Geçtiğimiz sonbahardan bu yana öngördüğümüz gibi, Tunus’ta yaşanan toplumsal deprem ve hoşnutsuzluk, şanlı 2016 Ocak’ında yeniden canlandı. Şanlı ve bereketli olan bu ay, geçmişte 14 Ocak gibi birçok halk mücadelelerine sahne olmuştu. Deprem, topumsal sorun ile bölgesel sorunun hassas kesişim noktalarında yeniden canlandı. Bu hassas noktalar, Tunus’un kuzey batısından güney batısına kadar uzanan geniş bölgede bir çeşit “deprem kuşağı” oluşturmaktadır. Sahil şeridi boyunca yapılan yağmanın zalimliğini ve sınıf mücadelesini hiçbir şekilde küçümsemeden, ülkenin iç bölgelerindeki yabancılaşma gerçeğini hatırlatmakta yarar var. Tahılların, madenlerin, petrol ve su kaynaklarının hunharca yağmalanmasıyla somutlaşan bu yabancılaşma; işsizliğe mahkûm edilen, hor görülen halk kesimlerinin dışlanmasıyla bir kat daha artmaktadır.

“Göklerden gelen bir lanet değil, Burgiba döneminden beri çektiğimiz bir ceza bu” diyordu iki çocuklu ve ellili yaşlarındaki Thalalı bir adam. Oturma eyleminin etkin üyelerinden olan bu kişi ekliyordu: “Thala, Burgiba’ya karşı verdiği iktidar mücadelesinde Bin Yusuf’u desteklediğinden dolayı cezalandırıldı”. Halk, Thala ile ülkenin muazzam zenginliklere sahip –buna rağmen sakinlerinin onurlu ve insanca bir yaşam hakkından mahrum olduğu- iç bölgeler arasındaki çelişkiyi somut olarak bu şekilde açıklamaya çalışıyordu.

Dahmani, Ksur, Jedliane, Sibiba ve Sibitlalı işsizlere ulaşmamızı sağlayan kuzey batıya yolculuğumuzun son durağı Tala’ydı. Tüm bu oturma eylemlerinin yapıldığı yerlerdeki durum, birbirlerine benzer ya da en azından birbirlerine uygundu. Hepsinde de, erkekler ile kadınlar arasında eşitliğin varlığı ayan beyan ortadaydı. Uğradığımız her yerde kavgayı sonuna dek sürdürme konusunda militanca bir kararlılıkla karşılaştık. Bu seferberlik hali, bu ciddiyet, bu örgütlülük oldukça dikkat çekiciydi. Tüm anlaşmazlıklara rağmen sohbet ve tartışmalara, büyük bir olgunluk, yerel gerçeklik ile ulusal durum -hatta kimi zaman uluslararası durum- arasında bir bağlantı kurulmasına imkân veren derin bir kavrayış hâkimdi.

Yeni iş imkânlarından bahisle, işsizlik sorununa ilişkin sağlam çözüm önerileriyle karşılaştık. Örneğin Dahmani’de, bir un ve makarna fabrikası yirmi yıldır kapalıydı. Gene de her hasat döneminin sonunda yüzlerce römork, buğdayı yüklemek ve Sahel’deki un fabrikalarına taşımak için yola çıkıyordu. Ancak oturma eylemlerinden öğrendiğimiz en rezil ve en sık görülen olay bu değil. Eskiden kamu arazileri, Bin Ali’nin hırsız ayaktakımına tahsis ediliyordu. Devrimin ve bu yağmacıların kaçışının ardından en verimli toprakların bulunduğu mülkler, tüm altyapısı ve üzerindeki üretim araçlarıyla birlikte beş yıldır atıl durumda. Yeni iktidar ise bu toprakları, geçimlerini sağlamaları için gençlere kiralamaya tenezzül dahi etmiyor!

Ksour’da bize, on yıllardır Safia’daki yeraltı su kaynaklarını aşırı biçimde sömüren ve bu kurak bölgenin kalkınmasına hiçbir katkı yapmayan bir milyarderden söz edildi. Yeni işletmelerin ve maden ocaklarının açılacağı vaatlerine gelince, gençler yetkililerin palavralarından artık usandılar.

Aynı zamanda geçim sorunlarının derhal çözümü için önerilerde bulunuyorlar. Bu aciliyet bu kez bir hayal kırıklığı ve artan bir kışkırtılma hissiyle daha da yakıcı bir hal alıyor. Tam da gençlerin oturma eylemlerinin arttığı bir dönemde; düzenin ajanlarının, milletvekillerinin ve banka müdürlerinin maaşlarının 2000 dinara ulaşmasını sağlayan zamların yapılmasının sonucu başka ne olabilirdi ki?

Uzun lafın kısası, yılmaz ve gerçek devrimci güç olan gençliğin ruh haline tüm oligarşinin çıkarlarını savunan yetkililerin bahsedilen hukuksuz davranışlarıyla eklenince, yeni bir devrimci intifadanın bayrağını her an dalgalandırabilecek olan radikal bir hareketin temelleri atılmaktadır.

Macit Havaçi-Görkem Duru

Çeviri: Ali Kemal