İçeride veya dışarıda kim varsa, herkesin RTE’den beklediği Suriye’ye doğrudan bir askeri müdahale. Yani kimsenin tereddütü yok, yapar mı yapar! Peki, bu o kadar kolay mı? Elbette değil. Komşu bir ülkenin sınırlarını aşarak, başta Rusya ve ABD olmak üzere hemen herkesin çeşitli derecelerde askeri ve politik olarak müdahil olduğu bir iç savaşa, hem de alandaki büyük güçlerin arzusu hilafına paldır küldür dalmak kolay olabilir mi! Üstelik bölgenin bütün etnik, dini-mezhebi, siyasi vs. akla gelen gelmeyen bütün “fay kırıklarının” Türkiye içinde de devam ettiği düşünüldüğünde, böyle bir depremin yol açacağı sonuçları hesaba katmamak mümkün mü? Bakmayın, “Suriye’ye girmezsek birkaç yıla kalmaz bölünürüz!” akıllarına, (Ki, bu akılların “Reis” kaynaklı olduğu çok açık.) henüz aklı başında duran herkesin dile getirdiği, “hadi girdin, nasıl kalacaksın; hadi kaldın, nasıl çıkacaksın?” uyarısı öyle boş yere mi yapılıyor?

Bu memleketi yönetenlerin bu zorluklardan haberdar olmaması, bütün bu sorunları ve yanı sıra çok daha ince bir takım mevzu ve ihtimalleri hesaba katmaması mümkün değil. Bazen öyle bir görüntü verse de burası bir akıl hastanesi değil, en nihayetinde bir devlet. Nasıl kullanıldığı bir yana, çok uzun yıllara, hatta yüzyıllara dayalı bir tecrübe ve birikime sahip; bu nedenle oluru olmazı bilmesi gerekir. En azından normal mantık ve teamül sınırları içinde düşündüğümüzde böyle…

Paşaları ikna etmek…

Ancak yine de kimsenin içi rahat değil. Bir taraftan her an “azim bir cenge” teşne sivil cengâverlerin tehditkâr dilleri, öte taraftan asıl savaşacak güç olan TSK’den devletin geleneksel temkinli yüzünü yansıtan ifadeler; Genelkurmay Başkanlığı, Birleşmiş Milletler kararı olmadan TSK’nin Suriye’ye girmeyeceğini açıklıyor; ayrıca Suudilerle yapılan son görüşmenin IŞİD’e karşı mücadeleyi, “İslam Ordusu”nu falan değil, sadece ikili ilişkileri kapsadığını açıklıyor. Yine hatırlanacaktır, RTE’nin seçimleri kazanmak için 1 Kasım’dan önce Suriye’ye doğrudan askeri müdahalede bulunmak istediği, ancak askerin bu plana karşı çıkarak, sınır ötesi durumlara gerektiğinde 40 km. menzilli toplarla müdahalenin yeterli olduğunu söylediğine dair haberler çıktığında, hiç kimse “Yok yahu söylentidir!” falan dememişti. Yani halihazırda tanklar ve toplarla yapılan iç müdahale konusunda iktidarla mutabık olan TSK, bir dış müdahaleye, gerekli uluslararası yasal mevzuata uygun olmadıkça karşı çıkıyor. Gerçi cumhurbaşkanı, kaymakamlara yaptığı gibi, ordu üst kademelerini, subay kadrolarını Saray’da toplayıp “Yeri geldiğinde koyun mevzuatı bir tarafa; siz zihinsel inkılabınızı devreye sokun; ‘ben bunu bu şekilde yaparım’ deyin ve yapın!” falan demedi ama eminiz gönlünden geçen budur.

Özal da denemişti, ancak paşaları ikna edip orduyu Irak’a sokamamıştı; hatta zamanın genelkurmay başkanı istifa etmişti. Yani TSK, dış maceralar konusunda devletin temkin ve tedbir geleneğini temsil eder. Orta-uzun (hatta bazen orta-kısa) vadede kendi “Bonapartist” hedef ve çıkarları açısından yararlı olacağını bilerek “asayiş” amaçlı iç operasyonlardan uzak durmasa da, dışarıya dönük işlerde kılı kırk yarar. Tabii, öyle barışsever duygularla falan değil, sadece askeri bir başarısızlığın yol açacağı ideolojik-politik-toplumsal kayıpları nedeniyle! O “Kuzey Irak”a yönelik “sınır ötesi harekâtlara” bakmayın, oralar yabancı yerler değil; üstelik karşılarında bir türlü yenemeseler de nihayetinde PKK var!

Bir savaş çıkarmanın çeşitli yolları!..

Tabii, buradan kalkarak, “E, Suriye’de de PYD var, ne fark eder ki?” diye sormanın bir âlemi yok. Gelinen noktada, bölgenin öyle şu andaki “Kuzey Irak’a” falan benzemediği, bir kere girenin bir daha kolay kolay çıkamayacağı, üstelik de alanda çok sayıda yerli ve yabancı gücün olduğu, sadece ABD’nin değil, ciddi bir güç yığınağı ile Rusların da, üstelik çok iddialı biçimde bulundukları, düşünüldüğünde işlerin kolay olmadığı açık. Yani maazallah, büyük bir bölgesel savaşın fitilini ateşlemek bile mümkün.

Ancak aynı endişeler aşırı kibir, bilmezlik ve kaybetme korkusunun verdiği “cesaretle”, iktidar için geçerli değil. Tabii, bu cesaret mutlak bir akılsızlık, iş bilmezlik anlamına gelmiyor. Elbette her işin bir yolu yordamı ve de serde kasaba kurnazlığı var; üstelik iç politikada da çok işe yarıyor. O nedenle ilk elde doğrudan askeri müdahale, daha doğrusu işgal girişiminden önce, Rusya ile NATO’yu karşı karşıya getirmek istediler. Rus uçağının düşürülme nedeni, ABD ve NATO’nun provokatif bir emrivaki yoluyla devreye sokulmasıydı. Ancak beklendiği gibi bir sonuç alınamadı; hem Rusya’yı yönetenler CHP’li veya MHP’li olmadığından, hem de ABD ve NATO’nun Rusya ile savaşmak istememesinden. Aksine, bu “kurnazca” girişimin neticesinde Türkiye, karşılık fırsatı kollayan Rusya’nın bütün “gel gel”lerine de muhatap kalarak Suriye’yi dışarıdan seyreder duruma düştü.

Şimdi yine Batı’ya yönelik ikinci bir plan devrede. Halep’in İslamcı ve çeşitli muhalif grupların denetimindeki bölümünün Rusya destekli rejim güçleri tarafından kuzeyden ve batıdan Türkiye ile irtibatının kesilmesi; bunun yanı sıra YPG ve müttefik Arap güçlerinin Afrin Kantonu’nun doğusunda ilerleyerek Minniğ Havaalanı gibi stratejik bölgeleri alarak Azez’e doğru ilerlemesi sonucu ortaya çıkan göç dalgası kullanılmak isteniyor. İktidar daha önce kolaylıkla açtığı sınırları bu defa kapalı tutarak sınırda bir mülteci krizi yaratma peşinde. Bu krizin, mülteci akını korkusuyla titreyen Batı’yı harekete geçmek zorunda bırakacağı ve esas olarak da nicedir gündemde tutulan, ancak kabul görmeyen “uçuşa yasak bölge” veya “güvenli bölge” alternatifine uygulama imkânı sağlayabileceği düşünülüyor.

Ancak bu, ABD tarafından ciddi bir kara gücü gerektirdiği ve Türkiye’ye müdahale imkânı sağlayacağı için işleri iyice çığırından çıkaracağı düşüncesiyle reddedilen bir proje. Üstelik alanda artık Rusya’nın da bulunduğu bir zamanda neredeyse imkânsız. Meselenin inkârı mümkün olmayan insani yönünün askeri yönünü gizlemekte kullanıldığının herkes farkında. Yani bu yol da kapalı görünüyor.

Yeni numara: IŞİD’le savaş!

O zaman başka bir yol bulunmalı. Mesela son günlerde, diplomatik planda İran bozgunu ve Yemen çıkmazının ardından sağa sola “hallenen” Suudi Arabistan’ın gündeme getirdiği, “IŞİD’e karşı mücadele” bahanesiyle Türkiye ve diğer Sünni müttefiklerle birlikte, Türkiye üzerinden Suriye’ye ordu göndermek. Ancak ortada tuhaf bir durum var. Bugüne kadar IŞİD’e karşı hiçbir hava harekâtına katılmamış olan Suudilerin ve de birkaç atışla yetinmiş Türkiye’nin, hem de karadan Suriye’ye girip onunla göğüs göğüse savaşma isteği anlaşılır gibi değil! Aslında herkes bu ortak müdahale isteğinin IŞİD’le savaş değil, doğrudan Suriye’ye müdahale amacı taşıdığını biliyor. Bu şekilde, adı geçen ülkeler, bir yandan bugüne kadar destek verdikleri, her biri en az rejim kadar karşıdevrimci cihatçı-selefi güçleri bu zor günlerinde yeniden ayağa kaldırırken, öte yandan Türkiye, Rojava Kürtleriyle, Suudiler de İran’la hesaplarını görecekler; Suriye ile irtibat kanallarını yeniden açacaklar, bölgede geleceğe dönük altyapılarını oluşturacaklar. Ancak iki taraf da “uyanık”; işi, IŞİD ile savaşma bahanesiyle ve de mümkünse ABD-Koalisyon desteği ile kotarmak istiyorlar. Tabii, böyle bir sürecin işlemesinin kendilerine, ABD’yi doğrudan veya arkadan destek olarak savaşa sokmak için pek çok provokasyon ve emrivaki fırsatı sağlayacağını düşünüyorlar. Ancak ABD böyle bir durumun kendisini kaçınılmaz olarak Ruslarla karşı karşıya getireceğinin, savaşın artık bir Suriye savaşı olmaktan çıkıp, İran’ın da dahil olacağı, ucunun dünya çapında nerelere varacağı hesaplanamayacak bir bölge savaşına dönüşebileceğinin farkında. O nedenle ABD Dışişleri Bakanı Kerry, kendisine sitem eden Riyad muhalefetine, “Ne yani Ruslarla savaşa mı girelim?” mealinden lâflar ediyor…

Ancak tarihsel tecrübe, bazı zamanlarda en akıl ve mantık dışı, en olmaz gibi görünen şeylerin olabildiğini, güç ilişkilerindeki hızlı kaymalar sonucu, gerilimli güçlerin zincirlerinden boşanıp umulmadık felâketlere yol açtıklarını da gösteriyor. Bu nedenle iç koşulları giderek kötüleşen Türkiye, Suudi Arabistan vb. iktidarların, sonunu kendi başlarına getiremeyeceklerini bilseler de “Allah kerim!” mantığıyla belalı işlere girme ihtimallerini göz ardı etmemekte yarar var. Hiç olmazsa bizimkilerin şu veya bu biçimde Rojava’ya bulaşmaları malûm nedenlerle güçlü bir ihtimal. Başbakan, “Kısa sürede görürsünüz!” falan diyor. Bahane çok da, o kadar baskıya rağmen ABD’den,özellikle PYD konusunda onay alınamıyor. Dolayısıyla bu konuda bir oldubitti ve emrivaki yolunu deneyebilirler.

Kumar masası!

İşler, Ortadoğu-Suriye planında, iktidarı elinde tutan “Saray” ve hükümeti açısından umulduğu gibi gitmedi. Başlangıçta, “ziyafet sofrası” sandıkları şeyin aslında bir “kumar masası” olduğunu anlayamadılar. Farkına vardıklarında ise, kalkamayacak kadar kaybetmişlerdi. Oyunu çok iyi bildiğini zanneden bütün kumarbazlar gibi, kaybedileni geri almak amacıyla oyuna devam ettiler, ettikçe kaybettiler. Bugün gelinen noktada “Zor, oyunu bozar” prensibiyle hareket etmeleri muhtemel. Sonunda “Dimyat’a pirince giderken…” durumuyla karşılaşma ihtimali olsa da. Suriye’ye yönelik bir savaşın, başta ABD ve Rusya’nın konum ve hedefleri olmak üzere bir dizi ekonomik, politik, askeri, jeopolitik ve diplomatik engeli var. Ancak, iktidar sahiplerinin, gidişatını ve sonuçlarını kontrol edebileceklerini düşündükleri, bedelini elbette bütün bölge halklarının, emekçilerinin ödeyeceği bir savaşın yolunu aramaya devam edeceklerini unutmayalım. Bu nedenle “nasılsa olmaz” rehavetine kapılmamak en doğrusu.

İşlerin çığırından çıkma ihtimali ve…

Son olarak, dış savaş ihtimaliyle içeride yürütülen savaş arasında sıkı bir illiyet bağı olduğunu vurgulayalım. Bu bağ, “kişisel” çıkarlarla sınırlı olmayan, sınıfsal, toplumsal, ekonomik, politik ve ideolojik alanları kapsayan bir “başkanlık savaşı”nda odaklanıyor. Elbette, Türkiye finans kapitalinin, “Madem bir kriz geliyor, o halde saldırıp ‘Suriye pazarını’ ele geçirelim!” şeklinde bir talebinin en azından şu sıralarda olmadığı malûm. Üstelik toplumsal egemenliği uğruna siyasi egemenliğini RTE’ye devretmek zorunda kalacağı bir yakın devrim tehlikesi de görünmüyor. O nedenle, bu ülkenin bütün gerici-şer güçlerinin yanı sıra özgürlükçü-devrimci güçlerinin de ortalığa döküleceği, devrim-karşıdevrim dinamiğinin harekete geçmesine yol açabilecek bu “gözü kara” politikalara bugün için endişeyle bakıyor. TÜSİAD’ın demokrasi çağrıları, cümlemize yönelik iyilik hislerinden değil, “Reisi” dizginleme isteğinden kaynaklanıyor. Çünkü, gerçekte “milletçe” onaylanacak “saygın” bir diktatör olmanın koşullarına sahip olmayan, bu “şansı” harcamış bir kişinin, başkanlığının nelere mal olabileceğinin büyük burjuvazi de farkında. O nedenle RTE tarafından kendisine “biat etme” karşılığında sunulan kriz yönetimi programına, başka çareler olduğu sürece icabet etmek istemiyor. Üstelik hem içeride hem de dışarıda Kürtlere yönelik savaşın harekete geçireceği belalı dinamiklerin yaratabileceği zincirleme felâketler konusunda hayli endişeli. Bu gidişata, Suriye’deki savaşın Türkiye’de yol açabileceği toplumsal, politik, demografik, dinî, mezhebi vb. sorunların da eklenmesiyle ortaya çıkabilecek muhtemel durumdan endişe ediyor.

Ancak burjuvazi, “proleter olmayan her hükümetin nihayetinde kendisine hizmet etmek zorunda” olduğu bilgisiyle idare edebilir. Bu durumda asıl endişe etmesi gerekenler işçi ve emekçilerdir. Bir savaşın ve bu savaş üzerinden kurulacak bir başkanlık rejiminin, Türk ve Kürt emekçilerine karşı bir baskı ve iç savaş rejiminden başka bir şey olmayacağı çok açık.

Ancak her türlü iç ve dış savaş dinamiğinin böylesine iç içe geçtiği, iktidarın “ya başkanlık ya ölüm!” şiarıyla her şeyi yakıp yıkmaya, şehirleri tank ve toplarla hâk ile yeksan etmeye başladığı bir dönemde, ne ABD ve Rusya’ya, ne diplomasinin inceliklerine ve uluslararası güç dengelerine, ne AKP içindeki “âkil” zatlara, ne de TÜSİAD’ın demokrasi çağrılarına güvenebiliriz. İş başa düşüyor ve unutmayalım, her şeye rağmen çoğunluk olan biziz. İnanmayan hem dünyada, hem de Türkiye’de gelir ve servet dağılımı istatistiklerine bakar; bunların toplumsal ve siyasal olarak “otomatik” sonuçları olmasa da. Zaten devrimci sosyalizm neden var ki…