Cumhurbaşkanı’nın her şeyine lâf edebiliriz, ancak “dürüstlüğüne” asla demiştik, yanılmadık. Geçenlerde açıkça söyledi, “Beyler, Türkiye 10 Ağustos 2014 tarihinden itibaren milletin doğrudan cumhurbaşkanını seçmesiyle yeni bir duruma girmiştir. Artık ülkede sembolik değil, fiili gücü olan bir cumhurbaşkanı var. İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken bu fiili durumun hukuki çerçevesinin yeni bir anayasa ile kesinleştirilmesidir.”

Cumhurbaşkanı, aslında, “Kara Üçleme…” başlıklı yazımızda da vurguladığımız üzere, var olan rejim içinde parlamentarizme alternatif bir başkanlık “sisteminden” değil, kaçınılmaz olarak bir “iç savaş rejimi” anlamına da gelecek “başkanlık rejiminden” söz etmektedir. Cumhurbaşkanı’nın her şeyden önce kendi eseri olan bir fiili durumu yeni bir anayasa için gerekçe göstermesi, hemen herkesin sözü edilen “şeyi” bir rejim değişikliği olarak algılamasına yol açmıştır; zaten Cumhurbaşkanı’nın muradı da budur.

Hakkını yemeyelim, zamanında uyardı, “Verin 400 vekili, bu iş huzur içinde bitsin!” dedi. Evet, bir hata yaptık, ancak telafi edebiliriz! Şimdi, toplum olarak, kendisinin gazabına daha fazla maruz kalmak istemiyorsak, bir an önce yapmamız gereken şey, O’nun sahip olduğu fiili hakları resmî ve hukukî olarak da tanıyıp yeni bir anayasa ile garanti altına almaktan başka bir şey olamaz. Ancak bunun da pek bir önemi yoktur. Eminiz ki, Cumhurbaşkanı kendi tarihi ve fiili haklarını, hukuken de tanıması gerektiği halde bunu yapmak istemeyen topluma karşı “milletinin” de desteği ile gerekenleri yapmakta tereddüt etmeyecektir. Üstelik bugüne kadar pek çok örnekte gördüğümüz üzere, “anayasa” adı verilen hukukî metinler, esas olarak eski hukuka artık sığmaz hale gelen “fiili durumların” onaylanmasından başka bir şey değildir. Yani Cumhurbaşkanı yeni anayasa talebinde yerden göğe kadar haklıdır! Bu haklılık durumu, kendisine seçimleri kazanıp tek başına her şey olana kadar mücadele etme hakkını da vermektedir. Ayrıca “Fiili Başkanımızın” elinde, “millet düşmanlarının” yarattığı engelleri aşabilmek için, fiili yetkilerinin dışında pek çok hukuki yetkisi de vardır. Gerçi kâğıt üzerinde bunlar öncelikle hükümetin işleriymiş gibi görünse de, vatanın ve milletin bekasının tehlike altına girdiği durumlar, öyle hükümetlere, başbakanlara bırakılamayacak kadar ciddi durumlardır. Zaten Saray’daki iç kabine bu nedenle vardır. Yani, Cumhurbaşkanımız, tek başına iktidarı ve başkanlığı için çıkardığı son savaşı, pekâlâ gerektiği anda sıkıyönetim, olağanüstü hal, olağanüstü kanun hükmünde kararnameler gibi uygulamalarla taçlandırabilir; bunlar kendisinin, bakanlar kurulunu toplayarak kullanabileceği anayasal haklarıdır. Zaten bu tür uygulamalar Bonapartist bir despotluk yolunda ilerleyen güçler açısından adeta kaçınılmazdır. Fakat bu noktada bazı sakıncalar söz konusudur. Mâlum, sıkıyönetim ve olağanüstü hal, aynı zamanda bazı yetkilerin askeri otoritelere devredilmesi anlamına da gelir. Askerin bu derece sokaklara döküldüğü durumlarda sinemadaki önemli bir kural devreye girer. Nasıl ki filmin bir sahnesinde görünen tabanca, bir başka sahnede mutlaka patlıyorsa, sokaktaki asker de sürecin bir başka aşamasında mutlaka kendi hesabına bir şeyler yapar. Üstelik söz konusu olan, bu konuda engin bir tecrübeye ve özerk siyaset geleneğine sahip TSK ise, bu kural mutlaka yürürlüğe girer. Kısacası “Fiili Başkanımızın” anayasal başkanlık yolunda girişeceği Bonapartizm denemesi kaçınılmaz biçimde bu memleketin geleneksel ve elbette çok daha tecrübeli Bonapartist unsurları tarafından kendi lehlerine değerlendirilecektir!

Kambersiz düğün olur mu?

Tabii, sadece biz değil MHP’de bu durumun farkındadır. Bu nedenle, uzun süredir “demokrat” taklidi yapan faşist partimiz, hükümetten bir an önce sıkıyönetim ilan etmesini istemiştir. Bir parti bir şey talep ediyorsa mutlaka bundan bir kazanç elde edeceğini düşünüyor olmalıdır. MHP bu önerisiyle her şeyden önce AKP’nin başını belaya sokmak ve bundan da birtakım faydalar devşirmek istemektedir. Gerçi 12 Eylül öncesinde bilinçli olarak uyguladığı kanlı iç savaş taktiklerinin neden olduğu sıkıyönetim ve ardından gelen darbe, MHP’yi bir süre için etkisiz hale getirmiş olsa da bu taktik yeniden denenmelidir. Bunun bazı nedenleri vardır. MHP “karşıdevrimci umutsuzluğun partisi” olarak “normal” durumlara çok uzun bir süre katlanamaz; bu durum onun için giderek misyon, adam ve seçmen kaybı anlamına gelir. Bunca yıldır bazen güçlenerek bazen de gücünü muhafaza ederek ayakta kalmasının nedeni bu memlekette başta Kürtlere karşı olmak üzere politik ve toplumsal şiddetin “normal” bir durum olarak süreklilik kazanması ve “milli korku” ortamıdır. Üstelik bu defa durum 12 Eylül öncesinden farklıdır. O dönemdeki kadar kitlesel bir güce sahip olmayan solcuları ve henüz sermayeye yönelik tehlikeli “performanslara” girişmeyen emek hareketini saymazsak düşman Kürtlerdir. Bu durumda herhangi bir askeri rejimin MHP’yi geçmişte olduğu gibi “fikri iktidarda, kendisi içeride!” durumuna düşürme ihtimali azdır. Ayrıca, daha “Enternasyonal Bülten” dergisinin Ağustos 1994 tarihli 9. sayısında (Kriz ve Olasılıklar) tespit ettiğimiz üzere Kürt sorununun “çözümünde” doğal bir alternatif olmayı hedefleyen MHP’nin stratejisi, çatışma ortamlarında devletle ve düzen güçleriyle mesafeyi açmadan birlikte koşmak, onların tıkanmaya başladığı noktada finişe kalkarak şoven gericiliğin doğal lideri olarak ipi göğüslemektir.

Ancak MHP’nin çapsız ve giderek “düzen içi-bürokratik” bir konum kazanan liderliğinin bütün hesapları gibi bu hesabının da tutmama ihtimali yüksektir. En azından “formunda” bir TSK’nın Bonapartizmini, MHP’ye ihtiyaç duymadan, daha ciddi ve devletlû güçlerle ittifak yaparak sürdüreceği açıktır; bazı durumlarda ihtiyaç duyulan tetikçilik veya linççilik gibi görevleri saymazsak.

Tekrardan belirtelim, “normal” şartlarda MHP’nin rolü bazen çok parlak bir oyun çıkarsa da, kötü adam karakterini canlandırmaktan öteye gidemez. Elbette bu tehlikesiz olduğu anlamına gelmez; hatta bir özerkleşme dinamiği yakalaması halinde bu tehlike kat be kat artar.

Özyönetim…

Cumhurbaşkanının yeni bir anayasa talebine dönecek olursak, fiili durumların aynı zamanda hukukî bir konum kazanması veya (şimdilik) böyle olmuyorsa doğrudan fiili “haklar” biçiminde kullanılmasının yarattığı bazı sakıncalar vardır. Mesela Kürt siyasi hareketi de var olan fiili durumundan vazife çıkartarak çeşitli bölgelerde “özyönetim” ilanlarına başlamıştır. Hareket, aynı Cumhurbaşkanı’nın yaptığı gibi fiili bir durumu esas almaktadır. (Fiili demokratik özerklik durumu) Bu durumda bir sorun olmamalıdır! Yani, nasıl Cumhurbaşkanı kendi fiili durumundan hareketle yasal ve anayasal yetkiler istiyorsa, Kürt siyasi hareketi de benzer bir talebi ileri sürebilir. Hatta bu ülkenin eşit yurttaşları veya yurttaş grupları olarak hepimizin, bazı fiili durumlarımıza uygun yasal statüler elde etme hakkımız olmalıdır! Üstelik Kürt siyasi hareketinin talepleri, milyonlarca kişinin kazanımlarını temsil ettiği için, başkan olmak isteyen bir kişinin taleplerinden çok daha demokratik bir niteliğe sahiptir.

Evet, Kürt halkının talepleri, tarihsel ve kitlesel boyutlarıyla tamamen demokratik ve meşrudur. Ancak bir şeyin demokratik ve meşru olması, o şeyin herhangi bir durumda ve her istendiğinde ilân edilip uygulanabileceği anlamına gelmez. Her şeyden önce bütün bunlar büyük çaplı toplumsal mücadelelerin sonunda elde edilebilen kazanımlardır. Elbette Kürt halkının çok uzun bir süredir büyük çaplı ve kitlesel bir mücadele içinde olduğu söylenebilir. Ancak yine de bütün bunlar “özyönetim” veya “demokratik özerklik” ilanının keyfi veya öznel bir durum olmadığı gerçeğini ortadan kaldırmaz. Sözü edilen “iktidar” durumları, “yerel demokrasi” örnekleri olarak tarif edilseler de var olan şartlarda birer “ikili iktidar” organıdır ve bütün ikili iktidar durumları gibi geçicidir. İkili bir iktidarın öbür kutbunu temsil eden devlet, karşıt kutbu oluşturan kitle öz örgütlenmeleri görece kısa bir süre içinde ehlileşmiş birer yerel yönetim aygıtına veya “yönetime katılma” biçimine dönüşmediği takdirde bu ikili duruma uzun süre tahammül edemez. Tarihsel örnekler, ikili iktidarların, toplum üzerinde ne kadar etkili olsalar da örgütlerin kararıyla değil, kitlelerin o güne kadar kendilerini sınırlayan barajları aşarak büyük bir enerjiyle siyaset arenasına akmaları sonucu ortaya çıkar. Bu kendiliğinden veya yarı kendiliğinden dalganın yarattığı ön devrimci durumun bir devrimci duruma dönüşmesi, çok iyi örgütlenmiş güçlü siyasi önderlikleri zorunlu kılsa da, bu koşul, böylesine tarihsel durumlara siyasi örgütlerin karar verdikleri anlamına gelmez.

Üstelik Kürt siyasi hareketi, bugüne kadar en azından Türkiye şartlarında “demokratik cumhuriyet-radikal demokrasi-demokratik özerklik” hedefini devrimci usullerle gerçekleştireceğine dair herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Temel yöntemleri itibariyle bugüne kadar yapılan açıklamalar son derece barışçıldır. Zaten aksi halde bunca liberalin, barışsever bir Türkiye partisi olma hedefiyle kurulan HDP’ye destek vermesi mümkün olamazdı. Bu durumda, bizzat Öcalan’ın en son (ve her halde en uzak) ihtimal olarak sözünü ettiği savaş ve kopuş seçeneğinin ön plana çıkması ihtimal dahiline girmektedir. Eğer öyleyse durum zannedildiğinden çok daha ciddidir. Böyle bir durumda, “özerklik” biçiminde ifade edilen “ikili iktidarın” stratejik bir çıkış olarak ele alınması ve gerekenlerin en devrimci yöntemlerle sonuna kadar yapılması gerekir. Şimdiki durumun PKK, KCK ve genel olarak Kürt siyasi hareketi tarafından bu şekilde tarif edilmemesinden ve çatışmaların sınırlı tutulacağı ihtimalinden yola çıkarak özerkliğin daha çok taktik bir adım olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda özerklik ilânları daha çok bir tür “tehdit-pazarlık” veya müzakere silahı haline gelir. Bu da onun, bir yenilgi halinde yol açacağı tahribat ve moral bozukluğunun yanı sıra, kitleler gözündeki itibarına ve devrimci karakterine zarar verir.

Barışçıl bir yoldan inşa edilecek kapsamlı ve dört başı mamur bir “demokratik özerkliğe” devlet, bu devlet olarak kaldıkça asla izin vermeyecektir. 1861 tarihli Lübnan özerkliğinden başlayarak bütün zorunlu özerklik tecrübelerinin kendisine toprak kaybettirdiği bilgisi bu devletin genlerinde yazılıdır. En samimi hislerle, üstelik yemin billah edilerek de talep edilse devlet, Kürtlere verilecek bir özerklik hakkının günü geldiğinde kesinlikle bir ayrılıkla sonuçlanacağından emindir. Tabii, bu durumda özerkliğin ancak bir “demokratik cumhuriyet” ile mümkün olduğu ileri sürülebilir. Bu durumda iki şey söyleyebiliriz: Birincisi, “demokratik özerkliğin” “demokratik cumhuriyet” ile az çok bir eş zamanlılık içinde olması ve eğer bu cumhuriyet barışçıl yollarla kurulacaksa, sonuçlarına burjuvazinin ve diğer düzen güçlerinin itiraz etmeyeceği büyük bir seçim zaferi gerekmektedir. Yok eğer demokratik bir cumhuriyet, bir devrim yoluyla, yani emekçi kitlelerin siyaset arenasına eski düzeni değiştirmek için girmeleriyle olacaksa o zaman da böyle bir tarihsel fırsatı bir işçi-emekçi hükümetiyle taçlandırmamak gerçek bir ihanet olacaktır…

“Her nefis ölümü tadacaktır, sonra bize döndürüleceksiniz”

Kürtlere karşı savaşı Cumhurbaşkanı’nın tek başına iktidar ve başkanlık rejimi amacıyla başlattığını herkes biliyor. Elbette, sorun o kadar da “kişisel” sayılmaz. İşin, sonu hapishane köşelerinde bitebilecek “dönülmez bir akşamın ufkunda” olmanın yarattığı korku ve endişelerle ilgili bir yönü var. Ancak işin içine yine Kürt milli meselesiyle yakından ilgili Suriye ve bölge politikalarını da katabiliriz. Ayrıca, onca çabaya rağmen iktidara neredeyse hiçbir şey kazandırmamış olan “çözüm süreci” bağlamında, PKK ve Kürt siyasi hareketinin anlaşma masasına askeri ve politik olarak iyice kolunun kanadının kırılarak oturtulması ve bu yolla devlet ve iktidarın istediği bir “çözümün” dikte edilmesi amaçlanmaktadır. Tabii, öncelikli amaç, seçim barajını aşarak, tek başına iktidar ve başkanlık yoluna taş koyarak bütün hesapları bozan HDP’nin izole edilerek baraj altına indirilmesi.

Eğer devlet ve PKK cephelerinden ani ve şaşkınlık verici bir taktik manevra gelmediği takdirde seçim sürecinin epeyce kanlı geçeceğini, bu seçimlerin tamamen anti demokratik ve yasadışı şartlarda yapılacağını söyleyebiliriz.

Zaten Cumhurbaşkanı’nın, “Türkiye 1 Kasım’da seçimi yaşayacaktır!” açıklamasının, insana Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kapısında ve tabut örtülerinde yazan “Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır, sonra bize döndürüleceksiniz” ayetini çağrıştırması boşuna değil. Bir asker cenazesinde yuhalanan Sağlık Bakanı’nın “Başkanlık gelseydi, yani kendisi başkan olsaydı bunlar olmazdı!” sözü, Cumhurbaşkanı’nın bu mücadelenin sonsuza kadar sürecek bir hak ve bâtıl mücadelesi olduğu açıklaması birlikte ele alındığında, “fiili başkanımızın” bizi “kendine döndürme” (“Sonra bize döndürüleceksiniz”) konusunda kesin kararlı olduğu anlaşılır.

Eğer yapılabilirse bir “yeniden seçimin” 7 Haziran seçimlerinden çok daha ağır şartlarda geçeceği ve çok daha büyük bir önem taşıyacağı ortada. Sonrası için hiçbir kendiliğinden veya yasal garanti olmamasına rağmen RTE’nin başkanlık hamlesinin bir defa daha boşa çıkarılması gerekmektedir. Elbette bir seçim cephesi çok önemlidir, ancak asıl büyük resme bakıldığında, ülkenin ve onun gerçek sahibi emekçilerin geleceği açısından, her türlü burjuva unsurdan arındırılmış birleşik bir emek cephesinin kurulması her şeyden daha önemlidir. Ancak o zaman, ortalıkta uçuşan burjuva hükümet formülleri nedeniyle bugün kimsenin aklına gelmeyen bir “işçi-emekçi hükümeti” bu ülkenin gündemine girebilir…