Ön seçim sürecinin bize gösterdiklerinden en önemlisi ile başlayalım: Amerikan kapitalizmi çok güçlü ancak bu kapitalizmin çelişkileri daha da güçlü. ABD olağan zamanlardan geçmiyor. Toplumun üzerinde salınan bir giyotin geçmişi gelecekten koparıp atıyor. 1929 buhranının iç çekişlerinin yankısını hissediyoruz. Yaşam standartları trajik bir biçimde düşen ortalama Amerikalılar, artık bir rutin hâlini almış olan geleneksel siyasi argümanlara sırtlarını çeviriyorlar.

Trump da Sanders da, kitlelerin parçalanmış psikolojilerini, yalnızlığa ve sefalete gömülmüş yaşamlarını, çöküşe geçmiş bireysel hayatlarını ve yok olmaya yüz tutmuş refahlarını şimdilik iki partili antidemokratik seçim paradigmasının içerisine hapsedebilmeyi başardı. Ancak sürecin patlamalı karakteri, son derece katı ve aristokratik temellerle sağlamlaştırılmış bu iki partili kısır siyasi döngünün kırılabileceğini gösteriyor. Birleşik Devletler ekonomisinin mevsimlerden kış ayının başında olması da bu ilişkiyi güçlendiriyor.

Trump neden başarılı oluyor?

Cumhuriyetçi Parti’nin (CP) Trump’ı yetiştiren ve onun güçlenmesini sağlayan siyasal atmosferi, kendisinin toprak sahibi taraftarı ırkçı Güneyli kökenlerinde aranabilir. Ronald Reagan, Ağustos 1980’de Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olarak kamu önündeki ilk kampanya konuşmasını, 1964’te üç insan hakları çalışanının katledildiği Philadelphia, Mississippi’de yapmamış mıydı? Mitt Romney de dahil Cumhuriyetçi Parti’nin bütün ileri gelenleri istedikleri kadar Trump’ı yerden yere vursunlar, ne var ki Doktor Frankestein söz konusu olduğu zaman o sadece canavar yaratmasını bilir.

Bütün CP adayları söylemlerini ırkçı argümanlarla temellendiriyor. O halde Trump neden bu tablo içerisinde öne çıkıyor? Trump, yaşamsal kaygılara politik olarak kayıtsız kalmış Beyaz Saray’ın ve tekellerin dışladığı, hor gördüğü, ihmal ettiği ve küçümsediği milyonlarca Amerikalının iç çekişini ensesinde hissederek, kampanya mesajını doğrudan doğruya bu öfkeli kalabalığı düşünerek bina etti. Trump diğer sağcı demagoglardan farklı olarak ABD’nin başarısız bir ülke olduğunu ancak kendisinin bir elinde kılıç diğer elinde İncil’le Amerikan ulusunu yeniden muhteşem yapacağını söylüyor. İşte onun art arda kazanmasının arkasındaki sır: Ekonomik gerilemeyi kabullenmek ve bunu kanla, demirle ve haçla düzelteceğine söz vermek.

Los Angeles Times gazetesi Trump’ın seçmen kitlesi üzerine şöyle yazmıştı: “Eyaletlerin ön seçim yoklama verileri, Trump’ın çoğu destekçisinin mali açıdan yetersiz kalmaktan yakındığını doğruluyor. Trump’ın seçmenlerinin çoğunluğu, iş olanaklarını kısıtlayacak şekilde, eğitimlerine lisede son vermişler.

Trump’ın kampanyasının omurgası olan Beyaz Amerikalıların senelik ücretleri 32.089 doları geçmeyerek 2005 senesindeki tutarın altında kalıyor. CP’nin güçlü bir geleneği olan Güney eyaletlerinde son senelerde imalat sektöründe kitlesel iş kayıpları yaşandı. Trump’ın rahatlıkla kazandığı Güney Carolina eyaletine bakalım. Bu eyalette son senelerde art arda kapanan tekstil atölyelerinin yerini otomobil imalat tesisleri aldı. 2006’da bu eyalette kişi başına düşen milli gelir 50.484 dolardı. Bugün ise 44.929 doları geçmiyor. Yine Süper Salı’da Trump’ın önde çıktığı bir eyaletin, Tennessee’nin gelir durumuna bakalım. Verilere göre, enflasyona göre düzeltilmiş haliyle 1999’da senelik ücret 51.910 dolardı. Bugünkü ortalama gelir ise 43.716 dolarla sınırlı.

Muhafazakar beyaz aileleri kurtuluş özlemleriyle dolduran bu çöküşün karşısında, hangi Cumhuriyetçi aday ulusun kurtarıcısı rolüyle öne çıkabilir? Kurduğu inşaat ve mali imparatorluğu dört defa iflasın eşiğinden döndürmüş, ekonomik enkazlardan gökdelenler inşa etmiş ve bal porsuğu gibi her öldüğünde yeniden dirilmeyi başarmış Donald Trump’tan başka kim olabilir bu? Trump, Amerika’nın başarısız olduğunu kabul ederek ve her defasında küllerinden yeniden doğmayı başararak, ABD’yi bir kere daha “altın yıllara” götürecek olan geminin kaptanı olarak kendi hikayesini pazarlıyor, eğitimsiz ve yoksul beyaz kitlelerin gözünde gerçek bir alternatif olarak yer alıyor. Amerikan solunun kimlikçi bir siyaset gütmesi ve tıpkı Türk solunun Sünni işçilere “gerici” ve “cahil” sıfatlarıyla yaklaşması gibi Amerikan solunun varoşlardaki geleneksel yoksul beyaz ailelere bu sıfatlarla yaklaşmaya devam ediyor olması da, Trump’ın değirmenine su taşıyor.

İngiltere işçi sınıfı hareketinin dersleri ve ABD’nin bugünü

Tarihe baktığımızda farklı ülkelerin işçi sınıflarının farklı gelişim ve tecrübe evrelerinden geçtiğini görürüz. Sendika ve parti ilişkisi, ekonomik çıkarların korunmasından politik eyleme geçiş sıçramalı ve zikzaklı bir hat izler. Almanya, Avusturya ve Rusya gibi ülkelerde 2. Enternasyonal’in sosyal-demokrat partileri sendikaların kuruluşunu gerçekleştirmiş ve ardından onlara rehberlik etmiştir. Fransa ve İspanya gibi örneklerde ise partiler ve sendikalar birbirlerine paralel olarak ortaya çıkmışlar ve bağımsız bir şekilde gelişmişlerdir. İngiltere örneği ise özel bir yere sahiptir.

İngiltere, Fransız Devrimi’nden dâhi önce, 18. yüzyılda, Sanayi Devrimi olarak adlandırılan süreç içerisinde sendikalar kurmaya başladı. Almanya ve Avusturya örneklerine karşıt olarak, sendikaların kuruluşundan ancak yüz sene sonra birleşik ve bağımsız işçi partileri kurulmaya başlandı. İngiliz sendikaları politik partiye evrilme yönünde yoğun bir basınç hissetmişti.

Troçki bunun nedenini, İngiltere’nin dünya pazarı üzerindeki tekelci hâkimiyetini kaybetmesiyle açıklar. 1880’lerde ABD ve Almanya ile rekabete giren ve sömürgelerini kaybetmeye başlayan Britanya adası, işçi sınıfının kaymak tabakasına, aristokrasisine elde ettiği muazzam artı-değerlerden kırıntılar verememeye başlayınca ve İngiliz proletaryası görece özel pozisyonunu kaybedince, sendikalar ekonomik mücadele aygıtları olarak refah durumunu iyileştirebilme yetilerini kaybetmişlerdi. Sendikalar kendilerini politik eyleme itilirken, burjuva devleti hedef alan bir siyasal programı benimsemek zorunda kalırken buldular.

ABD’de sendikaların kuruluşu manifaktür üretimin egemen olduğu zaman dilimlerine rastlar. 1929 krizi belirli bir katalizör görevi üstlenmiş ve CIO benzeri mücadeleci sendikaları doğurmuştur. Troçki 1938 senesinde Sosyalist İşçi Partisi (SWP) ile girdiği tartışmada bağımsız bir işçi partisi sloganının parti tarafından benimsenmesini, İngiltere’de yaşanan gelişimin ABD’de çok daha kısa bir süre içerisinde sıçramalarla yaşanacağını söyler. “İşçilere bu partinin ne olması gerektiğini göstermeliyiz: bağımsız bir parti, ne Roosevelt ne de LaFolette için, işçilerin kendisi için bir aygıt.” der bir röportajında.[1]

İngiltere dünya pazarını kontrol eden monopollerinin ve kartellerinin eski güçlerini yitirmesiyle, sendikalarının politik bir çatı altında birleştiğine tanıklık etmişti. Bugün sıranın ABD’ye geldiğini iddia edebilir miyiz? Doğrudan doğruya bir benzerlik kurmak ve İngiliz işçi sınıfının attığı her adımın ABD emekçileri tarafından elde bir büyüteçle izleneceğini söylemek hatalı olur. Ancak, askeri ve ekonomik alandaki egemenliği hâla tartışmasız bir gerçek dâhi olsa, ABD’nin 2. Dünya Savaşı’nın ardından oturduğu tahtın sarsılma emareleri gösterdiği açık. Birleşik Devletler ne Avrupa’yı, ne Japonya’yı ne de Çin’i istediği bağımlı konuma çekemedi. Ortadoğu’da ve Latin Amerika’da yaşadığı askeri kriz ve kendi içerisinde faturasını ödemekte hâlâ zorlandığı ekonomik kriz, ABD’nin güç kaybının en açık göstergelerinden. Bu seçimlerde öne çıkan adayların kendisi bile, Beyaz Saray’ın içerisine düştüğü derin buhrana işaret ediyor. Sanders kampanyası bir fenomen olarak, sendikaların temsil ettiği savunmacı pozisyonların artık kitlelere yetersiz geldiğine, milyonlarca hayatı refaha kavuşturacak siyasal programlara ve eylemlere duyulan inancın geniş kesimlere yayıldığına işaret ediyor.

Trump’ın ABD kapitalizminin pro-faşist bir ileri keşif kolu olarak ön seçimlerden birincilikle çıkmaya devam etmesi ve Sanders’ın da işçilerin en yakıcı toplumsal özlemlerini Goldman Sachs benzeri Wall Street bankalarının politbürosu gibi çalışan Demokratik Parti içerisinde ifade etmeye çalışması, sendikal koordinasyonları oluşturup, yerellere hapsolan sınıflar mücadelelerini birleştirecek, iki partili antidemokratik seçim paradigmasını işçiler, siyahlar ve kadınlar lehine parçalayacak, ücret artışı ve sosyal haklar için savaşacak, askeri müdahalelere, ekonomik ambargolara ve diplomatik ültimatomlara cepheden karşı çıkacak geniş bir işçi partisine duyulan ihtiyaca işaret ediyor.

Birleşik Devletler kapitalizmi, sosyal hoşnutsuzluklardan ve ekonomik taleplerden politik eyleme sıçrayan süreci, Demokratik Parti’nin (DP) belirlediği sistem içi burjuva demokratik mevzilerle sınırlamayı (şimdilik!) başardı. Ancak bunu yaparak, kitlelerin DP ile olan tecrübelerini tüketecek olmaları riskini de göze aldı. Bu riskin en açık ve somut sonuçları, parlamentoda sesini bulamayacak olan milyonlarca Amerikalının sistem dışı alternatiflere yönelebilecek olması, meclisin sınıfsal basınçları soğurma aracı olarak işlemez duruma gelebilecek olması ve iki partili geleneksel yapının dışarısında konumlanan geniş emek platformlarının oluşabilecek olması olabilir. İlerde süreç hangi olasılıkları öne çıkarırsa çıkarsın, Sanders kampanyası pozitif anlamda ABD işçi sınıfı için zalim bir öğretmen görevi görecek.

Wall Street’te şubeleri olan büyük aileler ücretleri düşürüp mesai saatlerini arttırmak, işten atmaları yasalarla korumak, sendikaların belini kırmak ve seferberliklerin federal bir suç olarak görülmesini sağlamak isterken, son derece aristokratik temellerle inşa edilmiş seçim paradigmasının iki kapitalist partisinden “demokrat” sıfatıyla anılanı, iktisadi gücü tekelinde toplayan Birleşik Devletler finans kapitalinin talepleri ile arasındaki açıyı ne derece genişletebilir? Sanders, samimi olsun veya olmasın kendi niyetlerinden bağımsız olarak, bu somut ilişkinin acımasız yaptırımlarına maruz kalacak. Çok açık bir gerçek var: Kapitalizm reformlarla ne kadar yıkılabilirse, Demokratik Parti de reformlarla o oranda değişebilir.

Sanders’ın kampanyası ve Engels’in dediği

ABD’de finans kapitalden bağımsız ve sendikaların üzerinde yükselecek olan bir emek platformuna duyulan ihtiyaç elbette yeni bir olgu değil. Kıtada işçi hareketi neredeyse doğar doğmaz, Engels bu ihtiyacı birçok kez, Amerikalı sosyalistlerle gerçekleştirdiği yazışmalarda vurgulamıştı. Kendisi 29 Kasım 1886’da şöyle yazar: “Harekete yeni katılan her ülkede tayin edici ilk adım daima işçilerin bağımsız bir siyasal parti olarak örgütlenmesidir. Bunun nasıl gerçekleştiği, bu parti ayrıksı bir işçi sınıfı partisi olduğu müddetçe önemli değildir. (…) Kitlelerin gelişmek için zaman ve şansı olmalı. Böyle bir şansa da ancak kendi hareketleri mevcut olduğunda sahip olurlar. Bu hareketin formu önemli değildir, yeter ki bu, kendi hatalarından öğrenip, deneyim kazanıp ilerleyebilecekleri onların bizzat kendi hareketi olsun.

Sanders, üretim ve bölüşüm ilişkilerinin reformist kanallar aracılığıyla antikapitalist bir dönüşüme tabi tutulabileceğini savunarak, ABD proletaryasının demokratik önyargılarını güçlendiriyor. Ancak bunun yanı sıra Sanders fenomenine hayat veren dinamikleri gözlemlemek de önemli. Amerikan siyasetinin geleneksel ölçütleriyle kafa kafaya zıtlaşan Sanders’ın kampanyası ve programı, yığınların harekete geçtiklerini, 2008 ekonomik krizinin tarihte eşine az rastlanır derecede bir sosyal hoşnutsuzluk ve sorgulama yarattığını, “rüya” olarak anılan Amerikan yaşam standartlarının 20. yüzyılın karanlığında kaybolduğunu gösteriyor. Engels 16 Eylül 1886’da şunları yazıyordu: “İnsanlar kendi çıkarlarının bilincine ancak çam üstüne çam devirerek, tökezleyerek varabilirler. Bu işçiler için de geçerlidir. Sendikaların, sosyalistlerin, Emek Şövalyeleri’nin müsebbibi olduğu karmaşa daha bir müddet devam edecek ve işçiler ancak kendi hataları aracılığıyla öğreneceklerdir. Ancak önemli olan, kitlelerin harekete geçmiş olmalarıdır, ilerlemekte olmalarıdır, büyünün bozulmuş olmasıdır.

Bugün ABD’de devrimci sosyalist bir hareketin doğum ve gelişim kıstası, Sanders kampanyasının tabanını oluşturan dinamik işçilerin ve kadınların sosyal mücadeleler alanında gösterdiği rehberlikle belirleniyor. Bu taban şimdilik devrimci Marksist bir programın öncülüğünde hareket etmiyor ancak sınıfsal konumlarından kaynaklanan reflekslerle siyaset arenasına, kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilmek için ani ve radikal çıkışlar yapıyorlar. Engels, konuyla ilgili olarak 28 Aralık 1886’da şöyle yazmıştı: “Hareketin teorik bakımdan mükemmel derecede doğru bir çizgiden başlayıp ilerlemesinden ziyade, yayılması, uyum içerisinde gelişmesi, bütün Amerikan proletaryasını kapsayıp onun içinde kökleşmesi daha önemlidir. (…)Teorik berraklığın ‘durch Schadenklugwerden’den [kendi yanlışlarından öğrenmek] başka etkili yolu yoktur. Bütün bir sınıf için, özellikle de Amerikalılar gibi pratik bir ulus söz konusu olduğunda, bundan başka yol yoktur. Önemli olan, işçi sınıfının bir sınıf olarak hareket etmeye başlamasıdır.

28 Aralık 1886 tarihli mektubunda ise, yine konuyla ilgili olarak şunları yazacaktır: “Her şeyden önemlisi, harekete kendisini pekiştirecek zamanı tanıyın. Başlangıç aşamasında insanların gırtlağına henüz tam olarak sindiremeyecekleri, ancak kısa zamanda mükemmel bir biçimde anlayacakları şeyleri boca etmek yanlışına düşmeyin. Gelecek Kasım ayında samimi bir işçi sınıfı partisinin bir ya da iki milyon oyu, doktriner anlamda mükemmel bir platformun edineceği yüz bin oydan kesin olarak daha iyidir.

Bugün ABD işçi sınıfı, egemen sınıfın düşman ama kardeş olan çeşitli fraksiyonları tarafından oluşturulmuş geleneksel siyasal partilerden bağımsız ve onlara karşı, ayrı bir politik aygıtı inşa etmeye gereksinim duyuyor. ABD siyasal literatüründe kendisine “orta sınıf” denilerek zihinsel bir yanılgıya düşürülen proletaryanın, bankaların ve Beyaz Saray’ın karşısında kendisini ayrı bir sınıf olarak hissetmesi ve bu hissi devrimci ifadelerle dışa vurması için, Demokratik Parti’nin içerisinden çıkan sol kanat adaylara değil bağımsız bir işçi partisine ve sendikalara ihtiyaç var. İçerisinden geçmekte olduğumuz sürecin gösterdiklerinden birisi de, bu ihtiyacın her Amerikalı işçinin içerisinde bir içgüdü olarak doğmayı başlıyor olması. 10 Kasım 1894’te Engels’in yazdığı gibi: “Buradaki hareket sizinkinden kısmen daha ileride olsa da Amerika’dakine benziyor hâlâ. Emekçilerin iki resmi parti dışında ve karşısında kendi partilerini oluşturmaları gerektiği yönündeki kitlesel içgüdü giderek güç kazanıyor.

İngiltere ile ABD işçi hareketinin kıyaslandığı 1 Ocak 1895 tarihli başka bir mektupta ise şöyle yazar: “Buradaki sorunlar sizinkilerle hemen hemen aynı. Sosyalist içgüdü kitleler arasında giderek güç kazanıyor. Ancak bu içgüdüsel izlenimleri açık talep ve fikirlere tercüme etmek zamanı geldiğinde insanlar hemen anlaşmazlığa düşüyor. Kimileri Sosyal Demokrat Federasyon’a kimileriyse Bağımsız İşçi Partisi’ne yöneliyor, bazılarıysa sendika örgütlenmesinin ötesine gidemiyor. Kısacası sektten başka hiçbir şey yok; parti yok.

Son olarak, bugün ABD’de, mevcut durumun katalizör işlevi görmesiyle daha da yakıcı hale gelen ve Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nun ABD baskısına yazdığı önsözde de vurguladığı o yaşamsal görevden bahsedelim: “Birbirinden bağımsız yapıların tek bir ulusal emek ordusunda birleşmeleri, (bu geçici platform ne kadar yetersiz olsa da yeter ki gerçek bir emekçi sınıfı platformu olsun) Amerika’da atılması gereken bir sonraki büyük adım budur.

[1]
[1] Troçki ABD’nin İngiltere benzeri bir gelişim seyri izleyeceğini, hatta bunu eşitsiz bileşik bir biçimde tarihsel olarak daha kısa bir zaman diliminde yaşayacağını söylemiş olsa bile, bağımsız bir işçi partisinin ortaya çıkma olasılığının mutlak bir zorunluluk olmadığının da altını çizmiştir. Sadece nesnel durumun bu slogana müsait olduğunu ve Amerikan partisinin bu sloganla mücadeleci işçilerin en iyi unsurlarını kendi programına kazanabileceğini söylemiştir. Bunun dışında ABD’de bağımsız işçi partileri kurulması denenmiştir ancak Troçki’nin önerdiği devrimci program benimsenmeyerek ölü doğan projeler hâline dönüşmüşlerdir. Misal, 7 Kasım 1944 seçimlerinde, geleneksel iki parti haricinde yarışan partiler de vardı. Bunlardan birisi Sosyalist Emek Partisi, değeri ise Sosyalist Parti’ydi. Sosyalist Emek Partisi seneler boyunca kullandığı “kapitalizm yok edilmeli” sloganı ile seçimlere katılmıştı. Propagandist bir sekterlikle bezenmiş bu parti, “kapitalizmin koşulsuz teslimiyeti” için yıllar boyunca kendi gazetesinden ültimatomlar verdi. Programlarında işçilerin sendikalar içerisinden gündelik talepler için mücadele etmelerini vakit kaybı olarak nitelediler ve “tarihsel olmayan” mücadelelere sırtlarını çevirdiler. Ne var ki, tarihin garip bir cilvesiyle (ya da diyalektiğin, bütün o radikal söylemlerin arkasına saklanmış olan oportünizmi açığa çıkaran gücüyle) 1944 seçimleri için oluşturdukları platformdan şu açıklamayı yaptılar: “Birleşik Devletler anayasası kendi değişikliğini sağlıyor. Böylece anayasa, devrimi tanıyor ve yasal hâle getiriyor. İşçi sınıfı, çoğunluk hükümeti kendi avucunda tutuyor. Buna göre biz, devrimci değişimin, oy pusulasının barışçıl ve medeni anlamından etkileneceğini öneriyoruz.” Sosyalist Parti ise aday olarak Norman Thomas’ı göstermişti. Sloganı, tıpkı Sanders gibi “demokratik sosyalizm”di. SP kafası karışık, yarı-pasifist ve emperyalist savaşa karşı net bir karşı duruşu olmayan, güçlü bir alternatif haline dönüşemeyecek olan bir partiydi.

image_pdfimage_print