ar | en | es | fr | tr

Kişisel mi..?

Belanın boyutu ve “böylesinin görülmemiş” olması, RTE’nin yeni bir rejim inşasının öncelikle “kişisel” bir sorun olarak ele alınmasına yol açıyor. Ulusalcı kesimde sürece, “cumhuriyetle rövanş”, “Atatürk düşmanlığı” ve “şeriatı getirmek” gibi tarihsel boyutlar katılsa bile öncelik kişisel boyuta, öznelliğe, aşırı hırslı bir şahsın ikbal-istikbal davasına veriliyor. Öte yandan RTE taraftarları da işin günlük-dönemsel getirisi, sağladığı maddi çıkarlar ve ekonomi politiği bir yana Reis’in varlığını bir tarihsel misyonun kişileşmiş hali olarak görüyorlar…

Görünenin ardındaki…

Bu bakış açısının kusuru, sorunun toplumsal-sınıfsal boyutunun görülememesi ve görünenin ardındaki hakikatin fark edilememesi. “Yeni Dalga” başlıklı yazımızda kısaca da olsa bu yeni rejim inşasının sınıfsal boyutundan ve kapitalizmin dünya çapındaki bunalımıyla ilişkisinden söz ettik. On dört yıldır dünya âlem şahittir ki, RTE kendi “geçimi” ve yandaşlarının artan payları dışında, ne yaptıysa esas olarak kapitalizmin bekası, yerli ve yabancı büyük sermaye için yaptı. Bu nedenle onun temel ekonomik politikalarına ve bunca yıldır işçi sınıfına karşı yürüttüğü savaşa yerli-yabancı mali sermaye cephesinden (ve de asker-sivil devlet erkânından) tek bir itiraz gelmedi.

Ancak yine de bir sorun var. Emperyalizm ve büyük sermaye, önde gelen sözcüleri aracılığıyla RTE’den ve onun “kişisel” gücünden giderek daha fazla şikâyetçi olmakta; var olan tehlikeli durumu, iç karartıcı gelişmeleri onun kişiliğine, kişisel kötü niyetine ve diktatörlük hevesine bağlamaktadır.

Hatta bu eleştiriler Hazret’in “faiz lobisi”, “Alman istihbaratı”, “vatan hainleri” vb. üzerinden “emperyalizm karşıtı” bir söylem tutturmasına yol açarken “vatansever” düşmanlarının bir bölümünü kısmen de olsa ona yaklaştırmış; çok sayıda “vatanseveri” de emperyalizmden ve mesela TÜSİAD’dan medet umar hale getirmiştir! Yani kafalar hayli karışıktır.

Meseleyi biraz açmaya çalışalım. Öncelikle, yine birilerini sinirlendirmek ve “indirgemecilik” eleştirisine maruz kalmak pahasına politik meselelere, diğer pek çok meselede olduğu gibi “sınıfsal” açıdan baktığımızı belirtelim. Bu sınıfsallığın nasıl bir şey olduğunu ve farklı durumlarda nasıl tecelli ettiğini defalarca anlatmış olsak da yeniden anlatmakta fayda var.

Konuya metodolojik açıdan yaklaşalım: Toplumun ekonomik-sınıfsal temelleriyle politika arasında doğrusal, otomatik ve tek yönlü bir ilişki yoktur. Altyapı-üstyapı ilişkisi tek yönlü ve doğrusal bir ilişki değildir. Yani kapitalist bir toplumda, “Burjuvazi emreder, hükümet yapar” şeklinde bir ilişki biçiminden, bazı istisnai durumlar dışında söz edemeyiz. Son tahlilde her siyasi-toplumsal olgu ekonomik ve sınıfsal ilişkiler tarafından belirlenir; ama son tahlilde. Mesela Engels, “belirleyici öğe olarak ekonomik etmen” konusundaki “düz” ve “hödükçe” yaklaşımlara karşı şunları söylemek zorunda kalmıştır:

Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte en sonu belirleyici öge, gerçek hayatın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben bundan fazlasını hiçbir zaman öne sürmedik. Böyle olunca, eğer birisi, ekonomik etmenin biricik belirleyici öge olduğunu söyleyerek sorunu çarpıtırsa, bu önermeyi, anlamsız, soyut ve budalaca bir ifadeye dönüştürmüş olur. Ekonomik durum temeldir, ama üstyapının çeşitli ögeleri –sınıf savaşımının politik biçimleri ile bunun sonuçları, yani: başarılı bir çarpışmadan sonra, zaferi kazanan sınıfın oluşturduğu anayasalar vb. hukuksal biçimler ve hatta, bu gerçek savaşımların bunlara katılanların beyninde uyandırdığı yansımalar, politik, hukuksal, felsefi teoriler, dinsel görüşler ve bunların bir dogmalar sistemi halinde gelişmeleri– de, tarihsel savaşımların gidişleri üzerinde etkilerini gösterirler ve birçok hallerde bunların biçimlerinin belirlenmesinde baskın bir rol oynarlar. Bütün bu ögeler arasında karşılıklı bir etkileşim vardır; bütün sonsuz rastlantılar çokluğu (yani, iç bağıntısı o kadar uzak ve olanaksız göründüğü için yok ya da ihmal edilebilir sayabileceğimiz şeyler ve durumlar) ortasında ekonomik devinim en sonunda kendisini zorunlu olarak belli eder. Böyle olmasaydı, teorinin, tarihin herhangi bir dönemine uygulanması, bir bilinmeyenli basit bir denklemin çözümlenmesinden daha kolay olurdu.

Parti eşittir sınıf mı..?

Yani ekonomi-siyaset ilişkisi kendini hemen her zaman bazı dolayımlar üzerinden ortaya koyar. Elbette “proleter olmayan her hükümet finans kapitale, sermayeye hizmet etmek zorundadır” ancak buradan “burjuva devleti eşittir burjuvazi” ve hele hele “parti eşittir sınıf” sonucu çıkmaz. Devlet toplumsal ilişkilerin politik ifadesi olsa da, politik olanın her zaman görece bir özerkliği vardır. Burjuva partilerinin toplumun diğer kesimlerinin, kitlelerin desteğini almak ve onları burjuvazinin genel çıkarlarının aslında kendi çıkarları olduğuna (milli çıkarlar!) ikna etmesi gerekir; aksi halde sadece burjuvazinin oylarıyla seçim kazanmak mümkün değildir. Ayrıca her burjuva partisi programı, politikaları strateji ve taktikleriyle burjuvaziyi de ikna etmek, gücünü onun gözünde kanıtlamak ve diğer burjuva partileriyle rekabete girmek zorundadır. Yoksa burjuvazi siyasi alanda tek partiyle temsil edilirdi.

Bir burjuva partisi tarihsel ve pratik olarak kapitalist ilişkilerin üretim ve yeniden üretimi konusundaki rolünü oynuyor olsa da bir sınıf olarak burjuvaziyle veya onun çeşitli fraksiyonlarıyla çelişkiler yaşayabilir; bu çelişkiler bazen şiddetlenir. Burjuvazi, toplumsal-sınıfsal planda kendisini temsil eden bir partinin, devleti yönetme biçimi, politika ve taktikleriyle sınıfsal egemenliğinin koşullarını zora sokacak bir yola girmesini endişeyle karşılar. Üstelik bu parti ve aşırı derecede güçlenmiş lideri, giderek daha fazla özerkleşip rahatsız edici bir hal almaya, gerilim kaynağı olmaya, sistemi tehlikeye düşürecek bir müdahale gücüne ulaşıp hizmetlerinin karşılığını orantısız biçimde talep etmeye hatta doğrudan şantaja başladığında işlerin şekli değişir. Bu siyasi iktidar, kendi toplumsal-ekonomik tabanını ve dayanak noktalarını güçlendirmek amacıyla burjuvazinin var olan veya nevzuhur bir kesimine ayrıcalıklar tanıma yoluna girip alışılmış rekabet koşullarını çiğnediğinde sınıfın en azından bir bölümüyle çatışmaya başlar. Bu çatışma, mesela Türkiye gibi sermayenin ekonomik varlığını büyük ölçüde devlete borçlu olduğu ülkelerde çoğu zaman vızıldamalar, dolaylı göndermeler ve bazen masa altından tekmeleşmeler biçiminde yürüse de giderek aleni bir hal alır.

Bazı olağanüstü haller…

Burjuvazinin, “normal” şartlarda kendisi için en ucuz ve uygun yol parlamenter demokrasi olsa da toplumsal iktidarını koruyabilmek amacıyla politik iktidarından vazgeçmek zorunda kaldığı dönemler vardır. Sınıf savaşlarının şiddetlendiği ve kapitalist özel mülkiyete yönelik tehlikenin arttığı dönemlerde işçi sınıfı hareketinin uzun süreli bastırılması, sınıf örgütlerinin etkisiz hale getirilmesi, hatta dağıtılması vb. hedeflerle Bonapartizm, askeri diktatörlük veya faşizm gibi tehlikeli ameliyatlara gönüllü-gönülsüz evet denebilir. Ancak büyük sermaye, tehlikenin bu derece büyük olmadığı, üstelik de ödeyeceği bedelin gereğinden fazla olduğu durumlarda, üstelik kayyım ve vergi müfettişlerinin sürekli tehdidi altında, aşırı güçlenmiş ve kaprisli bir iktidar odağının ve onun iktidar çılgını reisinin vesayeti altına girmek istemez. Hele ki bu iktidar yurt içinde birtakım bugünden tam olarak öngörülemez bazı tekinsiz sınıfsal ve politik güçleri harekete geçirecek ve bir iç savaşa yol açabilecekse. Her krizde emekçilerin daha fazla ezilmesini, haklarından daha fazla mahrum edilmesini istese de, bir “iç savaş rejimi” burjuvazinin ilk ve acil talebi değildir. Zaten her rejim değişikliği geçiş ve varoluş koşullarıyla toplumun, bu arada burjuvazinin bilinmez sulara girmesi anlamına gelir. Aynı şey dış politika açısından da geçerlidir. Devletin güç ve desteğiyle dünya pazarlarına açılma ve dünya ekonomisi içindeki konumunu yükseltme isteği ile, bütün komşular ve belli başlı dünya güçleriyle “papaz olmak” aynı şey değildir. Hele ki hemen her şeyin yabancı sıcak parayla dönebildiği bu “gırtlağa kadar borç” dönemlerinde!

Bugün gelinen durumun ve çatışmanın genel nedeni budur. Emperyalizmle politik ilişkilerde yaşanan sorunların kaynağı da farklı değildir. İktidarın özerkleşmesi ve “yeni Osmanlıcı” hayal ve heves dünyası, şimdilerde birtakım yan çizmeler ve geri dönüşler başlasa da hem Türkiye hem de bölge açısından tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır. Bölge politikaları temelinde ve işlerin tüm dünyayı etkileyecek biçimde zıvanadan çıkma ihtimali nedeniyle bu kontrolsüz ve tekinsiz özerkleşme çabası, sonuçları açısından, bugün ciddi bir güç kaybı içindeki emperyalist hegemonyanın zarar görmesine, işlerin iyice yolundan çıkmasına yol açacaktır. Bunu “ABD” ile sınırlı “antiemperyalizmleri” nedeniyle hayra yorup şu veya bu ölçüde “Başkan”ın dümen suyuna girecekler olabilir, ancak RTE’nin sorunu emperyalizmle değil, o sistem içindeki yeriyle ilgilidir. (Aynı Saddam gibi!) Kısacası Cumhurbaşkanı’nın hem içeride hem de dışarıda yaşadığı sorunların önemli ölçüde ortak temelleri vardır.

Düğüm noktası…

Yani sorun esası itibariyle “kişisel” değildir; ancak yine de dönüp dolaşıp “Reis”in kişiliğinde düğümlenmektedir! Peki neden? Bu durum, sorunun maddi-toplumsal-sınıfsal nedenleriyle ilgili anlattığımız onca şeye ters değil mi? Bazı kişilerin tarihteki rollerini düşündüğümüzde nesnel olanla öznel olan arasında karşılıklı olarak birbirini etkileyen, şekillendiren bir ilişki olduğu görülür. Troçki bu konuda şunları söyler: “Elbette tarih bir sınıf savaşları tarihidir. Ancak sınıflar tüm ağırlıklarını otomatik olarak ve kendiliklerinden ortaya koymazlar. Sınıfların mücadele süreci içinde yarattıkları organlar, önemli ve bağımsız bir rol oynadığı gibi, bozulmalara da uğrar. Bu tarihte kişiliklerin oynadığı rolün de temelini oluşturur. Hitler’in otokratik yönetiminin elbette büyük nesnel nedenleri vardır; ama Hitler’in oynadığı muazzam tarihî rolü günümüzde ancak kalın kafalı bilgiçler yadsıyabilir…”

Evet sorun tek başına kişisel değil, bir dizi önemli tarihsel-sosyoekonomik vs. nedene dayanıyor. Tayyip gittiğinde de öyle “asrı saadete” falan dönülmeyecek. Ancak kabul etmek gerekir ki, “Her yiğidin de kendine has bir yoğurt yiyişi var!” Bu da ister istemez “kişisel” bir fark yaratıyor. Üstelik iktidardaki kişi öyle “yoğurtla” falan yetinecek cinsten değilse..!

Hakkı Yükselen
Sıradaki

İlgili Haberler