ar | en | es | fr | tr

Deli mi?

Bence değil. Her ne kadar kimileri, uzmanlar tarafından muayene edilmesi gerektiğini söylese de veya parlamento kürsüsünden bazı dokundurmalar yapılsa da deli falan değil. Evet, sinirleri bozuk, ancak hangimizin değil ki. Elbette onun sinirleri, bulunduğu mevki ve makamın yüceliği ve ezeli-ebedi en büyük “mağdur” olması nedeniyle hepimizden daha bozuk, bu normal. Onca “nankörlük” ve düşmanlık bize yönelse ve onca hırs bizde olsa kim bilir neler yapardık.

Deli falan değil, üstelik çok da kurnaz ve akıllı. Ancak bu “nalıncı keseri” misali sadece kendine yontan, tek yönlü, tek boyutlu bir akıl. Öyle ki, tamamen iktidar sorununa kilitlenmiş. Zaten mesele de burada. Evet, bildiğimiz delilikle karıştırmamak lazım, bu tam bir “iktidar çılgınlığı.” Geri dönülemez bir yola girilmesiyle birlikte, bir dizi duygu, fikir, amaç, suç, çıkar ve hayalin karışımından oluşan patlayıcı bir ruh hali…

Her türlü eleştiri ve suçlamanın, aynı övgüler gibi, tek bir kişinin şahsında toplandığına bakmayın. Bu tür “karizmatik” şahsiyetler, hiçbir zaman sadece kendilerini temsil etmezler. Yoksa bu kadar “büyümeleri” mümkün olamaz. Onlar temelde devasa toplumsal ve politik çıkarları temsil ederler. Ancak sıradan şahsiyetlerden farkları, her ne kadar sonuç itibariyle o çıkarlara hizmet etmek zorunda olsalar da basit bir araç veya piyon konumunda olmamalarıdır. Aksine ellerindeki güçle söz konusu çıkarları denetleyebilir, dengelerle oynayabilir, kararlarıyla bazen önemli yön değişikliklerine neden olabilirler.

Kişinin tarihteki rolü

Her şeyin ekonomik, sosyal, sınıfsal temelleri olsa da tarihte kişilerin de önemli bir rolü vardır. Marksist diyalektik, kaba maddi belirlenimleri reddeder. Troçki’nin de dediği gibi, “Tarih bir sınıf mücadelesi sürecidir, ancak sınıflar tüm ağırlıklarını otomatik olarak kendiliğinden koymazlar. Sınıfların mücadele süreci içinde yarattıkları çeşitli organlar, önemli ve bağımsız bir rol oynadığı gibi, bozulmalara da uğrar. Bu tarihte kişilerin oynadığı rolün temelini de oluşturur. Hitler’in otokratik yönetiminin elbette büyük nesnel nedenleri vardır. Ama Hitler’in oynadığı muazzam tarihi rolü günümüzde ancak kalın kafalı bilgiçler yadsıyabilir(…) Savaşın kritik anlarında başkomutanlığın rolü ne denli belirleyiciyse, tarihi dönüm noktalarının kritik anlarında siyasal önderlik de o denli belirleyici bir etken haline gelebilir. Tarih otomatik bir süreç değildir…”

Ancak lider, çeşitli toplumsal kesimlerin beklentilerinin büyüklüğü, kendisine duyulan ihtiyaç, başardığı işlerin ve yarattığı sonuçların “derinliği” oranında giderek vazgeçilmez ve “alternatifsiz” bir hal alır. Etrafını çevirenlerin “küçüklüğü” ve sıradınlığı onu kendi gözünde daha da büyütür. Bu marazî “büyüklüğün” çeşitli dalkavukluk gösterileri eşliğinde “her şeyi” kaplamaya başladığı noktada bir “büyüklük çılgınlığı” başlar. Eşitler tasfiye edilir. Dengeler ortadan kalkar. Aradaki “şeyler” flulaşır. Artık sadece o ve giderek kendi tanımladığı bir soyutlamaya dönüşmüş “milleti” vardır. Her şey onun şahsında vücut bulur ve ona aittir. Devlet odur; onu yıkmaya çalışmak devleti yıkmaya çalışmakla eşdeğerdir. Ona düşmanlık “millete düşmanlıktır!” Doğruya ve yanlışa, milliye ve gayrı milliye o karar verir! İktidar, her ne kadar çok iyi bilinen toplumsal-sınıfsal temel, çelişki ve çıkarlara dayansa da politik olarak şahsileşir. Bu aynı zamanda başarısızlıkları örtmenin de uygun bir yoludur. Mesela D. Guerin’e göre faşizm dönemindeki İtalya ve Almanya’da iktidar partilerinin vurucu gücünü ve tabanını oluşturan “avam takımı tasfiye edildikçe ve parti ikinci plana itildikçe, “Üstün İnsan”ı, arkasındaki faşist devletin gerçek niteliğini (büyük sermayenin hizmetinde bir askeri-polisiye diktatörlük oluşunu) örtbas etmek için daha da pohpohlamak gerekmiştir… Gerçekten de İtalya’da faşist partinin diktatörlüğünün yerini Duçe’nin şahsi diktatörlüğü alır.” Almanya’da da aynı süreç yaşanır.

Tanrısal yalnızlık..!

Elbette burjuvazinin bütün diktatörlükleri “faşizm” değildir. Ancak liderlerin “büyüklük çılgınlığı”, uygun şartlar altında, bütün burjuva diktatörlüklerinde (ve elbette, “komünizm” kılığına girmiş bürokratik diktatörlüklerde de) benzer süreçlerin sonucu olarak ortaya çıkar. Görevleri sadece liderin duymak istediği sözleri söylemek olan “iki büklüm yalakaların” çoğalması şefi daha da “büyütürken” giderek yalnızlaştırır. Yalnızlık, tanrısal bir hazla birlikte dört bir yanın düşmanla çevrili olduğu hissini ve şüphesini güçlendirirken aynı zamanda liderin sadece kendi sesini duyabilir hale gelmesine ve dünyanın o olmadan dönemeyeceği duygusuna kapılmasına yol açar.

Lider, kitleleri sürüklemek amacıyla düzenlenmiş kitle iletişimi ve imaj numaralarına, büyük yalanlara ve de kendi büyüklüğüne kendisinin de inanmaya başladığı noktada içinden çıkılmaz bir “tuzağa” düşer. Ve vakti zamanında Marx’ın, Louis Bonaparte (Üçüncü Napolyon) için dediği gibi, kendi de kral rolünü ciddiye aldığında kendi dünya görüşünün kurbanına dönüşerek, dünya tarihini bir komedi değil de kendi komedisini dünya tarihi sayan biri haline gelir…

Bir belanın doğuşu..!

Bu durum, kendisinden bir zorunluluk neticesinde de olsa epeyce yararlanan egemen sınıf ve onun bir takım temsilcilerini giderek huzursuz etmeye başlar. Çünkü her kazancın bir bedeli vardır ve bazen tek bir kişiye ödenmesi gereken bedel, hele ki o kişi zıvanadan çıkmaya başlamışsa, giderek ağırlaşır. Artık çekilmez hale gelen “önderin” varlığı giderek tehlikeli bir hal alır, “astarı yüzünden pahalı” bir hale gelir! Genelde iktidarların ömrü, ona duyulan gönüllü veya zorunlu ihtiyaçtan daha uzun sürer. Elinde bunca güç toplamış ve bu gücün odağına dönüşmüş liderler öyle git deyince gitmezler. Üstelik, yerlerini dolduracak, kabul edilebilir bir aday bulunamadığı sürece egemen sınıf iktidar boşluğunu göze alamaz. Ayrıca böyle konularda hiç şakası olmayan liderden korkmaktadır da. Bu nedenle katlanmaya devam eder. Bu arada frenleri patlayıp kontrolden çıkmış olan “araç” bir süre daha kendi hızıyla yokuş aşağı yol alır. Bir “duvara” çarpmadan önce, önüne gelen her şeye hasar vererek ilerler nihayetinde şu veya bu şekilde durmak zorunda kalır. Daha sonrası, oluşan hasara ve gidişatın kimler tarafından durdurulduğuna ve durduruluş biçimine göre şekillenir…

Yok öyle..!

Kim ne derse desin, bence deli değil. Hitler de, Mussolini de, diğerleri de deli falan değildi. Sadece hizmetinde oldukları sınıfın tarihsel, toplumsal ihtiyaçlarına uygun işler yaptılar, ancak elbette siyasal olarak kendi usulleri ve yöntemleriyle. Müthiş demagogdular ve toplumsal karşılıkları vardı. İstisnasız hepsi işçi sınıfı ve emek düşmanıydı. Devri saltanatlarında sermaye görülmemiş kârlara, verimliliklere ulaştı, çok kazandı.

Öyle geçmişte olduğu gibi Boğaz’daki işveren yalılarında, Kalender Ordu Evlerinde, çalışma ve sendika yasaları hazırlanırken topluca “kahkahalar” atıp da yıllar sonra Kenan Evren’in ve 12 Eylül diktatörlüğünün ardından konuşmak yok! Kapitalizmin suçlarını örtmek amacıyla birilerini “deli” ilan edip topluca yırtamazsınız. Kendi iflah olmaz çelişkilerinizin sonucu olarak her türlü barbarlık, savaş ve despotluk doğrudan sizin eserinizdir. Ne Hitler deliydi, ne de ötekiler… Maşallah hepiniz cin gibisiniz!

Hakkı Yükselen
Sıradaki

İlgili Haberler