“‘Biliyorum, sizin kitaplarınızda böyle yaşanmaz diyor; böyle yaşanmayacağına göre de, hayata yeni bir düzen vermek gerekir, diyor. Madem öyle, madem şimdiki düzende yaşanmaz diye buyuruyorlar, neden kendileri yeni, yaşanası bir düzen kurmuyorlar peki? Kitaplarınızda nasıl bir yeni düzenden söz edildiğini de biliyorum ben Veracığım: İyi bir düzen olacak bu. Gelgelelim ne sen ne ben görebiliriz o iyi düzeni. Neden dersen halkımız insanı çileden çıkartacak kadar ahmak, bön. Bu halkla mı kurulacak o iyi düzen! Eski düzende eskisi gibi yaşayıp gideceğiz. Sen de böyle yaşa. Nasıl bir düzen bu eski düzen? Sizin kitaplarınızda yazdığı gibi tam: Uyanık ol, vermeden al, soy, yağmala. Ben bunları bir anne olarak seni gerçekten sevdiğim için… horr…’Mariya Alekseyevna horlamaya başladı, başı koltuğun gerisine düştü.”

“Nasıl Yapmalı?”, Çernişevski

Rus Çarı tarafından verilen emirle idam edilen Lenin’in ağabeyesinin en sevdiği kitap olan “Nasıl Yapmalı?”da Çernişevski, gözünü sınıf atlama hırsının bürümüş olduğu bencil bir üst-orta sınıf karakter üzerinden, bugün dâhi dile getirilen kimi tozlu önyargıları dile getirmiş: “İnsanı çileden çıkartacak kadar ahmak, bön” olan “bu halkla mı kurulacak o iyi düzen”? Yeni olana karşı duyulan muhafazakar bir kinle boyanmış bu sitem, dönemin Rusya’sında sosyal değişime dönük sahip olunan ruh halinin basit bir prototipiydi. Çernişevski bu ruh halini mürekkebiyle betimlerken takvimler 1862 senesini gösteriyordu. 1917’de ise, yani sadece 55 sene sonra, “ahmak” ve “bön” gibi sıfatlarla nitelendirilen “bu halk” ilk işçi cumhuriyetini kuracaktı. Elbette büyük bir öğretmenin, Lenin’in yardımıyla.

Lenin’in ölüm yıldönümlerinde yazılanlar, geneli itibariyle benzer içeriklere sahiptirler. Çoğunlukla onun parti öğretisi hatırlatılır. Devlet ve devrim teorisine yaptığı katkılar sıralanır. Savaş karşısında aldığı ilerici tutumun ve Kautsky’de hayat bulan oportünist akıma karşı savaşımının değeri vurgulanır. Hatta kimi zaman, 1914’te savaşın patlak vermesiyle nasıl yeniden Hegel okumaya başladığına, mühürlü trenle Rusya’ya nasıl vardığına, sınıf kinini körelttiği ve hümanist duygularını güçlendirdiği için klasik müzik dinlemekten nasıl kaçındığına dair eğlendirici anekdotlar da paylaşılır. Ancak içerisinden geçmekte olduğumuz süreçte, Lenin’e, Marksizmin bu büyük üstadına dair hatırlamamız gereken farklı olgular, farklı dinamikler var.

Gezi Ayaklanması’nın geri çekilmesi, Bursa’daki metal grevinin sönümlenme emareleri göstermesi, hükümetin Kürt illerinde başlattığı kirli savaş kampanyası, her türlü muhalif odağı katliamlarla sindirme programı ve baskı ile şiddet politikalarının 1 Kasım seçimlerinde sandığa korku olarak yansıması, Türk ve Kürt işçilerinin, sendikaların, sosyalistlerin üzerine bir karabasan gibi çöküyor. Bunun yanı sıra Türkiye işçi sınıfının ataletinden, Batılı kitlelerin kapsamlı bir barış kampanyası ile seslerini duyurmadıklarından şikayet ediliyor.

1862’de Çernişevski’nin kitabına taşıdığı moral bozukluklarına ve şikayetlere benzer bir hâl taşıyan durumumuz, Lenin’in partisinin temellerini attığı ve en ileri kadrolarını yetiştirdiği, ardından da yeni bir Rusya’nın inşasına giriştiği koşulların yanında elbette “hafif” kalabilir. Karşılaştırma yapmanın sosyolojik kavrayış açısından haksızlık olacağı söylenebilir. Ancak ortaya koymaya çalıştıklarımız benzerlikler/farklılıklar değil, verilen cevaplar…

Türkiye’de iktidar eliyle sürdürülen baskı ve savaş politikaları, çoğumuzun üzerine karanlık bir kabus gibi çöküyor. Ancak Lenin bize bir şey öğretti: Düşen gölgenin kaynağının ışık olduğunu…

İstatistiklere göre 1905 ile 1917 arasında, partiye giren Bolşevik bir militanın Çar’ın polisleri tarafından tutuklanmadan önce faaliyet yürütebildiği ortalama süre 6 aydı. Bunun yanı sıra, mesaisinin ciddi bir bölümünü basit de olsa merkezi bir yayın organı çıkarabilmeye harcayan partinin, içerisinde örgütlenmeye çalıştığı proletaryanın %90’ından fazlası okuma yazma bilmiyordu. Akıllara ilk şu soru geliyor: Bolşevikler, 6 ay sonra tutuklanacağını bilerek neden, ezici bir çoğunluğu okuma yazma bilmeyen bir topluluğun içerisinde gazetesiyle faaliyet yürütmeye çalışıyordu? Lenin’in öncülük ettiği yapı, milyonlarca insanı bu tabloda nasıl kazanmıştı, daha da önemlisi bu insanlar neden ikna olmuşlardı?

Lenin’in tarihteki varlığının değeri, söz konusu karanlık dönemlere dönük aldığı tavırla ve bu karşıdevrimci perdeye verdiği sabırlı cevaplarla belirlendi. Pes etmeden ve umudunu kaybetmeden, devrimci programa duyduğu inancı sarsılmadan çalışmaya devam etmek onun için hiçbir zaman nostaljik, duygusal ve vicdani bir borç olmadı, daima politik bir karar, hatta refleks oldu. 1905 devriminin ardından başlayan geniş karşıdevrimci terör dalgasının karşısında Lenin şöyle yazıyordu:

Varsın liberaller ve kafasızlaşmış entelektüeller, özgürlük uğruna ilk gerçekten kitlesel meydan savaşından sonra cesaretlerini yitirip, korkakça şöyle desinler: Bir kez yenildiğiniz yere gitmeyin, bu uğursuz yola tekrar ayak basmayın! Sınıf bilinçli proletarya onlara şu yanıtı verecektir: Tarihin büyük savaşları ve devrimin büyük görevleri ancak, ileri sınıflar tekrar tekrar saldırıya geçtikleri ve yenilgi deneyimiyle akıllanmış olarak zaferi kazandıkları için yapılabilmiş ve çözülebilmiştir.”

Bu satırların okunmasından, Lenin’in elinin değdiği her sayfadan ve kitaplarında yaşayan ruhun kitleleri kazanabileceğinden hâla korkuluyor. Lenin’in 92. ölüm yıldönümü vesilesiyle Putin, geçtiğimiz günlerde Rusya Devlet Başkanlığı Bilim ve Eğitim Konseyi’nde yapılan bir anma toplantısına katıldı. Putin şöyle konuştu: “Düşünce akımını yönetmek doğru bir şey ancak bu düşüncenin doğru sonuçlara yol açması gerekir. Yani, Vladimir İlyiç’in (Lenin) yaptığı gibi değil. Lenin’in savunduğu düşünce, nihayetinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasına yol açtı. O dönemde özerklik ve benzeri birçok fikir vardı. Rusya adı verilen binanın altına atom bombası yerleştirdiler ve daha sonra Rusya sarsıldı. Onlara göre barışçıl devrime ihtiyacımız yoktu. İşte, o dönemdeki düşünce böyleydi.”

Ukrayna halkına ve altyapısına dönük sömürgeci bir kampanyanın tam ortasında olan, Donetsk bölgesine yayılmacı hedeflerle adeta çarpık bir Rus askerî üssü bina eden Putin, devletin resmi bir kurumunun yaptığı anma toplantısında, 92 sene önce hayata veda etmiş olan bir devrimcinin “özerklik ve benzeri birçok fikrinin” ne denli yanlış olduğunu anlatıyor; daha doğrusu kendisini anlatmak zorunda hissediyor! Lenin’in sömürgeleştirilmiş halkların ayrılık hakkı üzerine yazıp çizdiklerinin Kilise’nin ve Kışlık Sarayı’nın altına nasıl “atom bombası” yerleştirdiğinden bahsediyor. Lordlar Kamarası’nın torunları Lenin’i hiç unutamazken ve kendi çıkarları gereğince onu çarpıtarak hatırlatırlarken, onu ve onun programını ikirciksiz bir şekilde sahiplenmenin önemi ağırlaşıyor.

Bu bağlamda son dönemde, Slavoj Zizek de dahil birçok entelektüel “Lenin’e dönülmesi” çağrısı yaptı. Bu doğru. Ancak bu çağrının özü bir günah çıkarma törenini andırıyor ve içeriğinde saklı bir itiraf yatıyor: Sadece Lenin’in programını terk etmiş olanlar, ona geri dönme ihtiyacı hissedebilirler.

Son bir soruyla devam edelim: Lenin’in ölüm yıldönümlerinde ne yapmalı ve onu nasıl anmalı? 1926 yılının sonlarında Moskova’ya bir ziyaret düzenleyen Walter Benjamin, 21 Ocak tarihinde günlüğüne şöyle yazmış: “Lenin’in ölüm yıldönümü. Tüm eğlence yerleri kapalı.” Halbuki, yüksek ihtimalle Lenin, kendi ölüm yıldönümlerinin anlamının eğlence yerlerinin açık veya kapalı olmasında aranmasını veya bedeninin mumyalatılıp bir mozeleye konmasını istemezdi. Devrim ruhunun ateşine kafa kafaya ters olan eski toplumun bu skolastik anma merasimlerini, doğrudan doğruya kendi mirasına bir hakaret olarak nitelerdi. Bugün Donetsk’in soğuk varoşlarından Bursa’nın isli fabrikalarına dek, Leninist program ayaklanmayı bekliyor. Lenin, işte bunu inşa etmemizi isterdi.

image_pdfimage_print