AKP’nin baskı ve korkutmaya dayalı seçim politikası, dayattığı kaos ya da “istikrar” ikileminden ikinci seçeneğin kendisine dört milyonun üzerinde ek oy kazandırmasıyla birlikte belirli bir başarıya ulaştı. Şimdi bütün kesimler, özellikle de derhal AKP’yi kutlayan işverenler dünyası, ondan “ekonomiye odaklanmış” istikrar beklentisine girmiş durumdalar. Ve de hemen taleplerini sıraladılar: Cari açığı azaltacak, istihdamı teşvik edecek, yatırımları yeniden başlatacak, işgücü piyasasını düzenleyecek ve rekabet gücünü artıracak “yapısal reformların” bir an önce hayata geçirilmesi. İşverenlerin bu taleplerine geçici hükümetin ekonomi bakanı Nihat Zeybekçi hemen yanıt vererek gerekli tüm reformların gerçekleştirileceğini ve Türkiye’nin “2016’da ekonomide sıçrama yapacağını” ilan etti.

İktidarın Kürt illerindeki baskı ve saldırıları ve özellikle Cumhurbaşkanlığı düzeyinde yürütme, yasama ve yargı organları üzerindeki yasadışı uygulamaları sürerken ne tür bir siyasi istikrar sağlanabilir, bunu emekçi okuyucularımızın sağduyusuna bırakıyoruz. Ama pekiyi, ekonomide istikrarın sağlanması olanaklı mı? Önce genel tabloya bir bakalım: Dünya ekonomisindeki daralma sürüyor; özellikle Türkiye, Brezilya, Arjantin gibi “gelişmekte olan ülkeler” ciddi ihracat ve doğrudan dış yatırım ve kredi sıkıntıları çekiyorlar. Bu ülkelerde enflasyon ve işsizlik büyümekte, dış borçlar faiz yükleriyle birlikte katlanmakta, ihraç edebilecekleri hammadde ve ara madde ürünlerinin dünya piyasalarındaki fiyatları düşmekte. ABD merkez bankasının beklenen faiz artırmasıyla birlikte para ve kredi darlığının bu ülkeler için dayanılmaz bir hale geleceği ortada.

İşverenlerin hükümete yönelttikleri reform taleplerinin hepsi birbiriyle ilintili. Türkiye’nin dış ticaret açığı Haziran ayında 33 milyar dolara varmıştı; yani dışarı satabildikleri, ithal ettiği malların götürüsünü karşılayamıyor. Bu açığı kapatabilmenin yolu ya dışardan borç almak ya da eldeki avuçtaki rezervleri tüketmek. Ülkenin dış borç miktarı zaten gayri safi milli gelirin yarısından fazla. Rezervler tüketildikçe de yatırıma gidecek para yok. Yatırım ve teknolojik yenilenme olmazsa ihracat istenen düzeyde olmaz ve sonuçta cari açık daha da büyür. İşte tam bu noktada işverenlerin istediği “reform” işin içine giriyor: ihracatı artırabilmek için üretilen malların dünya piyasalarında fiyat rekabetine girebilmesi gerekir, bunun için de maliyetlerin düşürülmesini istiyorlar. Üretimdeki sabit girdiler belli olduğundan, maliyeti düşürmenin yolu işçi ücretlerini geriletmekten geçiyor. “Emek piyasasının düzenlenmesinden” kastettikleri de bu. Dolayısıyla, ekonomideki “istikrarı” sağlayabilmek için işçi ücretlerine ve sosyal kazanımlarına (eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, vs.) yeni saldırılar gelecek. Dedikleri istikrarı elde edebilmeleri ise, işçi ve emekçi yığınların bu saldırılara karşı göstereceği direnişe bağlı olacak.

Anılan istikrarın bir diğer sorunlu yanı da işverenler arasındaki büyük çekişmeler ve kamplaşmalar. RTE ve avanesi ekonomik kalkınmayı, kendi çevrelerine topladıkları inşaat sektörü yatırımcılarına havale etmiş durumdalar. Köprü, havalimanı, konut kentler gibi mega yatırımların ihaleleriyle beslenen inşaat mafyası sınırlı kredilerin büyük bir kesimine el koyabiliyor ve sanayi sektörünün giderek güçsüzleşmesine neden oluyor. Doğrudan dış yatırımların, sıcak para akışlarının ve yabancı kredilerin dünya konjonktürüne bağlı olarak sınırlanması ve azalmasıyla da reel üretim düşüyor. Son on yılda ortalama yüzde 5 düzeyinde süren büyüme oranı şimdilerde yüzde 3’e ancak ulaşabiliyor. Eğer yeni kurulacak olan hükümet doğrudan dış yatırımlarda yeni bir canlanmaya yol açacak yollar bulamazsa (ki mevcut dünya konjonktüründe bu zor), reel üretimi gerçekleştiren işverenler ile Saray’ın çevresinde toplanmış mafyatik burjuvazi arasında sert çatışmalara tanık olunacaktır.

Bu durum kuşkusuz burjuvazi içindeki kamplaşmanın ve çekişmenin sertleşmesine neden oluyor. Bugüne kadar AKP iktidarlarına can verip ona oy taşımış olan “Anadolu kaplanları”, üretimlerinin sınırlı çapı nedeniyle esnek davranıp belki de ayakta kalabilmiş durumdalar. Ama ağır sanayi sektöründeki gerilemeler sonuçta bu sektöre ara malları üreten Anadolu sanayicilerini de olumsuz olarak etkilemekte. İhracat ve yeni kredi olanaklarının da azalmasıyla birlikte bu kesim giderek daha fazla borçlanmakta, kaldıramayacakları yüklerin altına girmeye zorlanmakta. Bu kesimlerin hoşnutsuzluğu AKP ve hükümetin içine kadar yansımış durumda. Ne var ki, AKP’nin 1 Kasım seçim başarışı, bu çelişkilerin su üstüne çıkmasını şimdilik engelleyecektir. Ancak AKP’nin seçim zaferi, bu kesimlerin ona tanıdıkları son şans olabilir.

Hükümet bütün bu güçlükleri şimdilik rejimi giderek daha baskıcı kılarak aşmaya çalışıyor. Kendini klasik Bonapartizme uygun olarak sınıfların üzerine yükseltiyor ve kendi avanesi lehine hepsine baskı ve şiddet uyguluyor. Hatta son İpek-Koza grubu baskınında da görüldüğü gibi, kapitalizmin atardamarı olan mülkiyet hakkına bile saygı duymadığını gösteriyor. Gene kapitalizmin kurallarından olan rekabet unsuru bugün yerini ekonomik olmayan zoralım yöntemlerine bırakmış durumda. İktidarın çevresinde kümelenmiş finans kapitalin diğer burjuva kesimler üzerinde yarattığı baskı, dışlama ve yok etme politikası, ne politikada ne de ekonomide istikrarın yakalanabilmesini olanaklı kılacaktır.

Ama işçiler ve emekçiler geleceklerini işveren kesimleri arasındaki kavgalara ve çelişkilere emanet edemezler. Kapitalizm var oldukça sermaye grupları arasındaki rekabet ve sürtüşme her daim sürecektir. Bu çelişkiler politik planda farklı partiler biçiminde de yansıyabilir. Ama işçi sınıfının çıkarı, diğer tüm emekçi yığınları da etrafında toplayabileceği kendi sınıf partisini inşa etmesindedir. Bu ülkeye gerçek istikrarı getirecek olan işçi sınıfının kendi demokrasisidir, işçi demokrasisidir.