Büyük Britanya’nın referandum sonucunda Avrupa Birliği’nden çıkmaya karar vermesi (Brexit) bizce anlamlı veya hatalı pek çok yorumun konusu oldu; ama ele alınan konuların ve uygulanan bakış açılarının içinde atlanan veya en az değinilen nokta, Britanya halkının çoğunlukla AB üyeliğinden çıkma isteğinin esas olarak küreselleşmeye bir isyan olduğuydu. Aslında sermayenin ve pazarların küreselleşmesi ve bunun getirdiği felaketler bugünün bir olgusu değil. Daha 20. yüzyılın başlarında kapitalizmin emperyalist evresine geçişle birlikte mali sermayenin dünya egemenliğine yönelmesi, toplumları dayanılmaz gerilimlerin içine sürüklemekle kalmadı, emperyalist güçler arasında yarattığı çelişkiler milyonlarca emekçinin dünya savaşlarında katledilmesine yol açtı. Ve de tabii isyanlara ve devrimlere.

Dünya egemenliği yarışında Alman emperyalizmi Avrupa’yı iki kez savaş yoluyla kendi nüfuz alanı içinde birleştirmeye çalışmış ama başaramamıştı. Aynı yüzyılın ikinci yarısında kullandığı “barışçıl” yöntem ise Avrupa Birliği (AB) projesi oldu. Burjuva demokrasisi hayranları bu projede sadece “barış, demokrasi ve refah” ögeleri görürken, AB’nin esas olarak emekçi yığınların kazandığı hakların geri alınması ve Avrupa kapitalizminin Alman mali ve sınai sermayesinin egemenliği altına sokulması tasarımı olduğu gerçeği gölgede bırakıldı. Ama iki binli yılların başında patlak veren yapısal kriz, dünya kapitalizmini temellerinden sarstığı gibi, küreselleşmenin bir parçası olan AB’nin neden olduğu sonuçların da berraklaşmasını getirdi: yaygın işsizlik, derin yoksullaşma ve refah devletlerinin burjuvazi tarafından tasfiyesi. Buna isyanlar da beraberinde geldi. Ülke düzeyinde AB’den kopma eğilimleri güçlendi, bunu gerçekleştirmenin eşiğine gelen ilk ülke Yunanistan, Syriza önderliğinin ihanetiyle karşılaştı. Ama İngiliz emekçiler bunu bir referandum aracıyla gerçekleştirmeyi başardı. Bu anlamda biz Brexit’i küreselleşmeye ve onun Avrupa’daki örgütlenmesine indirilmiş bir darbe olarak görüyoruz ve dünya emekçi yığınları adına atılmış olumlu bir adım olduğuna inanıyoruz.

Ama tabii Türkiye’nin demokratikleşmesini emekçi yığınların başını çekeceği bir politik devrimden ziyade ABD emperyalizminin gerici hükümet üzerindeki baskılarına ve AB “normlarının” ülkeye transfer edilmesine (dolayısıyla da Türkiye burjuvazisinin ihtiyaçlarına) bağlayan “demokratik ve ilerici” çevreler bu yargımızı paylaşmıyor. Onlar Britanya halkının tepkisini sadece o ülkedeki milliyetçi, gerici ve ırkçı unsurların ağırlık kazanmasına bağlıyorlar. Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin (UKIP) referandum sırasında söylemini ön plana çıkarmış olmasını bir bütün olarak Britanya emekçi yığınlarının genel eğilimi olarak gösteriyorlar. Hatta emekçi yığınlar içinde “nihilist” ve gerici kesimler ile “demokratik ve özgürlükçü” çevreler ayrımları yaparak, birincilerin AB’den ayrılma ve ikincilerin ise kalma yanlısı olduğunu iddia eden sözde “Marksistler” de var. Tabii bu tip yargıların sonucu, AB’nin içinde kalınması ve onun “demokratik” şemsiyesi altına sığınılması: sanayinin ilga edilmesi, mali sermayenin diktatörlüğü, kitlelerin yoksullaşması, sefalete sürüklenmesi ve buna isyanı dikkate alınacak hususlar olmaktan çıkıyor.

AB taraftarlarının yaratmak istedikleri görüntü, Brexit’e oy verenlerin cahil, gerici, yabancı düşmanı ayaktakımı olduğu biçimde. Ve bu kesimlerin de bir bütün olarak UKIP’i destekledikleri iddiası var. “Cahiller (eskiden kadınlar denirdi) oy kullanmasın” anlayışının küçük burjuva demokratların demokrasi anlayışının gerici niteliğini göstermesi bir yana, bu anlayışın savunucuları en basit gerçekleri bile gözden ırak tutuyorlar. Örneğin, AB’den çıkılmasına oy verenlerin oranı %52 iken, UKIP’in oylarının son genel seçimlerde %13’e bile ulaşamadığı; veya anketlere göre Brexit’ten yana olanların büyük çoğunluğunun İşçi Partisi taraftarları olduğu. Hatta İskoçya’nın ağırlıklı olarak AB’de kalma yanlısı oy vermesinin nedenin ise, İskoç işçi sınıfının, mali sermayenin merkezi olan İngiliz “City”den kopma isteğinde yatması.

Avrupa burjuvazisini ve AB yetkililerini Brexit’ten ötürü endişelendiren temel unsur da bu: Britanya emekçileri küreselleşmenin sonuçlarına tepki duyuyorlar ve onların bu isyanı pek çok başka Avrupa ülkesine yayılma tehlikesi taşıyor. İşte tam bu noktada devrimci Marksistlerin görevi ağırlaşıyor: AB’nin demokrasi ve refah yalanlarına kanmayan emekçi yığınlara İşçilerin ve Emekçilerin Avrupasını kurma şiarını taşıyabilmek ve bu enternasyonalist hedef doğrultusunda kitleleri seferber edebilmek. Tabii önce sahte Marksistlerin ve reformcu solcuların, emekçi örgütlerinin başına çökmüş bürokratların maskelerini düşürebilmemiz gerekiyor.