ar | en | es | fr | tr

Seçimden sonra: Uruguay’a mı kaçalım, yoksa..!

Kamuoyu araştırmalarına göre 1 Kasım seçimlerinin sonuçları aşağı yukarı 7 Haziran’la aynı olacaktı. Olmadı. AKP 2011 seçimlerindeki gibi yüzde 49 küsura ulaştı; tabii, herkes şaşırdı. Şaşırmakta da haklıydı. Bir kere, bugüne kadarki en sakin, hatta en cansız seçim kampanyasını yaşanmıştı. Bu durum sadece görünürlüğü itibariyle değil, siyasi kalitesi ve içeriği ile de geçerliydi. 7 Haziran kampanyasının canlılığından ve heyecanından eser yoktu bu defa. Herkes AKP’nin, önceki seçim sonuçlarıyla da kanıtlanmış “gerileme devri”ne girdiği fikrini kanıksamıştı. Üstelik AKP de bu kanıksamayı haklı çıkaracak biçimde, “Reis”e yakışsa da, Başbakan’ın ağzında iyice komikleşen bir söylemle, saçma sapan vaatlerle ve de tehditlerle dolu bir seçim kampanyası yürütmüştü. Bir önceki kampanyada “zulüm” diye eleştirdiği ekonomik vaatleri, sanki 13 yıldır iktidarda olan bir parti gibi değil, bir muhalefet partisiymişçesine öne sürerek, kampanyanın “komedi” dozunu daha da artırmıştı. Ancak seçim sonuçlarını, bayağı da olsa mizahın, komedinin zaferi olarak değerlendirmek mümkün mü? Bazı ülkelerde özellikle son yıllarda “ciddi” politikacı ve “devlet adamlarının” hırsızlık ve yolsuzluklarının verdiği bıkkınlıkla halkın belki de “Hiç olmazsa eğlendirir!” diyerek oy verdiği meslekten komedyenlerin politikadaki yükselişini (İtalya, Guatemala) düşündüğümüzde “Neden olmasın!” denilebilir. Ancak bu kural, politikayı bir komediye çevirme yeteneğine sahip politikacı tiplerine aşina olsa da bizim memlekette işlemez. AKP’nin seçim zaferinin temelinde çok daha ciddi ve tehlikeli nedenler var…

Kampanyanın gerçek sloganı: Öldürün!

Evet, AKP bu seçimleri her şeyden önce, sonuçları iyi hesaplanmış, yoğun bir baskı ve şiddet kampanyasıyla kazandı. “Teröre karşı savaş” kisvesi altında uygulanan terör taktikleri asıl kampanyasının özünü oluşturdu. Seçim kampanyasının bütün partileri saran “sükûnetinin” arka planında, son dört ay boyunca bu sükûnetle taban tabana zıt bir başka kampanya yürütüldü. Bu, “Reis”ten ve partisinden uzaklaşan seçmeni, pişman etmeye, korku ve paniğe uğratmaya yönelik kanlı bir kampanyaydı. Her şey en baştan, açıkça ilan edildi: 1 Kasım, 7 Haziran’a benzemeyecekti; AKP’yi tek başına iktidardan, RTE’yi de başkanlıktan etmenin cezası ağır olacaktı; “Eğer 400 milletvekilini verseydik bunlar olmayacaktı!” Yani tam bir “Biz yoksak huzur da yok, isterseniz bir daha düşünün!” tehdidi. Tabii, bunun sadece sözlü bir uyarı olarak kalması tek başına pek bir işe yaramazdı. O nedenle, âdet olduğu üzere Kürt meselesi üzerinden kanlı bir saldırı başlatıldı. Aslında karar daha nisan ayında verilmişti. RTE artık “çözüm süreci” falan tanımadığını, baştan sona izlediği, kendi bakanlarınca imzalanan ve bir müzakere sürecini başlatacak olan Dolmabahçe Mutabakatı’nı geçersiz saydığını alenen ilan ediyordu. Bu sürecin kendi zararına işlediğini anladığı noktada kararını vermişti. Dönülmez yollara girdiği bir ölüm kalım mücadelesinde “Her ne pahasına olursa olsun” saldıracaktı. Aslında kanlı kampanya 7 Haziran öncesi başlatılmış, RTE’yi “başkan yaptırmayacağını” ilân etmiş HDP’ye yönelik bombalı saldırılar eşliğinde yürütülen provokasyonlara Kürt siyasi hareketinin umulan karşılığı vermemesi nedeniyle hedefine ulaşamamıştı. Oysa yeni bir 6-8 Ekim ne iyi olurdu! Seçim sonuçlarının AKP’nin Kürt illerinde silindiğini göstermesinin ardında “operasyon” başlatıldı. Hedef, 7 Haziran’da çözüme karşı çıktığı için MHP’ye ve çözümden yana olduğu için HDP’ye giden oyların bu partilerin iyice geriletilmesi eşliğinde tekrar AKP’ye taşınmasıydı. Devletimizin yüksek hoşgörüsüne mazhar IŞİD’in adeta göstere göstere yaptığı Suruç katliamının ardından, PKK’nin alandaki “bağımsız” unsurları tarafından gerçekleştirildiğini söylediği (Çelişkili ve tuhaf bir üstlenme biçimi!) 2 genç polisin, IŞİD’le ilişkileri olduğu gerekçesiyle evlerinde öldürülmesi üzerine devlet Kürtlere karşı savaşı yeniden ve “açıkça” başlattı; PKK de aslında, Öcalan’ın destek verdiği HDP çizgisiyle hiç uyuşmayacak bir biçimde karşı atağa geçti. Yine cenazeler gelmeye başladı. Ardından bütün yurt sathında harekete geçirilen ırkçı-faşişt-İslamcı lümpen güruhların HDP binalarına ve Kürt emekçilerine yönelik saldırılarını izledik. Ancak bu terör kampanyasının en korkunç ayağı IŞİD intihar bombacılarının Ankara’daki Barış Mitingi’nde kendilerini patlatarak 102 insanımızı öldürmeleri oldu

“Terörle mücadele” adı altında terörün zaferi!

İslamcı terörü bir takım “kokteyl” hikâyeleri ile bulandırmaya çalışan Başbakan, Ankara katliamının oylarını artırdığını söylese de beklenen, bu saldırının ters tepmesiydi. Tam tersi oldu, “terörle mücadele” adı altındaki terör kazandı ve saldırı en azından tek başına iktidar hedefine ulaştı. Tabii, bu başarı, kişinin meşrebine göre milli iradeye, milletimizin teveccühüne, istikrar isteğine vb. bağlayanlar olduğu gibi, milletimizin “aptallığına”, bir torba kömür ve bir paket makarnaya oyunu satmasına, bir takım ekonomik çıkarlara, boğazına kadar borçta olması nedeniyle bir hükümet değişikliğinden korkmasına veya muhalefet liderlerinin beceriksizliğine, sağcı-İslamcı-milliyetçi-muhafazakâr seçmenin stratejik oy kullanmasına, kimlik siyaseti ve kamplaşmaya bağlanabilir. Ancak bütün bunlarda, doğrulukları yanlışlıkları bir yana, meselenin bugün aldığı biçimi açıklayacak fazla bir şey bulmak imkânsız. AKP’nin, 2009 yerel seçimlerindeki yüzde 39’u saymazsak halihazırda en kötü şartlarda yüzde 40’lık bir seçmen kitlesinin olduğu biliniyor. Bu, 7 Haziran’da olduğu gibi ciddi bir oy kaybı yaşandığı bir durumda bile henüz yerinde duran bir taban. Bin bir ekonomik, politik, ideolojik bağla; cemaat dayanışmasıyla; resmi ve gayrı resmi ilişkiler ağıyla bütünlüğünü koruyan ve kritik anlarda “tarihsel” bir tutum alabilen (Ne olursa olsun iktidarı “sola”, “laiklere” veya “vesayetçilere” vermemek.) bu tabanın varlığı bir sır değil. Ancak Saray’ın bu kanlı hamleye girişme nedeni, girdiği “geri dönülmez yolda” tek başına iktidardan başka şansı olmadığının bilincinde olması. O nedenle öncelikli hedef, geçen seçimde kaçanları geri getirmek elbette. Bunu şimdilik de olsa “ilginç” bir biçimde başardığını söyleyebiliriz: Zaten MHP saflarında olan veya kendisini terk ederek oraya geçmiş Türk milliyetçililerine “Vatanımız tehlikede ve ben Kürtleri öldürüyorum!” diyerek; başta “orta sınıfları” olmak üzere yine kendisini terk ederek HDP’ye geçmiş Kürtlere de “Size gün yüzü göstermem, geri dönmezseniz hepinizi ölürsünüz!” diyerek. Tabii, bütün memleket ahalisine de, “Beni seçmezseniz bu memleketi kimseye yar etmem; ben yoksam huzur da yok” işaretini, parmağını gözlerine sokarcasına vererek…

Faydalı bir taktik veya korku ve umutsuzluğun zaferi

Bu taktiğin faydaları elbette seçimlerle sınırlı değil. Çok daha kapsamlı bir işleve sahip. Daha önce de belirttiğimiz üzere, milliyetçi histerilere kapılmaya her an teşne bir hayat süren, “en büyük ortak paydası” Kürt korkusu ve düşmanlığı olan memleketin geniş Türk kitlelerini, içlerinde en muhalif “ulusalcısı” dahil, gerektiğinde harekete geçirmenin, gerektiğinde de felç etmenin en kestirme yolu Kürtlerle savaş. Bu işe yararlığı defalarca kanıtlanmış bir formül. Hatta “Savaşı Tayyip’in sırf başkan olabilmek için çıkardığının” hemen herkesçe bilinmesine rağmen bu böyle. Öyle bir formül ki, bununla devleti, orduyu, polisi, yargıyı, bütün asker ve sivil yüksek bürokrasiyi; kahir ekseriyeti Kürt olan biri haricinde parlamentodaki muhalefet partilerini ve elbette “vatanına ve devletine saygı ve sadakatte kusur etmeyen” her meşrepten “milletimizi”, bazen homurdansalar da burnundan tutup her yere götürmek mümkün. Elbette herkes “barıştan yana”; ancak PKK yok edilene ve Kürtler de bütün taleplerinden (aslında kendi varlıklarından) vazgeçene kadar savaş şartıyla…

AKP’nin seçim zaferinin bu defaki belirleyici unsuru, “parti burjuvazisini” saymazsak, geniş kitleler açısından aslında ne bir gerçek ekonomik kazanç hayali ne de gelecekle ilgili umutlar. (Tabii, irili ufaklı “çöplenmeler” ve öldükten sonra cennete gitmek dışında!) Bu nedenle Davutoğlu, “ideolojik hülyalarını” saymazsak, kampanya boyunca, bazı “komik” ve akçeli vaatlerin dışında geleceğe dair hiçbir şey söylemedi. Yani büyük kısmı korkuyla geri dönüşlerden olmak üzere oy arayışı, geleceğe dair gerçekleşebilir bir umuda değil, “halkımızın istikrar talebi” olarak da adlandırılan umutsuzluğa dayandırıldı. Bunun “gelecek korkusu” dışında bütün iyi anlamlarıyla “gelecekle” bir ilgisi yok. Üzeri kimi sahte umutlar ve hayallerle örtülmeye çalışılan umutsuzluk ve buna dayalı toplumsal-politik gericilik, bütün nesnel ve maddi temellerinin yanı sıra, her zaman “şanlı” bir geçmişe, kışkırtılmış bir geçmiş özlemine ve uydurma “altın çağ” hikâyelerine dayanır; geleceği de bu geçmiş üzerinden kurgular. Aslında böyle bir gelecek yoktur; sadece egemenlerin ebedi çıkarları, emekçilerin ebedi sömürüsü vardır. Her şey esas olarak “bugün” içindir. Zaten “istikrar” da böyle bir şeydir; “tekrar etmek” anlamına gelir; yani, emekçiler ve halk için sonsuza dek tekrar edecek kâbus gibi bir bugün! İktidarın, sanki muhalefetteymiş gibi, “üç-beş kuruşluk” bayağı vaatleri ve “başkanlık sisteminin faydaları” dışında, gerçekten eşitlik ve özgürlük potansiyelleri taşıyan ve “umuda yolculuk” anlamına gelebilecek bir gelecek fikrine değil, en Osmanlıcı haliyle geçmişe sarılması, “devrimciliğinin” kanıtı olarak da onun bir üst modelini savunması bu nedenledir. Üstelik geleceği, diktatörlükten başka hiçbir anlam taşımayacak fiili veya anayasal başkanlık olan bir geçmiş. Orijinal Sultan II. Abdülhamit’ten taklidi RTE’ye ulaşan, bir dönem kesintiye uğratılmış, ancak RTE sayesinde yeniden yoluna girmiş bir süreç. Sonuç: Osmanlı ve cumhuriyet geçmişinin bütün pislikleri içinde yuvarlanıp duran “Yeni Türkiye!”

Terör böyle kazanmıştır! Bütün burjuva diktatörlüklerinin toplumsal temeli, çeşitli derecelerde bu yaygın paranoyaya, “milli meziyetleri” ve “büyük devletleriyle” şişinen ancak her an paniğe kapılmaya hazır kitleleri çıldırtan derin korku ve umutsuzluğa ve elbette istisnasız bir biçimde iç ve dış düşmanların varlığına dayanır. Mesela faşizm bu nedenle “karşı devrimci umutsuzluğun partisi” olarak tanımlanır. Abartıyor muyuz? Bakın Devlet Bahçeli bile “AKP’nin seçim zaferinden ziyade, gözü korkutulmuş bir sosyolojik yapı var” diyerek “Beyaz Toroslar” örneğini veriyor. Ondan iyi bilecek halimiz yok ya!

“Yumuşarlar mı”: nesnel ve öznel engeller…

Peki, neler olabilir? Başarının getireceği “yumuşamaya” dair rivayetler muhtelif olmakla birlikte. Fazla saf ve iyimser değilsek, sahte “balayının” fazla uzun sürmeyeceğini söyleyebiliriz. Bunun nesnel ve öznel pek çok nedeni var. Öncelikle ekonomik, politik, sosyal koşullar, hem ulusal, hem bölgesel, hem de uluslararası açıdan uygun değil. Uluslararası krizin yeni bir dalgası, kredi bolluğunun sona ermesi, bunun yansımaları, yabancı sermaye çıkışının devam etmesi, ağır borç yükü altında ancak dışardan gelen sıcak parayla dönen, yavaşlamasına rağmen cari açığını fazla düşüremeyen, ihracatı giderek düşen, kronik işsizlik ve de büyüme sorunundan muzdarip bir ekonomi, iktidarın başına epeyce bir dert açacaktır. Üstelik kendisinden olmayan, kendisini doğrudan desteklemeyen veya desteklemediğinden kuşkulandığı sermaye gruplarına karşı, (neo)liberal kapitalizmin mantığına aykırı, Osmanlı’ya has “müsadere” (el koyma) yöntemiyle harekete geçmesi; “Jöleli” ve diğer “avaneleri” ile birlikte tezgâhlamaya çalıştığı söylenen sahte bir antiemperyalizme dayalı “milli kapitalizm” projesinin (uygulamaya konulması halinde) yol açacağı dertler de cabası.

Bunlara uluslararası ve bölgesel güç dengelerindeki değişimler, çeşitli dünya güçleriyle sürdürülen güvenilmez ilişkiler, “oyun kurucu” olmaya hevesli Ortadoğu politikaları üzerine yağan karlar, Türkiye’nin gücü açısından “bu terazinin bu sıkleti tartmayacağının” anlaşılması ve Suriye planlarının iflasını eklendiğimizde, manzaranın daha da kötü bir hal alması kuvvetli muhtemel. Koşullardaki kötüleşme, başta işçi ve emekçiler olmak üzere, o meşhur “orta sınıflar” dahil toplumun geniş kesimlerine baskı ve yoksullaşma olarak dönecektir. Yoksullara yönelik fitre-zekât-sadaka yoluyla yürütülen “sürdürülebilir sürünme” stratejisinin, krizin ağırlaşması neticesinde zorlanmaya başlaması; ve bu kesimlerin devlet korkusuyla da karışık rızasına dayalı “sosyal denge” ve “uzlaşmanın” bozulması devlet şiddetini daha da artıracaktır. Maddi şartları giderek daha da bozulan işçi sınıfının ciddi artış emareleri gösteren eylemlerinin, grev, işyeri işgali, direniş ve iktidar tarafından denetlenen sarı sendikalara tepkilerinin sınıf mücadelesini ve devlet baskısını şiddetlendireceğini kolaylıkla öngörebiliriz. Bütün bunlar, 13. yılında ve 4. iktidar döneminde hâlâ “demokratikleşmeden” söz eden bir iktidarın, bu memlekette demokrasi açısından başlıca sorunu teşkil etmeye devam edeceğini gösteriyor

Ancak bu tür nesnelliklerin iktidar cephesinde yol açacağı hasar ve kayıpların doğrudan iktidara karşı duranların hanesine kazanç olarak yazılacağını söyleyemeyiz. Çünkü bir de işin “öznel” yönü var. Bazılarının beklentisi rüştünü ispat eden başbakanın, daha bağımsız ve barışçı bir çizgi izleyeceği yönünde olsa da, RTE faktörünün parti ve devlet içindeki gücü herkesin malûmu. Son dönemlerde iktidar eliyle maruz bırakıldığımız hemen her türlü kötülüğün tek amacının bir başkanlık rejiminin tesisi olduğu düşünüldüğünde bu şahsın şu andaki kazanımı bu yolda kullanması kaçınılmazdır. Halihazırda elinde tuttuğu büyük güçle, bilinen devlet üzerindeki denetiminin yanı sıra, sarayda da “kendi devletini” kurmuş ve kendini fiili başkan olarak ilân etmiş olan RTE’nin, bırakın “olağanüstü işlerini”, rutin faaliyetleri bile ciddi bir tepki ve muhalefetle karşılaşacaktır. Bu nedenle anayasal veya fiili bir “başkanlığın”, hedefleri ve sürdürülebilmesi açısından bir “iç savaş rejimi” olarak icra edilmesi kaçınılmazdır. Bu durum, “Reis”in parti üzerindeki denetimi ve iktidarının ancak katı bir toplumsal-kültürel kamplaşma üzerinden sürdürülebileceği bilinci ve Kürtleri öldürmenin, en azından kritik durumlarda oy getirdiği tecrübesi ve bunların yol açacağı toplumsal kırılma ve çatışmalar hesaba katıldığında AKP iktidarının önümüzdeki dört yılı asude bir bahar ikliminde tamamlaması mümkün değildir.

Ruh halleri ve ihtimaller…

Tek başına iktidar hedefiyle yürütülen ve memleket gericiliğinin büyük bir bölümünün de desteği ile şimdilik başarı kazanan terör ve korkutma kampanyasının açıkça ortaya çıkardığı toplumsal ruh hali düşünüldüğünde epeyce bir “işimiz” olduğu meydanda. Bu ruh halinin, tarih boyunca pek çok diktatörlük rejiminin de psiko-sosyal temelini oluşturduğunu hatırladığımızda işimizin zor olduğunu söyleyebiliriz. Bu “milli” korku, endişe, saldırganlık ve kibir kılığına bürünmüş umutsuzluk dolu ruh hali, Ankara olayı kurbanları için Konya’daki milli maçta yapılan saygı duruşunda sergilenen kitlesel nefret ve vicdansızlıkla birlikte RTE tarafından, kendi başkanlığı yolunda kullanılmak istenirken, bu gerici ruh hali de en üst düzeydeki temsilcisini, RTE’nin şahsında bulmaktadır. İşaretlerini şimdiden verdiği üzere RTE, o meşum “yüzde elli” tehdidi ve eldeki Osmanlı Ocakları gibi hazır organize güçleri kullanarak işe başlasa bile, karşılaşacağı direniş ölçüsünde Türkiye’deki bütün gericilik biçimlerini de muhalefete karşı kullanmak isteyecektir…

Ancak “Reis”in niyeti ne olursa olsun, bu gibi toplumsal-siyasal durumlarda yine de “neye niyet, neye kısmet” kuralı geçerlidir. Yani aksilikler, yanlış hesaplar, sadece muhalefettekiler için değil iktidardakiler için de can yakıcıdır. Üstelik bu hal, zaptedilmez bir kibir ve aşırı özgüvene dayalı bir hesapsızlık eşliğinde yaygınlık kazandıkça kendi muhalefetini de yaratıp kitleselleştirir. En umulmayan zamanda patlayan ve RTE’nin şakülünü kaydıran “Gezi” bu konudaki en yakın örnektir. Buna “Kobani düştüü, düşüyor!” günlerinde patlayan 6-8 Ekim’i de ekleyebiliriz.

Tabii, bu saldırgan küstahlık halinin yaratacağı başka sorunlar da vardır. Hep söylediğimiz gibi RTE’nin Putin tarzı bir “neo-Bonapartizm” denemesi, işlerin çığırından çıkması durumunda bu ülkenin klasik Bonapartist güçlerinin yeniden sahneye çıkmasına yol açabilir. Bu arada “Reis”in kullandığı veya kullanmaya çalışacağı umutsuzluktan mustarip kitlesel gerici ruh halinden yararlanmak isteyecek “Bahçeli ötesi” faşist güçleri ve kendi hesabına davranmak isteyecek diğer gerici-karşıdevrimci odakları da unutmamak gerekir.

Uruguay’a mı kaçalım yoksa..!

AKP’nin ve RTE’nin beklenmedik seçim başarısı nedeniyle umutsuzluğa kapılıp yurtdışına (mesela Uruguay’a!) kaçmayı düşünenlere bakmayın. Onlar neden yenildiklerini bile tam olarak anlayamayan; sorunu halkın “aptallığına” ve demokrasiyi de bir zihniyet sorununa indirgeyenlerdir. Demokrasi bir zihniyet sorunu falan değil, doğrudan bir eylem ve mücadele sorunudur. Bugün siyasal demokrasi meselesi önceliklerden biri olsa da, siyasal alanla sınırlı bir burjuva demokrasisi, en liberal veya radikal halleriyle bile, eşitlik ve özgürlük mücadelesinde hiçbir garanti sağlamaz. Bu nedenle, siyasal anlamda bütün “demokratikleşme” yani hak ve özgürlüklerin emekçiler lehine genişletilmesi mücadelemize rağmen, Türkiye gibi kapitalist bir ülkede, bir burjuva toplumunda, “tamamlanmış” ve dört başı mamur bir “Batılı” demokrasinin kurulabileceği hayalinden uzak durmalıyız. Bu memlekette gerçek bir demokrasi ancak bir işçi demokrasisi olarak kurulabilir.

Ancak bu yolda yapılacak çok iş vardır. Bu aynı zamanda RTE “başkanlığındaki” AKP iktidarına karşı ne yapılmalı sorusunun da cevabını içerir. Temel çıkış noktamız, siyasal demokrasi ve özgürlük mücadelesine gerçek anlamını, toplumsal ve siyasi bir perspektifini kazandıracak olan sınıf mücadelesidir. Bu kimilerinin yıllardır hiç uğraşmadıkları ve üstelik reddettikleri halde nedense bıktıkları, “geçin efendim!” diye tepki gösterdikleri temel bir gerçekliktir. “Karşı tarafı” kazanmadan “memleketi terk etmekten” veya homurdanmaktan başka bir yere varılamayacağına göre, öncelikli görev, “sakallı ve türbanlıların” demokratik bir “zihniyet” değişikliğine uğramalarını beklemek değil, o saflardaki emekçilerin kazanılmasıdır. İşçi sınıfının önemli bir bölümünün AKP’ye oy verdiğini biliyoruz. Ayrıca iktidarın bununla da yetinmeyip zaten “sapsarı” olanların dışında mücadeleci sendikaları da ele geçirerek “sarartmaya” çalıştığı cümlenin malûmu. Bütün bunlar, sınıf alanı fethedilmeden hiçbir şeyin yapılamayacağının göstergeleri; yani AKP’nin birkaç yılda öğrendiğini, haninin devrimcilerinin, sosyalistlerinin çoktan biliyor olması lâzım! Zaten bugünkü iktidarın dayandığı, zenginle yoksulu bir arada tutan “cemaat dayanışmasını” ve “kimlik yapısını” parçalamanın sınıf mücadelesinden başka bir yolu da yoktur. Üretim dışı bin bir ilişki ağıyla bağlanan ve “garip gureba” halleriyle AKP ve RTE taraftarı olan tek tek işçilerin aslında kendilerini aşağılayan bu durumdan kurtulmalarının tek yolu bir sınıf olarak iktidarın karşısına dikilmeleridir.

Solcuların, sosyalistlerin böyle durumlar karşısında zorunlu olan birliğinin ve ortak mücadelesinin, kimilerine çok “klasik” ve “basmakalıp” gelse de sınıf mücadelesi temelinde yürümesi zorunludur. Mücadeleye gerçek toplumsal ve politik anlamını kazandıracak ve iktidar sorununa cevap olacak temel budur. Göze çok batan “beyaz yakalı” haliyle, bir “orta sınıf” mücadelesi olarak kutsanmaya çalışılan Gezi’nin temel zaafı ve hedefsizliği, binlerle ancak tek tek katılan işçilerin örgütlü bir sınıf olarak işin içinde olmamalarıydı. Gezi, bu nedenle toplumsal bir alternatife dönüşemedi.

Bu mücadele sınıfın örgütlü varlığı olmadan yürümez. Karşı taraftaki sınıf kardeşlerini, toplumun ara kesimlerini yanına çekebilecek, her türlü gericiliğin saldırılarına karşı fabrika, işyeri ve mahalle temelli gerçek bir savunmayı kitlesel biçimde örgütleyebilecek, diktatörlük girişimlerine başta genel grev olmak üzere çeşitli eylemlerle karşılık verebilecek başka bir toplumsal güç yoktur. O durduğunda hayat durur; hayat durduğunda hiçbir diktatör yerinde kalamaz…

Hakkı Yükselen
Sıradaki

İlgili Haberler