rejiminin önleyebileceğini kanıtlayarak iktidar arayacakların; ve de uygun şartlar altında karambol ve boşluktan iktidar devşirmeye çalışacak olan klasik veya neo-klasik Bonapartist düzen güçlerinin yapabilecekleri. Son Diyarbakır cinayetleri tesadüf değil. Olaylar, iktidarın ve devlet güçlerinin doğrudan veya dolaylı sorumluluğu altında yürütülen kanlı seçim kampanyasının bir devamı. Cumhurbaşkanı’nın Kürtlere yaptığı “Faşist Kürtlerden kurtulun!” çağrısına “cuk” oturuyor. Belli ki iktidar mücadelesinin bir ayağı da Kürdün Kürde kırdırılması biçiminde yürüyecek; muhtemelen ülkenin batısını da kapsayacak bir dizi terör ve provokasyon tezgâhı eşliğinde.

Bize gelince…

Bize gelince; sadece işçi sınıfının ve kitlelerin mücadelesine güvendiğimizi söyleyerek HDP’ye verdiğimiz eleştirel seçim desteğinin boşa gitmediğini görmenin sevincini yaşıyoruz. Ancak nasıl bir dünyada, hangi memlekette ve ne tür şartlar altında yaşadığımızın da farkındayız. Her türlü demokratik hak ve özgürlük mücadelesinin içindeyiz. Nereye varılacaksa bunun ancak mücadeleyle, asıl olarak da sınıf mücadelesiyle olabileceğinin bilincindeyiz. Bu nedenle “demokratik hayaller” dünyasında yaşamıyoruz. Ve her şeyden önce bu memlekette sosyalist bir devrim hedefinin, “dört başı mamur” bir liberal veya radikal demokrasi hedefinden çok daha gerçekçi olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, çeşitli kılıklara bürünmüş burjuva demokrasilerine karşı işçi demokrasisini savunuyoruz…

Hakkı Yükselen
Sıradaki

İlgili Haberler