Mayıs 2014 tarihli İşçi Cephesi’nde yayımlanan “Bir Nevi İç Savaş Rejimine” başlıklı yazıda başkanlık rejiminin bir “iç savaş rejimi” olacağını belirtmiştik. Bugün, sadece “iç savaş” mevzuuna değinip bir dış savaş ihtimaline değinmediğimiz için epeyce iyimser olduğumuz söylenebilir! Evet, süreç devam ediyor; üstelik pek çoklarına göre “dönüşü olmayan” bir yere doğru. En azından bu gidişin hayırla neticelenmeyeceğine ilişkin yaygın bir kanı var; sadece bildik muhaliflerin kafasında değil, “Bu adam hepimizi yakacak!” endişesini giderek daha fazla duyan açık-örtülü AKP muhalefeti içinde de…

Çok açık ki, şu anda tartışılan mesele “demokrasi içi” bir sistem değişikliğiyle, sınırlı değil. Hemen herkes, başkanlığa geçişin verili şartlarda bir rejim değişikliği anlamına geleceğinin farkında. Zaten başta RTE, bu konuda bastıranların amacı böyle bir rejim değişikliği. Bundan sonrasının, ne kadar zorlanırsa zorlansın geçmiş usullerle yürümeyeceğini, kazanımların korunamayacağını, her adımlarının bir yönetememe krizine dönüşeceğini biliyorlar. Sırtlarında öylesine bir suç yükü, ellerinin altında öylesine bir kirli çıkarlar ağı var ki, en ufak bir iktidar açığının, otorite boşluğunun, hatta 7 Haziran’da olduğu gibi bu yönde herhangi bir ihtimalin dahi kâbusa dönüşeceğinin farkındalar.

İşaretler, kanıtlar…

Tekrar edelim, verili koşullarda bu ülkede bir başkanlık rejimi, ancak bir iç savaş rejimi olarak var olabilir. Bu ne bir iftira, ne de geleceğe ilişkin iç karartıcı bir tahmin. Aksine süreç, böyle bir rejimin bütün işaretlerini, işaret ne kelime, kanıtlarını açıkça ortaya koyarak ilerliyor. Üstelik, iktidarın uyguladığı taktik, teknik ve politikalara bakıldığında bunun aynı zamanda bir terör rejimi olacağı çok açık. Tabii, bununla sınırlı değil; “hain” ve “iç düşman” ilan edilmiş muhaliflerle ezilen sınıfların hak ve özgürlüklerine karşı ağır baskı ve devlet terörünü ifade eden “iç savaş rejimi” kavramı, Türkiye somutunda bire bir anlamıyla bir iç savaş dinamiği ve potansiyeli de taşıyor. Bu ihtimalden söz ederken devlet güçleriyle PKK arasında süren ve şehirlerin topa tutulduğu savaş üzerinden bir abartma yapmıyoruz. Evet, halkı sindirmeye dönük bu askeri çatışmanın siyasi getirisi şimdilik hiç de fena değil. Bir başkanlık rejiminin gerekçelendirilmesinde, “dış tehlikelerle” birlikte büyük faydalar sağlıyor.

Ancak işlerin her daim kontrol altında tutulabileceğine dair bir garanti yok. Sürecin, başta 7-8 Ekim Kobani olayları olmak üzere pek çok irili ufaklı örneğini gördüğümüz bir sivil çatışmaya varma ihtimali büyük. Üstelik bu ihtimalin sadece Türk-Kürt kitlelerin çatışmasıyla sınırlı olmadığını; bir noktada, Saray ve karanlık ilişkileri eliyle harekete geçirilen İslamcı, faşist ve İslamcı faşist milliyetçi sokak güçlerinin, hatta iktidarın Suriye’de ahbap olduğu selefi cihatçıların, öyle Kürt Türk ayırt etmeden her türlü muhalefete karşı kullanılabileceğini, bunun da bir boyutuyla mezhep savaşına yol açabileceğini unutmayalım.

Verirsek kurtulur muyuz?

Sürecin bir noktada, düzenin kendi güvenlik supapları, denge mekanizmaları, çokça sözü edilen “aklı” ve de bazı “devlet adamları” sayesinde bir felakete yol açmadan “normale” döndürülme ihtimali var mı bilemeyiz. Ancak gidişatın gösterdiği gibi, epeyce zamandır, Türkiye için dahi anormal bir politika tarzı egemen durumda. Üstelik bu tarzın, sünepe bir muhalefetin de katkılarıyla bugüne kadar başarılı sonuçları vermesi ve memleketin gidiş istikameti, durumun vahametini artırıyor. “Reis”, doğrudan kendi eliyle yarattığı iç ve dış tehlike, çatışma ve belaları bahane ederek ve bunları sanki başkalarının elinden çıkmış gibi göstererek başkanlık rejiminin ne kadar gerekli olduğunu anlatıyor. 1 Kasım seçimleri bir terör kampanyasıyla kazanıldı. Bu politik taktik bugün de izleniyor. Toplum, eğer başkanlığa evet demezse başına neler gelebileceği tehdidiyle hizaya getirilmek isteniyor. Bu, “Ver, kurtul!” zorlaması olarak da görülebilir, ancak öyle değil. Gerçek durum, aslında tam bir “Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır!” politikasına işaret ediyor. Muradına eren “Reis”, başarının verdiği özgüven ve iç huzuruyla o ilk günlerdeki “gönül adamına” dönüşmeyecekse, verip de kurtulmak mümkün değil. Bu kadar zorluk ve meşakkatle, üstelik de epeyce kan dökerek elde edilmiş bir başarının istikbali kendi haline bırakılamaz. Aksine, bu başarının yarattığı düşmanlık yükü her daim uyanık olmayı, başarıyı mümkün kılan stratejinin ve savaş taktiklerinin geliştirilip mükemmelleştirilmesini gerektirir. “Gerilimle gelen, gerilimle yaşar” prensibi uyarınca toplum bu defa yasal ve anayasal bir çerçeveye oturtulmuş bir baskı ve güvenlik rejimine mahkûm edilir. Nitekim hazırlıklar bu yönde.

Tam teşekküllü bir polis devletine doğru…

Bir kısım Kürdü satın almanın yanı sıra Kürt bölgeleri için özel harekât karakollarını, kalekolları, yani daimi güvenlik bölgelerini de içeren “Birlik Huzur ve Demokrasi” planı hazırlığındaki hükümet, öte yandan 12 Eylül maddelerinden arındırılmış “demokratik” bir anayasanın da sözünü ediyor. Tabii, son Ankara katliamını öne sürerek yeni antiterör ve iç güvenlik önlemleriyle birlikte. Bu bağlamda askerin iç güvenlikte kullanılmasını içeren ve 2010’da yürürlükten kaldırılan EMASYA Protokolü’nün yeniden yasalaştırılması ve askerin eylemlerinden dolayı yargılanmasının Başbakanlık iznine bağlanması gündemde. Çalışmalara, Genelkurmay da katılıyor. Bu “güvenlik önlemleri” kapsamında bizzat RTE’nin talimatları doğrultusunda muhtarlar eliyle tüm topluma yayılmaya çalışılan muhbirleştirme kampanyası da yürüyor. Bir diğer gelişme de Cumhurbaşkanı’nın HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının bir an önce kaldırılması için parlamentoya yaptığı çağrı ve ardından kendince uygun olmayan hukuk kararlarını tanımayacağını alenen ilan etmesi.

Bütün bunlar, iktidarın yargı ve polis üzerindeki denetimi ve zaten son derece yaygın keyfi davranışlarla birlikte ele alındığında gidişatın tam teşekküllü bir “polis devleti” yönünde olduğu görülüyor. Bu nedenle son zamanlarda giderek sıkça işitmeye başladığımız “hainler, düşmanlar, gayrı milliler” ve “milli muhalefet” vb. söylemlerin bir tesadüf olmadığı çok açık. Çünkü hiçbir polis devleti ve iç savaş rejimi elinin altında “hainler, iç ve dış düşmanlar”, “gayrı milli muhalefet ve millet dışı unsurlar” olmadan yaşayamaz!

Başbakan’a güvenebilir miyiz..!

Gidişatın yönünü daha iyi kavrayabilmek için, yer yer çelişik görüntüler de veren unsurlarının anlaşılması gerekiyor. O halde kan revan içindeki haber bültenlerinin sonuna eklenen “yeni doğmuş panda yavrusu” haberlerine benzeyen “demokrasi” vaatleri veya Saray’a ters düşen bazı uygulamalar, yer yer AKP kaynaklı muhalefet haberleri, içeriden birilerinin RTE’nin başkanlık hedefine taş koymaya çalıştığı, parlamentoda AKP grubu içinde birilerinin aksi yönde oy kullanabileceği söylentileri ne anlama geliyor. Böyle bir “umut” var mı? Mesela onca gazın ve copun ardından, üstelik de RTE’nin doğrudan taraf olduğunu bile bile Davutoğlu’nun Cerattepe kararı; Can Dündar ve Erden Gül’ün tahliyeleri; ufak tefek başka şeyler, sahiden iyi bir şeylere mi işaret ediyor?

Evet, Başbakan ile “Reis” arasında bazı sürtüşmelerin, masa altı tekmeleşmelerin yaşandığı görülüyor. Başbakan muhtemelen sürdürülebilir bir yönetim şekli oluşturma ve Saray’ın sonuna kadar gerdiği ortamı bir nebze yumuşatma çabası içinde. Mesela hem muhalefeti, hem de Reis’i birlikte idare edebileceği, 12 Eylül eseri maddelerden arındırılmış ve bu arada dengelenmiş, sınırlandırılmış bir başkanlığı içeren “makul” bir anayasa için uzlaşma; Artvin’in yeni bir Gezi vakasına dönüşmemesi; Can Dündar ve Erdem Gül’ün tahliyeleriyle basın özgürlüğü konusunda artan dış baskı ve eleştirilerin etkisizleştirilmesi…

Yine muhtemeldir ki, RTE tarafından sürekli “torpillenme” tehdidi altındaki Başbakan, birtakım “demokratik” manevralarla üzerindeki Saray baskısını hiç olmazsa bir miktar azaltmaya çalışıyor. Aslında hiç de hevesli görünmediği başkanlık konusunu, sınırlı ve kabul edilebilir bir alana çekmek ve bir biçimde seçim kazanmış bir lider olarak üzerindeki gölgeden sıyrılıp “başbakan” olma derdinde. Bunu kısmen bir sadakat gösterisi, kısmen de bir bağımsızlık mücadelesi biçimindeki karma bir taktikle yapmaya çalışıyor. Ancak işi zor. Başkanlığın hem memleketin hem de kendi istikbali açısından ne anlama geleceğini gören muhalefetin bu işe kolayca yanaşmayacağı belli. Ayrıca ve belki de daha önemlisi RTE’nin, sınırlı yetkilerle gelip sonra bir darbeyle sınırsız iktidarı hedefleyen bir planı yoksa, böyle “dengelenmiş” yetkileri kabul etmesi imkânsız.

Kendisinin bir iktidar sınırlamasıyla işi olamaz. Bu nedenle de anayasa işini, öyle çok partili uzlaşmalarla falan değil, tepeden ve tek parti eliyle halletmenin, olmazsa yeni bir erken seçime gitmenin yollarını arıyor. Bu yöntemin Başbakan’ın üstü örtülü itirazlarına rağmen zorlanacağına, gerekirse (aslında başta Suriye olmak üzere pek çok konuda fiili ve resmi suç ortağı konumundaki) Davutoğlu’nun Saray tarafından tasfiye edileceğine ve yerine Binali Yıldırım’ın atanacağına dair söylentiler var. Böyle bir gelişmenin kısmen açığa çıkmış bir AKP içi muhalefeti daha da harlayıp harlamayacağını ve bunun politik sonuçlarını şimdiden kestirmek kolay değil. Üstelik RTE’nin gücü ve gerektiğinde şimdiki AKP’yi tasfiye edip yerine doğrudan kendi şahsına bağlı militan bir yapıyı koyacağı düşünüldüğünde savaşı kimin kazanacağı da çok açık. Kısacası, hayatta olduğu sürece, üstelik de kişisel dava haline getirdiği meseleler üzerinden RTE’yi engellemek zor; üstelik de bu derece dönülmez yollara girmişken…

Kışladan çıkan asker…

Toplumsal-politik şartlarda köklü bir değişiklik olmadığı sürece “demokrasi” ihtimali yok. Sadece RTE’nin varlığı ve hedefleri açısından değil, aynı zamanda Kürtlerle savaş ve hatta bir dış savaş ihtimali üzerinden şekillenen ve “terörü”, “dış tehlikeleri” bahane eden yasal veya yasa dışı baskı ve devlet terörü önlemlerinin yaratacağı nesnel durum açısından da.

Tarihsel kural, güvenlikçi politikaların esas olarak güvenlik bürokrasisini güçlendirip özerkleştirmesidir. Ordunun Kürt meselesinde sahada inisiyatifi ele geçirmeye başlamasının ardından yeni EMASYA’nın rolü de bu olacaktır. Asayiş ve iç güvenliği sağlamak amacıyla toplumsal olaylarda kullanılmak üzere kışladan çıkarılan askeri tekrar kışlaya sokmak kolay değildir. Sinemadaki “Bir sahnede görünen silah bir başka sahnede mutlaka patlar!” kuralı burada da geçerlidir: Sokağa çıkan asker er veya geç “bir şeyler” yapar; hele ki çok köklü bir “Bonapartizm” geleneğine sahipse! İşlerin çığırından çıkmaya başladığı bir noktada güvenlik bürokrasisi, yasal ve fiili yetkilerinin genişletilmesi, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması amacıyla taleplerde bulunur. Bütün baskı rejimleri, yasal zeminlerinin bir bölümünü, çıkmaza giren “demokrasinin” toplumsal olaylara karşı aldığı önlemlerde bulur. Sallantıya giren “demokratik” rejimler, ayakta kalabilmek için giderek dozunu artıran baskıya, yasaklara, askeri ve polisiye tedbirlere başvurur. Bir askeri rejim olarak “sıkıyönetim” giderek normal yönetimin yerini almaya başlar. Sonunda bir “yeni Türkiye” kurmak için girişilen “neo- bonapartizm” tecrübesi, bu işin yüzyıllık ustalarının devreye girmesiyle asıl sahiplerinin iktidarına dönüşür. Yani tam bir Türkiye klasiği! Tabii, bu defa, 2007’den farklı olarak, ABD-AB-NATO ve mali sermayenin, “istemem yan cebime koy” biçiminde de olsa desteği ve elbette “bir an önce demokrasiye dönülmesi” temennisiyle!

“Özgürlük işçilerle gelecek..!”

Dileriz böyle olmaz. Ancak böyle olursa, yeni rejim, siyasi İslamcılıkla işini kısa sürede bitirdikten sonra, asıl sınıfsal faaliyet alanına dönüp sermaye lehine icraatlara girişir; üstelik emeğin bütün direniş gücünü kırarak ve aman çıkmasın denilen bütün o malûm yasaları derhal çıkararak. Yani daha en başından işçi sınıfına düşman yeni bir baskı rejimiyle baş başa kalıveririz.

Nasıl ki AKP şeriatı getirmek ve milletin başını örtmek için gelmediyse, sonrakiler de bizi kurtarmak için gelmeyecektir. Bu konuda ne “AKP içi çatlaklara” ne birtakım “demokratik” manevralara, ne muhalefet liderlerinin “salı konuşmalarına” ne de “Batı kamuoyunun” Erdoğan karşıtlığına güvenebiliriz. Mücadeleyi lehimize çevirecek olan yalnızca emek güçlerinin birliği ve örgütlü mücadelesidir. Bu bir sınıf savaşıdır ve özgürlük işçilerle gelecektir…