ar | en | es | fr | tr

Görkem Duru anlattı: 5 yılın ardından Tunus

Gazetemiz yazarı Görkem Duru ile bianet.org‘da Begüm Zorlu’nun hazırladığı Arap Ayaklanmalarının Beşinci Yılı yazı dizi çerçevesinde, Tunus’ta beş yılın ardından oluşan politik durum ve gerçekleşen son seferberlikler üzerine yayımlanan söyleşi.

 

Aradan geçen beş sene içerisinde ülkede politik istikrar sağlanabilmiş durumda mı?

Bildiğimiz gibi Tunus’ta ve bölgede halk ayaklanmalarının fitilini Muhammed Bouazizi’nin kendisini yakması ateşlemişti. Yani kötü yaşam koşulları, yoksulluk, baskı ve işsizlik sonucu bir seyyar satıcının kendisini yakması…

Ayaklanmanın temelini demokratik ve sosyal talepler oluşturuyordu. Bunun devamında kendiliğinden gelişen seferberlikler diktatörlük rejimini hedef almış ve Bin-Ali’nin ülkeyi terk etmesini sağlamıştı. Diktatörün devrilmesi bir yandan kitle hareketinin kendine güvenini arttırırken öte taraftan da Mısır, Libya ve Suriye gibi bölgenin diğer halklarına da kendi ülkelerindeki diktatörlere karşı seferber olmalarına örnek teşkil etmişti. Tabii ayaklanmaların bölge geneline yayılması bir yandan emperyalizmi ve bölgedeki diğer aktörleri (Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Rusya ve İran gibi) bir yandan da ülke burjuvazilerini tedirgin etmişti. Bu doğrultuda, aradan geçen beş senede ya kitle hareketlerini kontrol altına alıp görece bir istikrar sağlanmaya çalışılması ya da devrimci kalkışmaların yolundan çıkartılarak iç savaş koşullarına döndürülmesi konusunda yukarıda saydığım aktörler ellerinden gelen çabayı sarf etti ve etmeye de devam ediyor. Tunus bu örneklerden belki de en “saf” olanı. Saflık tabirini ülkede bir iç savaşın çıkmamış olmasından değil de devrim, karşıdevrim, demokratik ve sosyal dönüşümler gibi politik okumalarda bolca örnek barındırması açısından kullanıyorum.

Evet Bin-Ali devrildi, aradan beş sene geçti ve bu beş senede birçok hükümet değişikliği meydana geldi. Bu hükümetlerde görev alan partilerin en önemlileri En-Nahda (Müslüman Kardeşler’in Tunus partisi) ve Nida Tunus. Nida Tunus, En-Nahda iktidardayken “İslamcı tehlikeye” karşı Bin-Ali rejiminin bazı temsilcileri, eski burgibistler ve laik çevrelerin bir ittifakı olarak kuruldu.

Halk Cephesi’nin (Tunus solunun önemli bir kesimini içinde barındıran ve parlamentoda temsil edilen ittifak) iki önemli lideri Şükrü Belaid ve Muhammed Brahmi’nin terör saldırıları sonucu öldürülmesiyle başlayan süreçte iktidarı aldı.

Bugün ise iktidarda Nida Tunus ve En-Nahda’nın koalisyonu mevcut. Bu hükümetin temel sloganlarını ise, kötüleşen ekonomik koşullar ve IŞİD’in 2015 yılı içerisinde gerçekleştirdiği üç saldırıya karşı “ulusal birlik” ve “terörizme karşı savaş” oluşturuyor. Ancak öte taraftan En-Nahda ile yapılan ittifak sonucu Nida Tunus içerisinde de bir kriz mevcut ve partinin genel sekreteri istifa ederek yeni bir parti kurma hazırlıklarına başladı. Kısaca söylemek gerekirse aradan geçen beş senede ülkede politik istikrar sağlanabilmiş değil ve ekonomik ve sosyal çöküşe karşı artan eylemler de iktidarın elini daha da zorlaştırmakta. Çünkü 2011’den bu yana iktidarların temel politikası devrimin demokratik kazanımlarına (ifade, örgütlenme ve gösteri özgürlüğü gibi) elden geldiğince saldırmadan neoliberal politikaları sürdürmek olmuştu. Bunun sonucu da ekonomik ve sosyal anlamda bir iyileşme değil tam tersine çöküşün derinleşmesi oldu. Yani 2011’in iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talepleri hala güncel, hatta 2011’den daha da güncel diyebiliriz. Bugünkü eylemler de bunu bir nebze olsun kanıtlıyor.

Ekonomik ve sosyal çöküşün derinleştiğinden bahsediyorsun, bunu biraz açar mısın? Ayrıca bugünkü eylemliliklerin çıkış noktası ve temel talepleri neler ve şu anda nasıl bir seyir izliyorlar?

2011’de Tunuslular daha iyi yaşam koşulları ve iş talepleriyle sokağa dökülmüştü. Bugün ise yaşam koşulları daha da kötüleşmiş ve işsizlik oranı da artmış durumda. Mesela, 2011 ile 2015 yılı verilerini karşılaştırdığımızda orta sınıfların alım gücü yüzde 40 oranında azalmış durumda. Ülke genelinde resmi işsizlik ise yüzde 15,3 ile ifade ediliyor ki bunun resmi rakam olduğunun altını çizmek lazım. 2011’de olduğu gibi şimdiki eylemlerde de başı çeken diplomalı işsizlerde ise oran yüzde 35’lere çıkmış durumda.

Bugünkü eylemlere gelecek olursak… Eylemler 16 Ocak günü, orta-batı Tunus’ta yer alan Kasrin şehrinde, işsizlik protestosu sırasında elektrik direğine çıkarak elektrik akımına kapılan 28 yaşındaki diplomalı işsiz Ridha Yahyaoui’nin yaşamını yitirmesinden sonra başladı. İlk olarak Kasrin şehriyle sınırlı kalan sokak protestoları, polisin sert müdahaleleriyle birlikte özellikle orta-batı Tunus olmak üzere birçok şehre yayıldı. Hükümetin eylemlere ilk cevabı ise olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan etmek oldu.

Sokağa çıkma yasağını geçtiğimiz hafta kaldırmış olsalar da olağanüstü hal hala devam etmekte. Ancak ne olağanüstü hal ne de sokağa çıkma yasağı ilanı eylemlerin durmasını sağlamadı. Sokak eylemleri, şehirlerde ve kasabalarda hükümet merkezlerinin işgaline dönüşerek devam etti.

Bugün (9 Şubat 2016), Kef ilinin Dahmani ve El Ksour kasabalarında, Kasrin ilinin merkezi, Tala, Sbiba, Sbitla ve Jadliene kasabalarında ve Sidi Bouzid, Gafsa, Siliana ve bazı doğu illerinde işgal eylemleri sürerken, bazı yerlerde diplomalı işsiz gençler açlık grevine başlamış durumda. İşgal eylemlerinde başı gençler çekse de 7’den 70’e yerli ahaliyi işgalde görmek mümkün. İşgallerdeki kadın-erkek oranı ise yüzde 50 civarında.

Temel talepleri ise iş ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi oluşturuyor. Tabii seferberliklerin özellikle orta-batı Tunus’ta yayılmış olması tesadüf değil. Yukarıda saydığım şehirler için resmi işsizlik rakamları yüzde 25’lerle ifade edilmekte, diplomalı işsizler içinse bu oran yüzde 50’ye yaklaşıyor. Yine aynı şehirlerde, nüfusun yüzde 40 ile 50’si günde 2 dolarla (yani 4 Tunus dinarı) hayatta kalmaya çalışıyor. Ayrıca bu bölgeler ülkenin doğu kısmına, Akdeniz’e kıyısı olan şehirlere göre daha az sanayileşmiş durumda ve bölgede bulunan fabrikaların yüzde 30’a yakını ekonomik kriz nedeniyle kapatılmış bulunuyor.

Bunlara ek olarak, bir de toprak sorunu var. Ülkede özelleştirilmemiş, hala devlete ait olan toprakların oranı yüzde 10 ve bunların önemli bir bölümü orta-batı bölgesinde bulunuyor. Bu topraklar 2011’den önce çokuluslu şirketlere kiralanırken, devrimden sonra bu şirketler ülkeyi terk ediyor ve o zamandan beri de bu topraklar işlenmeden duruyor. Bölgede seferber olan halkla konuştuğunuzda da size söyledikleri ilk şey “biz burada işsizken bu fabrikalar ve topraklar neden boş duruyor” oluyor. İşgaller aynı zamanda bir meclis gibi işliyor ve halk eylemlere ne şekilde devam edeceğini birlikte tartışarak karara bağlıyor. Şu ana kadar, en temel eksiklik ise farklı bölgelerdeki işgaller arasında tam anlamıyla bir koordinasyon olmaması.

Hükümet ise bu süreçte yönetememe krizini göz önüne sermiş oldu denebilir. Olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilanının eylemleri durduramadığını gördükten sonra bölgeye dair iyileştirmeler yapacaklarını açıkladılar. Bir hükümet yetkilisi, 5 bin iş imkanı yaratacaklarını açıkladıktan birkaç saat sonra başka bir hükümet yetkilisi böyle bir söz vermediklerini, hükümet içi bir yanlış anlaşılma meydana geldiğini açıklamaktan beis duymadı. Bundan birkaç gün sonra ise işsizliğe karşı ellerinde bir “sihirli değnek” olmadığını, halkın biraz daha sabırlı olmasını dilediklerini belirttiler. Ancak eylemlerin başladığı tarihten bu yana polislerin ve milletvekillerinin ücretlerinde artışa gitmeyi de ihmal etmediler. Polislerin ücretlerinde 120-200 dolar (250-400 Tunus dinarı) arası artış yaşanırken, milletvekillerine 450 dolar (900 Tunus dinarı) prim hakkı tanındı.

Peki tüm bu süreçte Halk Cephesi’nin ve Tunus Genel İşçi Sendikası’nın (UGTT) rolü nedir?

Bana kalırsa Halk Cephesi kendi varoluşuyla ilgili ciddi bir dönemeçten geçiyor. 2011’de Tunus solunun geleneksel partilerinin bir ittifakı olarak kurulduklarından bu yana temel politikaları devrimin demokratik kazanımlarını korumak oldu. Ancak ekonomik ve sosyal dönüşümler konusunda ciddi ve elle tutulur bir program oluşturmaktan aciz kaldılar. Zaten 2011 yılında temel söylemleri devrimin demokratik bir devrim olduğu, diktatörü devirdiği, ekonomik ve sosyal dönüşümlerin ise ileride gerçekleşeceği idi. Yani klasik aşamacı devrim perspektifi de diyebiliriz.

Ancak atlamamak gereken nokta şu: Devrimin diktatörün devrilmesi, özgürlük gibi demokratik taleplerinin yanında iş ve ekmek gibi ekonomik ve sosyal talepleri de oldukça güçlüydü. Bunlar direkt olarak neoliberal ekonomik politikaların yarattığı yıkımın bir sonucuydu esasında. Zaten bugün yaşanmakta olan asıl mesele de tam bununla ilgili, Tunus halkı 2011’den bu yana kendisini seferber eden talepleri karşılayabilecek bir muhatap bulamamış durumda. Bu da öfke ve umutsuzluk halinin iç içe geçmesine yol açıyor. Bir yandan öfkeyle sokaklara dökülüyorlar öte taraftan ya bize iş verirsiniz ya da ölürüz diyerek açlık grevine başlıyorlar.

Halk Cephesi’ne dönecek olursak… Yukarıda varoluşsal bir süreçten geçtiklerini belirtmiştim. Bunun iki nedeni var.

Birincisi, kitlelerin yaşam koşullarına tahammülü gitgide azalmış durumda. 2011’den sonra birçok kez sokağa dökülmelerine rağmen sosyal ve ekonomik talepleri bugüne kadar bu kadar güçlü vurgulamamışlardı.

İkinci nedeni ise hükümetin eylemlere cevap verme biçimi. Önce sokak gösterilerine göz yaşartıcı gaz kullanarak sert müdahaleleri, arkadan da olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı gibi yollara başvurmaları. Yani baskı ve zor yoluyla eylemleri kontrol altına alma ve meşruiyet sağlama çabaları. Daha açık söyleyecek olursak, bugüne kadar Halk Cephesi’nin temel pozisyonu olan devrimin demokratik kazanımlarına karşı açık bir saldırı söz konusu. Bu nedenlerle, parlamentoda milletvekilleri olan bir grubun bu süreçte ne cevap üreteceği kendi geleceği için de belirleyici bir hal alıyor.

Şu ana kadar, kendi tabanlarındaki gençler eylemlere katılırken ve Tunuslular sokak eylemleri yaparken Halk Cephesi önderliği basın toplantısı düzenlemekle yetindi. Olağanüstü hal uygulamasını kınamaları, zenginlerden alınan vergilerin artırılması ve dış borç ödemelerinin üç yıllığına durdurulması (ki halk hala devirdiği diktatörün borçlarını ödüyor) ve buralardan gelecek kaynakların iş yaratılmada kullanılması önerileri önemli olmakla beraber bu önerilerin eylem halindeki kitlelerle buluşması için eylemin içinde olmak daha da gerekli hale geliyor.

Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) ise eylemlere desteğini açıklayıp hükümeti iyileştirmeler yapmaya davet etse de sendika tabanından gelen genel grev çağrısına bir cevap vermedi. Ancak eylemlerin başladığı tarihten bugüne kadar bazı şehirlerde yerel inisiyatifle bir günlük genel grevler örgütlenebildi.

Son olarak, ayaklanmanın geleceğini ne şekilde değerlendiriyorsun?

İlk olarak, eylemleri bir işsizler hareketi olarak tanımlayabiliriz. İşçi sınıfı gibi diğer sektörlerden bazı destekler gelse de şu anda diğer sektörlerde yoğun bir hareketlilik yok ve bu da belli sınırlılıkları beraberinde getiriyor. Eylemler yine 2011’de olduğu gibi kendiliğinden bir şekilde gelişti ve şu anda ufak da olsa yerel meclisler yaratmış durumda. Burada, hareketi canlı tutabilmek adına önemli adımlardan biri bölgeler arasında koordinasyonun sağlanabilmesi olur. Ancak kendiliğinden gelişen hareketlerin sürekliliğinin taleplerine bir muhatap bulmaktan geçtiğini de unutmamak gerekir.

Yukarıda belirttiğim gibi, öfke ve umutsuzluğun iç içe geçtiği bir süreçten geçiliyor. Bu nedenle kitlelerin enerjisini ne kadar daha muhafaza edebileceğini söylemek şimdiden çok olanaklı değil. Hareketteki olası bir geri çekilişi de bir yenilgi olarak okumamak gerekiyor bence. Ne de olsa aradan geçen beş senenin ardından bugün hala Tunus devriminin güncelliğinden söz ediyoruz.

Benim bakış açımdan iki önemli konu var. Birincisi, kitle öz örgütlenme deneyimlerinin geliştirilebilmesi ve bir oranda senkronize olabilmesi. İkincisi ise, Tunus solunun, eylem halindeki kitlelerle ekonomik ve sosyal dönüşümleri temel alan bir acil talepler listesiyle birlikte buluşabilmesi. Bunları böyle söyleyince çok farazi gibi geliyor ancak bölgedeki insanlarla konuştuğunuzda gerçeğin tam da bu olduğunu görüyorsunuz. Örneğin, işlenmeden duran devlet topraklarının topraksız köylülere dağıtılması ya da işsizlik maaşı uygulaması (ki ülkede böyle bir uygulama yok) eylem halindeki insanların ilk söylediği talepler. Ve  böyle bir hat Tunus halkının mücadelesini canlı tutup ilerletebilmesinin de önünü açar.

Görkem Duru

Yazar

Görkem Duru

Sıradaki

İlgili Haberler