Kemal Kılıçdaroğlu kısa bir süre önce hükümete terörle mücadelede “açık çek” vermekten söz etmişti. CHP Genel Başkanı ne dediğinin farkında mı, bilemeyiz, ancak hükümet, daha doğrusu Saray, bu “açık çeki” derhal gönlünce doldurmaya başladı bile! Cumhurbaşkanı “terörün” yeni ve çok daha kapsamlı bir tanımının yapılması gerektiğini söyledi. Bu içi her türlü terörle doldurulmuş “açık çeki” CHP’nin burnuna ne zaman dayarlar bilinmez, ama bu gidişle bunun çok uzun sürmeyeceğini tahmin edebiliriz. Gerçi Türkiye, bunlar gibisinin gelmediği yolundaki yaygın inanca rağmen, sadece bunların değil, öncekilerin devri saltanatlarında da kalem, sanat ve edebiyat, resim, heykel, sinema, tiyatro daha aklınıza ne gelirse her türlü araçla yürütülen “terör” faaliyetlerine alışıktır! En azından mesela “üniversite kürsülerinden gençleri kışkırtan yaşlı başlı hoca tipi” milli folklorumuzdaki mümtaz yerini alalı çok olmuştur! Her askeri rejimin yakalanacaklar listesinin birinci bölümünde “silahlı anarşist ve teröristler” varsa ikinci bölümünde mutlaka “kalemli anarşist ve teröristler” bulunurdu. Yani, şimdi pek hükmü kalmasa da, onca yılın liberal beklentilerine rağmen memlekette değişen pek bir şey bir şey yok!

Bütün baskı rejimlerinde rejime muhalefet etmek “terörizm”, muhalif de “teröristtir!” Aynı işgal dönemlerindeki direnişçiler gibi. Ancak bizim memlekette (elbette dünyadaki başka benzerleriyle birlikte) rejimin karakterinden olacak, “normal” hallerde de durum değişmez. Bu nedenle Emniyet Müdürlüğü Birinci Şube’nin (siyasi şube) adı yıllar önce “Terörle Mücadele Şubesi” olarak değiştirilmiştir. Bu şubenin görev alanının muhalif siyasi faaliyetler olduğu düşünüldüğünde, rejimin kendi (çok dar) ölçülerince meşru görmediği her türlü siyasi muhalefeti “terör” kapsamında gördüğü anlaşılır. Üstelik sadece basın “suçu” işlediği halde pek çok insan Terörle Mücadele Yasası’ndan yargılanıp hüküm giymiştir. Yani silah veya sağa sola ateş etme, bomba patlatma, savunmasız insanları yıldırma gibi şartlar yoktur. Bu işi eline silah almadan, sadece kalemle yapmak da mümkündür! Üstelik herhangi bir “terör örgütüne” üye olmak da gerekmez. Yani terör ve teröristliğin muhtelif yolları vardır… Netice itibariyle, zaten bayağı “lastikli” olan “terör” tanımı, Saray’ın emriyle ve de kurulmak istenen yeni rejimin ihtiyaçları doğrultusunda daha da genişletilmek istenmektedir.

Terörün halleri

Her “terör rejiminin” bahanesi “terörle mücadele”dir! Bu nedenle bazen birtakım resmi güçler “terörle mücadele” edebilmek için önce terör yaratmak zorundadırlar! Çünkü devlet eliyle yapılan, kışkırtılan veya göz yumulan terör, eğer karşıtlarını tamamen ezip tek taraflı bir hal almamışsa, karşı teröre, karşı terör de daha kapsamlı bir devlet terörüne yol açar. Terör, ihtiyaç hasıl olduğu dönemlerde devlet içi resmi ve gayri resmi güçler açısından yararlı bir araçtır. Kimin elinin kimin cebinde belli olduğu bilinmeyen (ama tahmin edilebilen) dönemlerde bu terörün toplumsal-politik sonuçları resmi-gayrı resmi kimi güçlerin hanesine kazanç olarak yazılır. Bütün “Terörle bir yere varılamaz!” hikâyelerine rağmen birileri terörle bir yerlere varılabileceğini bilir! Yaygın ve “kör” gibi görünse de aslında “hesaplı” terör, kitlelerin korkup paniğe kapılmasına neden olur. “Terör”ün kaynağının ve amacının bilinçli olarak belirsizleştirilmesi, adeta “gizemli” bir hal alması bu korku ve paniği büyütür. Korku ve paniğe kapılan kitleler önce baştakilerden medet umar. Ancak iktidarlar pek çok zaman, çeşitli derecelerde parmaklarının bulunduğu ve “kontrollü orman yangını” biçiminde götürebileceklerini sandıkları bu işleri yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Denetim ellerinden çıkar ve gönüllü veya zorunlu işbirliklerine girilen resmi ve/veya sivil müttefikler öne geçmeye başlar. Bu, işin iyice zıvanadan çıkmasına ve sivil kitlesel çatışmalara, kıyımlara hatta bazen Ruanda tipi soykırımlara bile yol açar.

Korkutulup paniğe uğratılmış kitleler, baştakilerin “huzur ve sükûnu” sağlayamayacağını anladıklarında başka “kurtarıcılar” aramaya başlarlar. “Güven, istikrar ve otorite” arayışı hak ve özgürlük talebinin önüne geçer. Pek çok askeri darbenin yolu böyle açılmıştır. Böylece baştakiler, hiç istemedikleri halde külfetini kendilerinin çektikleri işlerin nimetini başkalarının yemesini kabullenmek zorunda kalırlar.

Bazen de var olan hükümeti ve de rejimi değiştirme niyetindeki kimi “devletlû” güçler, devlet içindeki farklı iktidar odakları, çeşitli araçlarla yaygın bir terör ortamı yaratırlar. Amaç, baş ağrıtan toplumsal güçleri ezmek, bu işi kıvıramayan, üstelik daha da büyüten iktidarsız hükümeti götürmektir. Ancak hiç kimse kalkıp da “Ben egemen sınıfların önündeki engelleri kaldırmak ve ezilenleri daha da ezmek için diktatörlük kuracağım!” diyemeyeceği için, bu işe niyetlenenler “terörle mücadele” kisvesinin ardına saklanırlar.

12 Eylül örneği

Misal, 12 Eylül öncesi dönemin, “yaygın terör eylemleri!” Bu dönemde “terör” kapsamına girebilecek eylemlerin yüzde sekseni, öyle bilinmeyen “karanlık güçlerin” değil, devletin örtülü güvenlik örgütlerinin (Mesela meşhur “Kontrgerilla”) bazı sivil uzantıları ve faşistlerle birlikte tertipledikleri işlerdir. Asıl amaç bilinçli olarak yaratılan terör vasıtasıyla neoliberalizmin önündeki en büyük engel olan örgütlü işçi hareketini ve devrimci güçleri tasfiyedir. 1977’deki, zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı’nın önderliğindeki “Özel Harp” destekli darbenin final eylemi Taksim’deki kanlı 1 Mayıs’tır. Bu güçler bir dizi bombalı-silahlı terör eyleminin ve iktidara yürüyen Ecevit’e suikast hazırlığının ardından devlet içi bir anlaşmayla tasfiye edilmişlerdir. Ancak bilindiği üzere çoğu devlet kaynaklı terör eylemleri artarak devam etmiş ve 11 Eylül’de Ankara’da sabahtan akşama patlatılan bombaların ardından 12 Eylül sabahı iktidara el konulmuştur. Yeni rejimin asıl derdinin öyle “terör” falan değil, işçi sınıfının ve emekçi halkın mücadelesinin belini kırmak olduğu çok kısa bir sürede anlaşılmıştır…

“Silahlı adamlar”

Yukarıda sözünü ettiğimiz süreçler, bazı noktalarda ayrışsalar da çoğu zaman iç içelik gösterir. Sürece, silahlı muhalif güçlerin de katılmasıyla, zaten her zaman bir tarafında “terör” boyutu taşımış siyasi mücadeleler giderek daha da tehlikeli ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Böyle durumlar genelde, baştaki niyeti ne olursa olsun resmen iktidarı elinde tutanlar aleyhinde neticelenir. Genelde “Silahlı adamlar topluluğu” olarak devletin “asıl gücünü” oluşturan, asker ve polis, (güvenlik bürokrasisi!) diğer devletlû güçlerin desteği ve halkın “huzur” arayışı eşliğinde durumu kontrol altına alır. Üstelik gelinen noktada bu durum, yerli ve yabancı pek çok “demokrat” tarafından da, en kısa zamanda “normale” dönülmesi kaydıyla, “eleştirel” bir biçimde onay görür! Zaten yerli diktatörlerin ilk sözleri de, “kardeş kavgasına son verileceğinin” ardından emperyalist dünya sisteminin mâlum kurum ve ittifaklarına bağlı kalacakları üzerinedir. Elbette en büyük zararı bu egemen sınıf terörüne karşı kendi birleşik ve bağımsız gücünü ortaya koyamaması halinde emekçiler ve yoksul halk görür. Önemli ölçüde “devlet” kaynaklı terörün “çaresi” olarak, yine devlet kaynaklı, bir terör rejimi gösterilir.

Bugün yine…

Bugün de devlet kaynaklı bir terör kampanyasının muhatabı durumundayız. Amaç, bir başkanlık rejiminin, doğrudan veya dolaylı zor yoluyla inşası. Bu nedenle bir savaş başlatıldı. Bu savaş şu an için ağırlıklı olarak Kürtlere karşı yürütüldüğünden, destekçisi çok. İktidara yönelik eleştirenlerin önemli bir kısmı, neden geç kalındığı ve onca zaman bir barış süreciyle neden vakit kaybedildiği yönünde. Yani Cumhurbaşkanı, bazı kesimler dışında bütün milliyetçi-ulusalcı (!) muhalifleri de dahil çoğunluğu, “burunlarından tutup” peşine takmış, başkanlığa yürüyor. Bu sözde muhaliflerin, mesela “ulusalcıların”, “Kürtler ölsün de gerisi önemli değil, gerekirse tesettüre girerim, gerekirse içkiyi bırakırım!” deyip demediklerini bilemeyiz! Ancak bu işin Kürtlerle sınırlı kalmayacağı, Fırat’ın doğusundaki devlet terörünün, yarattığı karşı terörle birlikte nehrin batısına da yayılacağı, demokratik hak ve özgürlüklerden geriye ne kaldıysa bitireceği çok açık. Ancak işlerin bu minvalde gitmesi halinde, ülkeye ve halka verdikleri ağır zararlarla birlikte en büyük zararı bizzat bu işin siyasi tezgâhçılarının göreceğini söyleyebiliriz. Savaşın burunlarının dibine gelmesinin bugün Sur, Cizre, Şırnak, Nusaybin, Yüksekova ve diğer yerlerde yaşananları, uzak bir “sömürgedeki” savaş gibi, hatta bazen bir bilgisayar oyunu gibi izleyenleri nasıl etkileyeceğini; panik halindeki vatandaşların “huzur, sükûn ve istikrarı” kimlerin elinden arayacağını hep beraber göreceğiz.

Yapılacak olan

Sonucu elbette toplumsal ve politik güç ilişkileri belirleyecektir. Ağır basan güç bu ülkenin emekçileri olamazsa başkaları olacaktır. Öncelikle yapılacak olan, Kürt halkına yönelik devlet terörüne ve her şeyden fazla sokaktaki emekçi halka zarar veren bütün terör yöntemlerine karşı çıkmak; her türlü bireysel teröre karşı açık sınıf mücadelesini ve kitle seferberliklerini savunmalıyız. İşçi sınıfının birleşik ve bağımsız bir güç oluşturamadığı, kendi önderliğini yaratamadığı durumlarda toplumun terörlerden terör beğenmek dışında bir şansı kalmaz.

Ha bir de unutmadan; Kemal Bey, hükümete “terörle” mücadelesinden “açık çek” falan vermekten vaz geçin, istedikleri meblağı yazmakla kalmazlar, sonra hepimizden tahsil etmeye kalkarlar. Ya onlar, ya da silahlı başka birileri; çek-senet mafyası falan…