Dış politikanın iç politikanın devamı olduğu söylenir. Doğrudur; misal, “milli çıkarlar” adıyla millete yedirilenlerin aslında egemen sınıfın çıkarları olduğunu bilen bilir! Yani iç politika hangi sınıf ilişkilerine ve çıkarlarına dayanıyorsa dış politika da belirli dolayımlarla aynı ilişki ve çıkarlara dayanır. Zaten bir burjuva devletinin başlıca işi sermayenin çıkarlarının bütün bir milletin çıkarları olduğu konusunda hepimizi ikna etmektir. Çatışmalar da uzlaşmalar da aynı prensibe tabidir.

Stratejik derinliklerde boğulmak!

RTE’nin o taş gibi sert dış politikası giderek hamur kıvamını alıyor! Şimdi mesnetsiz bir özgüven, buralar bizden sorulur kafası ve uyduruk bir “Osmanlıcılık”la daldıkları “stratejik derinliklerde” boğulmamak için her şeyi tersyüz etmeye çalışıyorlar; her türlü satış ve inkâr pahasına…

2009’da, yani henüz “yumuşak güç” döneminde, Arap dünyasının “abiliğinin” ancak İsrail ile kapışarak mümkün olacağının hesabıyla provokatif Davos çıkışı yapıldı. 2011’den itibaren de Arap dünyasındaki devrimci halk hareketlerinin birer karşıdevrime dönüştürülmesi sürecine aktif olarak katılıp RTE rehberliğinde ve Türkiye hegemonyasında bir “İhvan zinciri” hedefiyle harekete geçildiğinde İsrail karşıtlığı, elbette “Yahudi düşmanlığı” olarak epeyce bir geçer akçeydi.

Rus uçağının düşürülmesi de yine aynı provokatif dış politikanın sonucuydu. “Güvenli bölge” hesaplarıyla Suriye’ye bir NATO müdahalesi doğrultusunda teşkilatla Rusya karşı karşıya getirilmek istendi. Ancak her şey ters tepti ve Suriye’ye doğrudan müdahale Rus korkusuyla imkânsız hale geldi. Üstelik Saray’ın Suriye politikası büyük güç politikalarıyla giderek uyuşmaz bir hal aldı ve “birkaç ayda başarı” hesapları, yerini “oyundışı kalma” endişesine terk etti. Üstelik “düştü düşüyor” diye zil takıp oynadıkları Rojava, ayakta kaldığı gibi, elde ettiği uluslararası itibarla bütün “kırmızı çizgileri” aşmaya başladı. Sisi darbesi de “İhvan zinciri” planını altüst etti. Hesaplar tutmadı. Şimdi bu tutmayan dış hesapların iç hesaplarla, yani rejim değişikliği süreci ile bağlantısı nedeniyle yeniden gözden geçirilmesi kaçınılmaz bir hal almış durumda.

Birkaç husus…

Bu bağlantıyı esas alarak birkaç hususa değinmek gerekiyor: RTE’nin bir İslam mücahidinden, özür bile dileyen bir “barış adamı”na dönüşmesinde, dış politikanın felç olmasının ötesinde, iç politika üzerindeki dış basınçları azaltma amacının rolü büyük. Evet, Ortadoğu’daki oyuna yeniden dahil olabilmek büyük güçlerin politikalarıyla bir uyumu gerektiriyor. Malûm, işin bir de ekonomik yönü var. İçine düştükleri tecrit hali, şu kriz içindeki dünyada yatırım, ihracat, turizm vb. pek çok alanda ciddi kayıplara yol açıyor…

Bu noktada “cihanda sulh” politikasının “yurtta sulh”e dönüşüp dönüşmeyeceği sorulabilir. Saray’ın hedefleri düşünüldüğünde halihazırda böyle bir ihtimal zayıf görünüyor. Aksine dışarıda eksileni içeride çoğaltmaya çalışacak, bu nedenle içeriye abanacak gibiler. Bu işin başka bir yolu yok; söz konusu olan bir rejim değişikliğidir ve bu rejim bir “içsavaş rejimi” olmak zorundadır. Kapitalizmin uluslararası krizinin dünyayı “demokrasi” yönünde iteklemediği ve de başta Avrupa, pek çok yerde yeni bir tür Bonapartizmin ve neofaşist hareketlerin yükselişi ortada. Bu şartlarda büyük güçlerle iyi kötü uyumlu, onlarca tanımlanan bölgesel güç dengelerini hesaba katan, sermayeye güven veren, en azından öyle görünen “makul” bir diktatörlüğün kabul edilmesi pekâlâ mümkün.

Peşinden gelir..!

Ancak bir sorun daha var. Saray rejimi dış ilişkiler alanında ne kadar uyumlu ve barışsever görünse de (Bizce zurna bir yerinden yine “zırt” edecektir!) kendini dış etkilerden izole edemeyecektir. Onca yıl boyunca “bölgesel güç”, “oyun kurucu” vb. heveslerle olur olmaz her işe el atılması sonucu bölgenin bütün çelişkileri, hem de en doğrudan halleriyle Türkiye’nin bünyesine taşınmıştır. Temel prensiptir, Ortadoğu’dan gittiğin gibi dönemezsin; sen istemesen de o peşinden gelir! Hele ki bölgeye bin bir fay hattıyla bağlı bir ülkeysen. Üstelik de bu alandaki son birkaç “eksiği” de ithal edip iç siyasette tepe tepe kullanmaya kalkmışsan. Evet, Saray rejimi Ortadoğu’nun tüm dinî, mezhebi, siyasî, toplumsal ve jeopolitik musibetlerini, kendi ve temsil ettiği egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda çok uzun zamandır kurcalamaya, kullanmaya çalışmaktadır. Dış işlerinin tepetaklak olması ve memleketin iç işlerine dönüşmesi, hatta en son Suriyeliler meselesinde olduğu gibi yeni nüfus dengesi oyunlarıyla iyice tehlikeli sulara girilmesi, rejim sorunuyla birlikte ele alındığında durumun vahameti görülebilir.

Özgürlüksüz barış…

Yine de son gelişmelerin hem dışarıda hem de içeride bir barış ortamına hizmet edip etmeyeceği sorulabilir. Cevap verelim: Bu rejim, tabiatı icabı, var olduğu sürece dışarıda er veya geç yeni belalara bulaşacaktır, aynı içeride olduğu gibi; başka türlüsü mümkün değildir. Gerçi bazı “dostluklarda” hayır vardır. ABD ve Rusya ile uyumun “getirileri”, İsrail ve Mısır’la uzlaşmanın faydaları inkâr edilemez; nihayetinde sen de onlar gibi kapitalist emperyalist sistemin bir parçasısın. Ayrıca Kürtlere gün yüzü göstermemek için Esad rejimiyle bile yeniden dostluk kurulabilir. Bu sayede içeride bir süre daha yol da alınabilir. Ancak emperyalist-kapitalist dünyanın hem iç hem de dış manzarasına, kriz ve çelişkilerinin doğasına bakıldığında görünen odur ki, daha epeyce bir zaman ne “yurtta sulh” ne de “cihanda sulh” mümkündür. Unutulmaması gereken, “Barışın, özgürlükle el ele yürümediği takdirde bir cinayet olacağı”dır…