7 Haziran ve 1 Kasım arasında geçen sürede AKP’nin ve Erdoğan’ın başlıca propagandası tek başlarına iktidar olmadıkları sürece gittikçe artan baskılarla ülkeyi kan gölüne çevirecekleriydi. Nitekim iki seçim arasında geçen bu sürede vaatlerini yerlerine getirmeye başlamışlardı. Fakat katliam politikaları ile tek başına iktidar olan AKP başta Kürt halkı olmak üzere muhalefet eden her kesime saldırıyı yoğunlaştırarak devam ettirdi ve saldırmaya hâlâ devam ediyor. Öğrenci gençlik de bu saldırılardan payını alıyor. Öğrenci hareketine bekçi olarak cumhurbaşkanının antidemokratik yollarla atadığı rektörler üniversite öğrencilerinin haklı mücadelelerini bastırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Rektörlük seçimlerinde Raşit Tükel’e karşı ezici bir yenilgi alıp cumhurbaşkanı tarafından atanmasından sonraki hayatını öğrencilerden kaçarak geçiren Mahmut Ak herhalde üniversiteli gençliğin en önemli sorunlarından biri haline gelmiş durumda. Okula polisin girişine izin veren rektör, okulun öğrencilerini didik didik aramasına karşı üniversiteye her türlü silahla giren İslamcı çetelere ses çıkarmıyor. Gündeme İstanbul Üniversitesi’ndeki olaylar gibi düşmese de diğer üniversitelerde de durum pek farklı değil. Çoğu üniversitede irili ufaklı İslamcı gruplar üniversitenin öğrencilerine, işçilerine ve akademisyenlerine karşı örgütlenmeye başlamış durumdalar.

Yalnızca öğrencilere değil akademisyenlere de

Üniversitelerde artan baskılar yalnızca öğrencileri kapsamıyor. Birçok akademisyen her an fişlenme, işinden olma, kendisine soruşturma açılması gibi bir dizi tehdit ile her gün mücadele etmek zorunda. Bu ‘birçok akademisyenin’ içine tahmin edilebileceği gibi iktidara boyun eğen akademisyenler dahil değil. Doçent Doktor Murat Ali Karavelioğlu anlaşılan bu birçok ‘akademisyen’ içerisinde değilmiş. Geçen aylarda üniversitedeki kadınlar tarafından tacizci olduğu gerekçesiyle teşhir edilen Karavelioğlu’na dekan Mustafa Özkan’ın desteği şöyleydi: “Kadınlar kuyruk sallamasa olmazdı.” Tacizci akademisyeni koruyanlar Ankara Katliam’ından sonra iş bırakan akademisyenlere ve boykot yapan öğrencilere birçok üniversitede soruşturma açılmasına ya açıkça ya da alttan alta destek verdiler. Üstelik bu soruşturmalar İstanbul Üniversitesi ile de sınırlı değil. Özgürlükçü kisvesiyle kendini kamuoyuna sunan Bilgi Üniversitesi’nde de Ankara Katliamı’nın ardından greve giden akademisyenlere rektörlükten neden greve gittikleri sorusunu cevaplamalarını isteyen dilekçeler gönderildi. Geçtiğimiz günlerde ise Çise Atalay isimli bir öğretim görevlisi Amasya Üniversitesi’nde öğrencisinin 155’i arayarak “Hocam örgüt propagandası yapıyor rahatsızım.” demesi üzerine Terörle Mücadele Ekipleri tarafından gözaltına alındı. “KPSS sorularının çalınmasını eleştirdin mi?”, “Sınıfta Delila şarkılarını dinlettin mi?”, “Doğu’daki sokağa çıkma yasakları hakkında konuştun mu?”, “Annen HDP milletvekili adayı diye HDP’ye oy verin dedin mi?” sorularını cevaplamak zorunda bırakılan Atalay çıkarıldığı nöbetçi mahkeme tarafından serbest bırakıldı.

ODTÜ’ye Anadolu’nun değil işçi sınıfının evlatları girsin

Son günlerde gündeme düşen bir başka olay ise 14 mescit ve 1 cami bulunan Ortadoğu Teknik Ünivesitesi’nde yeni bir mescit açılması için kopan kıyamet. Yeni bir mescit açılmasını isteyenleri destekleyen hükümet cephesinden ODTÜ’ye ardı ardına sözlü saldırılar başlamış durumda. AKP Genel Başkan Yardımcısı Ayhan Sefer Üstün’ün iddiasına göre: “Oraya(ODTÜ’ye) sadece elit, tuzu kuru, kaymak tabakanın çocukları gelmiş, böyle bir kültür oluşmuş.” Üstün’ün ‘böyle bir kültür’den kastı emek sömürüsüne, haksızlıklara, baskılara karşı dimdik duran ODTÜ’nün herkes tarafından tanınan devrimci geleneği olsa gerek. Bu gelenekten kurtulmak için Üstün’ün önerisi ise ilginç: “YÖK’e sesleniyorum ODTÜ’nün kontenjanlarını arttır, Anadolu’nun evlatları bu üniversiteye girebilsinler.” ‘Anadolu’nun evlatları’ olarak kast edilenlerin ise Ak Gençlik ya da Anadolu Gençlik üyeleri ya da biat eden İslamcı-muhafazakâr görüşlü öğrenciler olduğu açık. Bugün(1 Ocak) YÖK YGS baraj puanını 140’tan 150’ye çıkarttı. Bu ne demek oluyor? Dershaneye gitme imkânı olmayan, lisede okurken çalışmak zorunda olan ve bunun gibi emekçi ailelerin çocuklarının bir kısmına daha herhangi bir yüksek eğitim kurumunun kapıları kapandı. ODTÜ’nün kontenjanlarının arttırılması ne demek oluyor? Cemaatlerden ya da doğrudan hükümetten, el altından ya da açıkça maddi destek gören ve dershaneye gitme fırsatı bulan fakat ODTÜ’ye girecek kadar başarılı olmayan öğrenciler ODTÜ’ye alınsın. Durum bu kadar açık; hükümet açıkça üniversitelerde kendi çetelerini kurabileceği alt yapıyı hazırlamak istiyor.

Mücadele yöntemlerimizi gözden geçirelim

Aslında üniversite içinde sayıları pek de fazla olmayan İslamcılar geçtiğimiz ay gerçekleştirdikleri ve kortejin önünde “Sol faşizme, tahakküme ve zorbalığa karşı Müslümanlar omuz omuza” yazan bir pankart taşıdıkları eylemlerinde sahip oldukları örgütlü kitleden çok daha büyük bir sayıya ulaşmışlardı. Tabi ki bu yoğun katılımın pek çok nedeni var. Genel bir hükümet politikası haline gelen üniversiteyi -özellikle İstanbul Üniversitesi’ni- sol siyasetten arındırma, bunun için de İslamcı çeteleri veya örgütleri kullanma yöntemi ile polisin eylem için aldığı geniş güvenlik önlemleri bu nedenlerin ilk sıralarında gelmekte. Fakat ne olursa olsun esas gücünü üniversitenin bileşenlerinden (işçiler, öğrenciler, akademisyenler) alması gereken devrimci örgütlerin kendi örgütlü güçlerinin pek de ötesine geçemediği aşikâr. Bunun esas nedeninin artan polis baskısı ve çeşitli çetelerin saldırıları olduğu inkâr edilemez. Fakat genel olarak ülkede özel olarak ise İstanbul Üniversitesi’nde devrimci mücadele polis ve çetelerle fiziksel olarak savaşmaya indirgenmiş durumda. Çetelerin ve polisin saldırısının yoğunlaştığı şu günlerde gücümüzü kitlelerden almak bir zorunluluk haline gelmiş durumdadır. Kitlelere yönelmemizin yolu ise üniversite işçilerinin, öğrencilerinin, akademisyenlerinin ortak sorunlarını dile getirip çözüm aramaktadır. Hükümetin bizi içine soktuğu bu kör düğümden ancak bu şekilde kurtulabiliriz.

image_pdfimage_print