Tam da tarihin sonunu getirip kapitalizmin nihai zaferini ilan etmişlerdi, ama olmadı! Tarih bildiğini okumaya devam etti ve kapitalizm üçüncü büyük bunalımına girmekten kurtulamadı; hem de herhangi bir komplonun veya saf bir öngörüsüzlüğün değil, kendi tarihsel yasalarının ve engellenemez iç çelişkilerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak…

Bir yandan başka bir dünyanın imkânsızlığını kanıtlamaya çalışırken öte yandan en eşitliksiz, en adaletsiz dünyayı yarattılar. İftira değil, gerçek: 62 dolar milyarderinin serveti, dünyanın en yoksul yüzde ellisini oluşturan 3,6 milyar insanın servetine eşitmiş… Credit Suisse, dünyadaki en zengin yüzde 1’lik kesimin varlığının 2009’da yüzde 44 iken, 2014’te yüzde 48’e yükseldiğini açıklıyor. Unutmayalım, 2008’den bu yana krizdeyiz. Üstelik 70’lerin ortalarından beri bin bir dalga dümenle; emekçilerin haklarına, toplumsal kazanımlarına karşı kimi zaman kanlı, (Şili, Arjantin, Türkiye vb.) kimi zaman ekonomik-sosyal saldırılarla; aşırı kredi genişlemeleriyle, yeryüzünde canlı veya cansız ne varsa boğazına kadar borçlandırarak, yatırım ve tüketim çılgınlıklarıyla ve bir sürü borsa cambazlığıyla sürdürülen neoliberal-küreselleşmeci birikim ve kriz yönetme modeliyle vardıkları yer yine bir büyük dünya krizi oldu. Üstelik, büyük çöküşü önlemek için buldukları “parasal genişleme” yöntemleri, kaynakları yine aynı kesimlere ve işlere aktarmakla kalmadı, bu kere de devasa devlet borçları ve ülke iflaslarına dönüştü. Bedelini çok büyük oranda, aşırı ölçülere varan gelir eşitsizliği, işsizlik, yoksullaştırma ve yoksunlaştırma, “sosyal yardım” adı altında muhtaçlaştırma-dilencileştirme yoluyla emekçilere, hatta emek gücünü bile satamaz hale getirilen açlara; kredi kartlarıyla kendilerini “orta sınıf” sanan “beyaz yakalı” emekçilere; giderek çöken, üstelik pek çok defa proleterleşme şansı bile olmayan orta sınıflara, küçük burjuvaziye ödetmeye devam etseler de bu kriz, finans kapitalin krizi. Üstelik süreç bu defa engelsiz bir arazide ilerliyor. 2008’in hızını kesen, dünya ekonomisinin bir ölçüde canlı ve tek parça kalmasını sağlayan “yükselen piyasaların” hali de bu defa hal değil. Yükselişi bir yığın ekonomik, politik ve askeri endişelere yol açsa da (Emperyalizme kardeş mi geliyor korkusu!) “küresel” ekonomiyi, hem de en sıkıntılı döneminde ayakta tutan Çin ve de diğerlerinin de yavaşlaması, krize girmeye başlaması, batma ihtimalleri, düşen petrol ve emtia fiyatlarıyla sallanmaya başlayanların durumu, bu defa da bir toptan çöküş endişesine yol açıyor. Başta burjuva iktisadının “kâhinleri” olmak üzere finans kapitalin belli başlı sözcüleri, dünya krizinin yeni bir evreye girdiği veya girmek üzere olduğuna ilişkin, her gün “kâbus” gibi açıklamalar yapıyor…

Kriz, ekonomi ve ötesi…

Belli ki kriz şiddetini artırarak yayılma yolunda. Felâketi bugüne kadar sınırlamış olanların; Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya, Güney Kore vb. ekonomilerinin durgunlaşmaya, gerilemeye başlaması, ”toparlanmaya” başladığı söylenenlerin tekrardan dağılmasına, zar zor ayakta tutulmaya çalışılanların da hepten iflasına yol açabilir. Tabii, öyle bir noktaya varılabilir ki, devasa işçi sınıflarının yanı sıra yine devasa çelişki ve sorunlara sahip “yükselen ekonomik güçlerin” ortaya koyacağı manzaralar ABD ve Avrupa’nın durumuna rahmet okutur!
Hiçbir şey ekonomiden ibaret değildir ve nasıl ki ekonomi sadece ekonomi değilse, ekonomik kriz de sadece ekonomik kriz değildir. Her ekonomik kriz, beraberinde çok sayıda toplumsal, sınıfsal, politik, kültürel, kimliksel, jeopolitik iç ve dış kriz dinamiğini harekete geçirir. Krizin ilerleyen evrelerinde, bu dinamikler, dünya çapında kesişmeye, ülkelerin, bölgelerin kendi özgül-tarihsel yapılarından kaynaklanan çelişki ve sorunları da ateşleyerek yayılmaya ve derinleşmeye başlarlar. Bugün Avrupa’da, Asya’da, Afrika ve Latin Amerika’da yaşananları ve yaşanacak olanları bu perspektiften ele almak gerekiyor.

Her şey mümkün!

Dünya, yeni olaylara, hayırlara, devrimlere ve karşı devrimlere, eskileri bir yana, bugüne kadar bilmediğimiz, görmediğimiz şerlere, tehlikelere gebe. Bu çürümüş, değdiği her şeyi kokuşturan dünya düzeni, yine kendisi gibi çürümüş ve kokuşmuş ve elbette bir bölümü “antiemperyalizm” taklidi yapan yerel parçalarıyla (İran, Suriye, Rusya…) birlikte var olan kötülük ve tehlikeleri kat be kat artırıyor. Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci dalgasının beklenmeyen yükselişine, ardından gelen gerileyişine, bazılarının içine düştükleri-düşürüldükleri iç savaş çıkmazlarına; bazı ülke toplumlarının bölünme ne kelime çözülme sürecine girmelerine; Arap emekçilerinin iş-ekmek-özgürlük ve insan onuru talebiyle ayağı kalkmasını takip eden gelişmelere bakmak yeter. Öncesinin boğazına kadar hırsızlık ve yolsuzluğa batmış hanedanlarının, kapitalist asker-polis diktatörlüklerinin (Saddam, Esad, Kaddafi) yaptıkları yetmiyormuş gibi, bunlara bir de yeni “kurtarıcıları” ve de “dostları” ekleyin. Emperyalizmi ve diğer emperyal güçleri; devrimlere el koyan geleneksel yerel gericilikleri, egemen sınıfları, başta Türkiye ve Suudiler olmak üzere kapitalist bölge gericiliklerini, petro-monarşileri, her türlü İslami-cihatçı-tekfirci-selefi güçleri ve IŞİD denilen olguyu; bunların topunun oluşturduğu “uluslararası karşıdevrim cephesi”nin faaliyetlerinin sonuçlarını bir düşünün…

Tarih devam ediyor..!

Bir zamanlar (sözde) dünya barışının teminatı olarak sunulan neoliberalizmin ve mütemmim cüzü “küreselleşmenin” şimdi, dünyanın her yerine çok büyük hızla yayılabilen bir krizin yanı sıra, nasıl bir savaş, hatta artık muhabbeti bolca yapılmaya başlayan bir “dünya savaşı” tehlikesine yol açtığını görüyoruz. Kısmen ve “vekâleten” yürütülen savaşların, derinleşen bir dünya krizinin yol açtığı, pazar ve hammadde kaynakları, stratejik alanlar ve nüfuz bölgeleri rekabetinin etkisiyle, bazen en kıytırık ve antika gerekçelerle nasıl genel ve “asaleten” bir savaşın eşiğine gelebileceğini, bu tür şeylerin tarihte kalmadığını ve de bunları, tarihin devamı nedeniyle muhtemelen önümüzdeki dönemlerde de yaşanabileceğini unutmayalım.

Uzaktaki her şeyi bir mercek gibi yakın kılan bir dünyada yaşadığımızı akıldan çıkarmayalım. Dış politika nasıl ki iç politikanın bir devamıysa, iç politika da dış politikanın devamıdır. Üstelik ağır kriz dönemlerinin “çarpan” etkisi düşünüldüğünde her dış savaş bir “iç savaş” tehlikesi yaratır! Buna, kendini tehlikeden uzak zannedenler de dahildir. İnanmayan başta Suriye, Afganistan, çok sayıda Afrika ülkesi dahil, dünyanın emperyalizmin her daim müdahil olduğu savaş ve çöküntü bölgelerinden kaçan milyonlarca insanın, yoksul aç emekçinin istila etmeye başladığı Batı ülkelerine dönüp bakar. Krizin ve kapitalist saldırının neden olduğu işsizliğin, yoksullaşmanın, hak kayıplarının, güvensizlik ve güvencesizliğin ve de muhtaçlığın yol açtığı yabancı düşmanlığının, bu göçler ve göçmenlerle oluşturmaya başladığı patlayıcı karışımı ve bunun yol açtığı toplumsal-politik sonuçları görmezden gelmek mümkün mü? Bakın, büyük kriz nedeniyle çatırdamaya başlayan AB’nin içine düşmeye başladığı durumlara; dağılma eğilimlerine, artan rekabetin yol açtığı önce kendi kıçını kurtarma çabalarına. İş bu kadarla bitmiyor. Şimdilik yabancı düşmanlığı ve “Avrupa sınırlarının ve kültürünün korunmasıyla” sınırlı görünse de yarın öbür gün şiddetlenen sınıf mücadelesiyle faaliyet ve saldırı alanını genişletecek olan “neo-faşizmin” başta Fransa, pek çok Avrupa ülkesinde çok ciddi oy oranlarına ulaşan performansını, işçi sınıfı üzerindeki etkisini ıskalamamak gerekiyor. Üstelik iş yarın basbayağı “eskisine” dönüşebilecek “neo-faşizmlerle” de sınırlı değil. Burjuva demokrasisinin tarihsel ve organik “Bonapartizm” eğilimi, öyle sadece Rusya’da (Putinizm!) falan değil, Macaristan, Polonya gibi AB ülkelerinde de (ve elbette aday-kapı komşusu Türkiye’de) hem de en “kralından” parlamenter demokrasi görüntüleri altında birer “neo-Bonapartizm” olarak hortluyor!

Kişisel mi..?

Elbette sorun kimilerinin sandığı üzere, “birilerinin” kişisel hırslarıyla sınırlı değil. Şüphesiz, kişisel bazı özelliklerin tarih üzerindeki etkisi gözardı edilemez. Ancak Türkiye dahil, ortaya çıkan “neo” Bonapartist eğilimler, aynı zamanda, hatta ilk önce, kapitalizmin krizi ve çıkmazlarıyla ilgili. Bu nedenle “birileri”, burjuvaziden toplumsal-ekonomik mülkiyetinin korunması karşılığında politik mülkiyetinin en azından bir bölümünü talep ediyor. Bu şahısların, mali sermayeye önerisi, bütün “sınıflarüstü” ve popülist numaralara karşın, bir kriz yönetimi programıdır. Hedef bu yolla kapitalist düzeninin korunması ve sınıf mücadelesinin zapturapt altına alınmasıdır.

Bu eğilimin tam da şu sıralar bütün dünyada “popülerleşmesi” tesadüf değil. Kriz, burjuva demokrasisinin, emperyalist ve demokratik gericiliğin, bunun ikinci sınıf taklitlerinin aşınmasına, kırılıp dökülmesine yol açıyor. Avrupa’daki Orban, Kaczynski ve RTE örneklerinin dışında Hindistan’daki Modi örneği ve de sıradaki kuvvetle muhtemel örnekler de modelin evrenselliğinin kanıtı. Bu “Bonapartist” model, dünya krizinin de etkisiyle uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin, toplumsal çelişkilerin, çözümsüz sorunların patlayıcı bir biçim aldığı, yüzlerce milyonluk proletaryaların giderek hareketlendiği, devrimci tepkiler verdiği bir dizi “yükselen” ülkenin alçalma dönemlerinde iyiden iyiye gündeme gelebilir. Bu durum dünyanın geri kalanını da etkiler. Bütün liberal hurafelere rağmen 21. yüzyılın, aynı bir önceki gibi, bir faşizmler, Bonapartizmler, askeri diktatörlükler ve de her birinden bir şeyler almış başka “orijinal” kapitalist baskı rejimlerinin, karşıdevrimlerin yüzyılı olmaması için bir neden yok…
Yok mu? Elbette var, ancak..!

Sahi yok mu? Elbette bir neden var: Bazılarına çok komik gelebilir, ancak çağımız, sadece gericilik ve karşıdevrimler çağı değil, uzun süredir bir örneğini görmemiş olsak da, aynı zamanda bir proleter devrimleri çağıdır. Yani tarihsel olarak devrimci bir sınıf, işçi sınıfı varsa, kapitalizmin devrimci bir tarzda yıkılması olanak ve olasılığı da vardır.

Ancak çağımıza damgasını vuran devrim-karşıdevrim diyalektiği, uzlaşmaz çelişkilerin kendiliğinden çözülmeyeceğine; kapitalizmin çelişki, kötülük ve baskılarının işçi sınıfında ve emekçilerde otomatik bir siyasi bilinç sıçramasına yol açmayacağına işaret ediyor. Evet “varlık bilinci belirlese de” bu mekanik ve doğrudan bir ilişki değil. “Varoluş, bilincin üzerinde yine bilincin yasalarına göre kırılır. Bir ve aynı nesnel olgu, genel duruma, daha önceki olaylara bağlı olarak, değişik, zaman zaman da tam tersi politik sonuçlar verebilir… Ekonomik bunalım devrimci patlamayı hızlandırabilir ve tarihte sık sık da böyle olmuştur; ama bunalım, ağır bir politik yenilgiden sonra proletaryanın üzerine çökerse sadece parçalanma sürecini hızlandırır…”(*)

Evet, genelde sarkaç önce sola gider. Ancak fırsat kaçarsa başımız dertte demektir. Kaçan devrim fırsatıyla birlikte, (çakma veya gerçek) orta sınıfların hayal kırıklığı ve öfkesi, işçi sınıfının bir bölümünü de peşine katarak karşıdevrim saflarına yönelmesine yol açar. Tabii, bu “sarkacın önce sola yönelmesi” nedeniyle iyi bir ihtimali içerir! Dünyanın öyle halleri vardır ki, her şey zifiri karanlık bir gericilik içinde yuvarlanıp gider…
Kısacası tek başına büyük bunalıma güven olmaz! Devrimci ve karşıdevrimci ihtimaller iç içedir. Devrimler, aynı Arap Ortadoğusu’nda olduğu gibi, “Hiç beklenmedikleri bir anda çıkıp gelirler”; üstelik de en kitlesel ve “kendiliğinden” halleriyle. Ancak bu kitleselliğin ve kendiliğindenliğin büyüklüğü oranında, bilinçli öznenin, yani önderliğin, örgütlülüğün önemi de büyür. Devrimin devamı buna bağlıdır. Devrimlerin “çalınıp çırpılmamaları”, eski düzen güçlerinin elinde heba olmamaları ve birer karşıdevrime dönüşmemeleri için devrimci önderlik inşası şarttır. “Sosyalizm mi barbarlık mı?” sorusunun cevabını sosyalizmden yana verebilmemiz, bağımsız bir işçi sınıfı hareketinin ve onun devrimci politik önderliğinin varlığına bağlıdır. “Çağımızda insanlık kültürünün krizinin proletaryanın önderlik krizine indirgenmiş olduğu” tezi öyle lâf olsun diye ileri sürülmemiştir…

(*) L. Troçki. Faşizme Karşı Mücadele, Köz Yayınları, 1. Baskı, s.: 430

image_pdfimage_print