Ne askeri darbe! Ne saray rejimi! İşçi sınıfının birliği!

  1. 15 Temmuz Cuma akşam saatlerinde başlayıp Cumartesi sabahına kadar devam eden, askerlerin teslim olmasıyla sonuçlanan bir askeri darbe girişimini geride bıraktık. Bu darbe girişimi ne AKP karşıtlarının söylediği gibi bir “tiyatro” dan ibaretti ne de AKP ve AKP’ye yakın çevrelerin, tüm saldırılarını meşrulaştırmak için propagandasını yaptığı gibi sadece cemaat tarafından örgütlenen bir darbeydi. Girişim tiyatro olamayacak kadar gerçekti, keza bir gecede 240 kişi hayatını kaybetti 1535 kişi ise yaralandı. Sadece cemaatin sorumlu tutulamayacağı kadar da geniş kapsamlı, cemaate yakın çevreler katılsa da birden çok kliğin dahil olduğu bir darbeydi. Ordu içerisinde darbenin nasıl hazırlandığının detayları zaman içerisinde açığa çıkar, asıl önemli olan ise bu darbe girişiminin yenilmesiydi. Askeri darbenin cepheden karşısındayız, keza T.C ordusu Türkiye’deki baskı rejiminin en temel kurumlarından biri. Eğer darbe başarı ile sonuçlansaydı zaten AKP iktidarı tarafından önemli bir bölümü elimizden alınan demokratik hak ve özgürlüklerin elimizde kalan kısmını da kaybetmekle yüzleşecektik.
  2. Bir askeri darbe sadece darbecilerin ısrarcı tutumlarıyla başarıya ulaşamaz, bunu Cuma gecesi bir kez daha görmüş olduk. Bu burjuva devlet iktidarı içerisindeki bir inisiyatif sorunudur ve işin doğası gereği üstyapıda ve sivil ortamda bazı ittifakları getirir. Bütün muhalefet partilerinin, TÜSİAD ve Türkiye burjuvazisinin darbeye karşı tutum alması girişimin yenilgiyle sonuçlanmasında belirleyici oldu. Ayrıca emperyalizmin de darbeye açık bir destek sunmaması faktörler arasında. Basın özgürlüğü üzerindeki otoriter tutumlarına rağmen Cuma gecesi “özgür basın” sayesinde RTE’nin ekranlarda görünmesi de darbecilerin bölünmesinde etkili oldu ve belki de darbecilere siyasi partilerden ya da burjuva çevrelerden gelebilecek desteğin önüne geçti.  Yaptığı sokağa çıkma çağrısına cevap veren kitle heterojen olsa da Cuma gecesi için çoğunluğun polis ile birlikte organize olan AKP’nin paramiliter güçleri ve lümpen kesiminden oluştuğunu belirtmek önemli. Yani darbenin yenilmesinde kitlelerin rolü propagandası yapıldığı kadar önemli değildi.
  3. Türkiye’nin bir darbe tehdidiyle burun buruna gelmesinin tek sorumlusu ise AKP hükümeti ve RTE’nin ta kendisidir. Uygulayageldiği baskıcı, otoriter, iç savaş politikaları, başkanlık rejimi tartışmaları burjuva devlet aygıtı içerisinde taşların yerinden oynamasına neden olmuş, rejim krizini derinleştirmiş ve darbe girişimi sürecinin önünü açmıştır. Türkiye’de uzunca bir süredir örneğini yaşadığımız Bonapartistleşme süreci sadece dünya genelinde bir eğilimdir. 2008 yılında başlayan kapitalizmin dünya ekonomik krizine emperyalizm halen bir çözüm bulamamış, tersine ekonomik kriz derinleştikçe politik krizleri de tetiklemeye başlamıştır. Krizden çıkış için uygulanması planlanan politikaları garanti altına almak ve bu politikalara karşı gelişen başkaldırı hareketlerini ezmek adına burjuvaziler otoriter, baskıcı rejimlere ihtiyaç duymaya başlamıştır. Bir yandan işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde saldırı politikaları uygulamak öte yandan da demokratik alanların gitgide daraltılması Bonapartist eğilimli bu tip rejimlerin en temel özelliğidir, tıpkı AKP gibi.
  4. Türkiye’ye döndüğümüzde, AKP’nin rejim krizinin dinamiklerini anlamak için üç önemli tarih var; 2008 dünya ekonomik krizinin başlangıcı, 2011 Arap devrimci süreciyle beraber AKP’nin maceracı bir dış politikaya girişmesi ve 2013, öncelikle Gezi ayaklanması ile iktidarının tehlike altında olduğunu görmesi ve sonrasında çıkan yolsuzluk skandalları sonucu iktidar bloğunun çatlaması. Türkiye ekonomisi kendi kendine yetemeyen, dışa bağımlı bir ekonomidir ve dünya krizinden epeyce payını almıştır. RTE, sermaye birikiminin yetersizliği ve emperyal hayallerinin sınır tanımazlığı arasındaki çelişkiyle giriştiği, Müslüman Kardeşler üzerinden Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da model olma çabalarını suya düşürmüş, dış politikada çuvallamış ve emperyalizmin güvenini kaybetmiştir. Yine aynı RTE, Gezi’deki kitlesel ayaklanmayı bastırdıktan sonra demokratik hak ve özgürlükler üzerinde yoğun bir baskı politikasına girişmiştir. Yolsuzluk skandallarıyla iktidar bloğunun çatlaması ile bir yandan kendisine yeni ittifaklar kurarken bir yandan da otoriterleşme ve adeta bir “tek adam” olma yoluna girmiştir. Başkanlık rejimine geçmek adına gözünü karartmış, savaş çıkarmayı göze almıştır. Tüm bu saydıklarımız ve sayamadıklarımızın vardığı yer burjuva devlet aygıtı içerisinde çatlamaların derinleşmesine, rejim krizinin yoğunlaşmasına neden olmuştur. RTE ve AKP Türkiye’nin son 14 yılının sorumlusu olduğu gibi bu darbe girişimine varan sürecin de sorumlusudur. Nasıl askeri darbeye karşıysak, askeri darbe sürecinin koşullarını yaratan RTE ve AKP hükümetine de karşıyız!
  5. Darbenin yenilmesinin ardından en önemli konulardan bir tanesi RTE ve AKP’nin bundan sonra nasıl bir yol izleyeceği. “Normalleşmeye” doğru bir kayış mı yoksa otoriterleşme hususunda iyice gemi azıya almak mı? Darbe girişiminin yenilgiye uğramasının ardından parlamentoya dair olumlu göndermeler gerek RTE gerekse de Başbakan tarafından yapılmış olsa da bu tavırlar yelkenleri suya indirmek için oldukça yetersiz. Keza tüm partiler darbenin karşısında konumlanarak, “cemaatçi” suçlamasından sıyrıldılar ve AKP tarafından bir teşekküre layık görüldüler. Bu gelişmenin dışında çok olumlu bir ilerleme yaşanmasa da devlet aygıtının enkaz halindeki durumu AKP’yi yeni ittifaklara itmek zorunda bırakacaktır ve her ittifak biraz ödün vermeyi gerektirir.
  6. Darbe girişiminin ardından ortaya çıkan en önemli gelişme devlet kurumlarında başlayan tasfiye harekatıdır. Darbe girişimi ile ilgili “Allah’ın lütfu” ifadesini kullanan saray rejimi “FETÖ”cü olduklarını iddia ederek devlet kurumlarını boşaltmaya başlamıştır. Şu ana kadarki rakamlar şöyle: TSK’dan 6 bin 319 kişi ile bin 481 hakim-savcı gözaltına alındı. Başbakanlık bünyesinden 257, İçişleri Bakanlığı’na bağlı 8 bin 777, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan 15 bin 200, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinden 393, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan 492, Maliye Bakanlığı’ndan 1500’den fazla, Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan 100, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’ndan 25 personel görevinden uzaklaştırıldı. Ayrıca 21 bin öğretmenin lisansı iptal edilirken, 1577 dekanın da istifası istendi. Bunların sadece ilk dört günün rakamları olduğunu düşünürsek “FETÖ”cü denilerek görevden uzaklaştırılacakların sayısının daha da artacağını öngörebiliriz. Bu devlet kurumlarında tarihsel anlamda bir çözülmeyi göstermektedir. Öyle bir çözülmedir ki, Türkiye tarihinde başarılı sonuçlanan askeri darbelerin ardından bile böyle bir çözülme yaşanmamıştır! Bu aynı zamanda iktidarın zayıflığını ve rejim krizinin boyutlarını da göstermektedir.
  7. AKP baskı rejimini o kadar içselleştirmiş ve Erdoğan meseleyi o kadar kişiselleştirmiştir ki, bırakalım “normalleşmeyi”, yavaşlamayı bile göze alamamaktadır. Önümüzdeki dönemin en temel çelişkisini bu oluşturmaktadır. İç savaş rejimiyle askeri darbe dinamiklerini tetikleyen RTE, nedeni olduğu durumun sonucu da olma yolunda ilerlemektedir. “Benden sonrası tufan” çizgisiyle ne devlet aygıtı içinde ortaya çıkan çatlağı gidermesi, ne ekonomik çöküşün önüne geçmesi, ne de dış politikada yitirmiş olduğu emperyalizmin güvenini yeniden kazanması kolay olacaktır. Bu çelişkilerin bir ürünü olarak da askeri darbeye karşı demokrasi söyleminin arkasına sığınarak kitleleri sokağa davet etmektedir. İktidarı boyunca demokratik hakları için sokağa çıkan kitleleri kendisi ezmeye çalışmamış gibi!
  8. Askeri diktatörlük tehdidinden en azından bir süreliğine kurtulmuş bulunuyoruz ancak bunun nedeni olan saray rejiminin baskıcı iç savaş politikaları sürüyor. Bir yandan AKP’nin paramiliter güçleri eliyle Alevilere, Kürtlere ve Suriyeli mültecilere dönük saldırı tehditleri sürüyor. AKP eliyle desteklenen, işçi sınıfını bölen mezhepçi, milliyetçi, ırkçı, ayrımcı politikalara hayır! Bu karşıdevrimci dalgaya tek alternatif, işçi sınıfının bağımsızlığı temelinde, emekçilerin, kadınların, gençlerin, Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin en geniş birliğini kurup, çürüyen rejimin demokratik hak ve özgürlüklere dönük saldırılarına, baskı ve yağma politikalarına karşı seferber olmaktan geçiyor.
image_pdfimage_print