Amerika Birleşik Devletleri’nde Kasım ayında gerçekleşecek olan başkanlık seçimleri yaklaşırken, Cumhuriyetçi Parti (CP) de, Demokratik Parti (DP) de kendi adaylarını belirlemek için bölgesel ve yerel düzlemlerde, kendi içlerinde eleme turları işlevi gördüğünü söyleyebileceğimiz seçimler gerçekleştiriyorlar. Başkanlık yarışı için CP’den, partinin geleneksel isimlerinin dahi karşısında cephe aldığı Trump’ın öne çıkacağı kesinleşti. Küçük ölçekli sanayi ve ticaret erbabının gerici ve ırkçı ruh halini programında somutlaştıran Trump, kampanyasının ardına çokuluslu firmaların yalnızlaştırıp yoksullaştırdığı yoksul beyaz aileleri, varoşlarda kaybolmuş lümpenleri eklemlemeyi ve böylece basit bir “başkan adayı” değil ancak artçı depremleri ileriki süreçlerde hissedilecek olan bir “hareketin”  ileri keşif kolu olduğunu gösterdi.

DP’nin adayları olan Sanders ve Clinton arasındaki fark ise daha kompleks bir görünüm sergiliyor. Clinton’ın bugüne dek yapılan seçimlerden yaklaşık olarak 13 milyon oy almış olmasına karşın, Sanders 10 milyon oy civarındaki bir sayıya ulaştı. Oy oranlarının coğrafik dağılımlarına göz attığımızda ise, geride bıraktığımız süreçte ABD işçi sınıfının ve “Amerikan rüyası” denilen hapishane hayatının siyahî emekçilerinin mücadeleye atılmış olan kesimlerinin bulunduğu yerellerde Sanders’ın kazanmış olduğunu fark ediyoruz. “İstikrar” söyleminin arkasına takılmış ve var olanın iyileştirilmeden korunmasını savunan orta ve üst-orta sınıf merkezlerinde ise Clinton’ın önde gittiğini görüyoruz.

Emperyalizmin en önemli uluslararası ideolojik üslerinden biri olan Brooking Enstitüsü’nün kıdemli bir çalışanı olan Elaine Kamarck, Sanders’ın Clinton’ı geride bırakmasını neredeyse olanaksız hale getiren süper delegeler sistemi üzerine şunları söylemişti: “Süper delegelerin halk oylamasının kazananının aleyhine oy verdiği hiç görülmemiştir. Bu hiç olmamıştır ancak olabileceği durumlar kesinlikle vardır.” Clinton’ın süper delegelerinden biri olan Kamarck, bunun nasıl olabileceği sorusu üzerine şöyle devam ediyor: “Son derece dramatik bir olayın yaşanması gerekir.

Kamarck, artık egemen sınıfların temsilcileri tarafından dahi kabul edilen bir “dramaya”, ABD işçi sınıfının “büyük çaresizliğine” ve kent yoksullarının “trajedisine” işaret ederken, Sanders’ın kazanması için mücadele veren aktivistler ağı, Kuzey Amerika toplumunun üzerinde salınan bir giyotin misali hayat bulan bu “büyük çaresizliği”, dejenere magazin bültenlerinin kapaklarına taşıyacakları bir skandal senaryosuna indirgemiş durumdalar. Zira öne çıkan Sanders destekçilerinden biri olan H. A. Goodman, Salon.com adresli internet sitesi için kaleme aldığı bir metninde şu uzun başlığı kullandı: “Lütfen FBI – sen bizim son umudumuzsun: Demokrat Parti’nin geleceği sizin Hillary Clinton’ın maillerinde ne kadar derinlere indiğinize bağlı”.

Sayısız siyahînin, işçinin ve devrimcinin katlinden sorumlu tutulan, ABD devlet aygıtının en mühim karşı-devrimci aparatlarından biri olan ve görevi, ülke içi “sükûneti” sermaye sahipleri lehine silahla korumak olan bir gizli istihbarat servisinin Sanders’ın tabanını oluşturan proleterler için ne gibi bir umut oluşturabileceği elbette kafa karıştırıcı bir önerme. Bu bir yana, Kamarck’ın bahsettiği “dramatik olayın” kendisi, Clinton’ın etik iflasından ziyade politik iflasına vurgu yapan bir itiraf. Kamarck’ın patlak vermesinden çekindiği trajedi, bugünün Amerika’sında uzunca bir süredir yaşanıyor. Bu “tiyatro oyununu” izlemek isteyen herkesin, fabrikada ve atölyede karın tokluğu pahasına çalıştıktan sonra hapishane hücrelerini andıran renksiz evlerine dönen isimsizlerin iç çekişlerini seyretmesi yeterli olacaktır.

Seçimlerin son virajına girilmişken yapılan anketler, liberallerin bir türlü anlam veremedikleri bir başka dinamiğe daha işaret ediyor. Anketlere göre Sanders, Clinton’a karşı kaybederken, Clinton da Trump’a karşı kaybediyor. Ancak Sanders ile Trump’ın yarışması halinde kazanan Sanders gözüküyor. Ana akım köşe yazarlarının akıl fikir erdiremediği bu çelişki, aslında kendilerinin iddia ettiklerinin aksine aritmetik bir düğüm değil. Trump ve Sanders isimleri ile özleşen radikal önermeler, ekonomik buhrandan çıkış reçetesini arayan kitleler için bir tutkal işlevi görüyor. Sanders’ın kaybetmesi halinde, onun programının vaat ettiklerini Trump’ın proto-faşist önermelerinde arayacak olan bir kümenin varlığı, kapitalist toplumun eşitsiz ve bileşik etkilere yol açan yasaları tarafından belirlenen bir paradigmada hiç de şaşılacak bir dinamik değil. Sanders işçi sınıfına, Wall Street sakinlerinin ödedikleri vergileri arttırarak yardım edeceğini söylüyor. Trump işçi sınıfına, azınlıkları ve göçmenleri ülkeden kovup ücretler üzerindeki negatif basıncı ortadan kaldırarak yardım edeceğini söylüyor. Sosyalist değil, ekonomik bir bilinçle hareket eden ve geleceğin sınıfsız toplumuna aydınların yaklaştığı oranda bir “romantizmle” yaklaşmayan ortalama bilince sahip işçiler için, Sanders’ın kaybetmesi durumunda Trump’a oy vermek, kendi mantığı içerisinde tutarlı seçim olarak gözüküyor. Toplumsal dönüşümlerin motorunun sınıflar arası ilişkiler ve çatışmalar olduğunu yadsıyan bütün ideologların bu basit ilişkiye bir anlam atfedememeleri oldukça doğal.

O halde ne iddia ediyoruz? Trump’ı Sanders mı durduracak? Aksine, önümüzdeki dönemde Sanders’ın kazanması ve reformist metotlarla vaat ettiklerini yerine getirememesi, Trump’ın küllerinden doğmasını sağlayacak olan zeminin çimentosu olacak. Olası bir Sanders galibiyetinin ertesinde ABD proletaryasının en yakıcı özlemlerini Beyaz Saray’daki koltuğun gücü oranında hayata geçirmeye çalışmak, açık bir başarısızlıkla sonuçlanacağı gibi, yüzünü sola dönen kitlelerin sağa doğru savrulmalarıyla sonuçlanacaktır.

Trump’ı durdurabilecek tek güç, ana akım medyada konumlanan beyin takımının “klişe” damgası basarak sırtını döndüğü işçi sınıfı ve bu sınıfın kendi taleplerini, sermayeden bağımsız bir eylem birliğinde duyurabilmesinin olanaklarıdır. Trump’ı ancak Sanders’ın ve Trump’ın tabanını oluşturan yoksullara önderlik edecek mücadeleci bir işçi öncüsü durdurabilir. Ancak onların, iki partili aristokratik çıkmazın dışarısında konumlanacak olan bağımsız eylem örgütleri ve biçimleri, sermaye sınıfının bu proto-faşist keşif kolunun yolunu kesebilir.

 

 

image_pdfimage_print