ar | en | es | fr | tr

Kitleler sokakta…

Türkiye “darbeler tarihi”nde bu defa bir ilk yaşanmış ve kitleler darbeye karşı sokağa dökülmüş, hatta tankların üzerine çıkmış, zaman zaman ateş altında kalsalar da askerlerin silahlarını bile ellerinden almışlardır. Dışarıdan bakıldığında “demokrasi yanlısı” her insanın “İşte, nihayet..!” diyerek taşkın bir neşe ve heyecana kapılmaması ve “peki, biz niye yoktuk?” diye sormaması mümkün değil. Bu, “direnişi” pek çok yönüyle ele almak gerekiyor; en başta da yarattığı tehlikeler ve taşıdığı olumlu olumsuz potansiyeller açısından. Ancak soruna uzaktan ve “saf demokratik ilkeler” veya “pasif kitlelerin sokağa çıkmasına” duyduğumuz genel hayranlık açısından bakmak bizi yanıltabilir, en azından gerçeğin pek çok boyutunu gözden kaçırmamıza yol açabilir. Bu nedenle sorunun soyut ilkesel değil, somut devrimci-politik bir bakış açısıyla ele alınması zorunludur.

Ya Allah…

Öncelikle şu somut gerçeği vurgulayalım: Sokağa dökülenlerin çok önemli bir bölümünün “demokrasi” yanlısı değil, RTE yanlısı olduğu açıktır. Mehter marşları eşliğinde atılan “Ya Allah Bismillah…!” vb. sloganların, tekbirlerin veya açık havadaki zikir ayinlerinin, kullanılan söylem ve simgelerin “demokrasiyi savunma” heyecanı ve talebiyle ilgisi yoktur. Üstelik o gece yakından izleme fırsatı bulanların da gördüğü üzere sokağa çıkanların bir bölümü bırakın darbecileri, kılığı kıyafeti kendilerine benzemeyenlere karşı bile düşmanca ve saldırgan bir tavır içindeydiler.

Çok büyük bölümü itibariyle bu kitlelerin demokrasi anlayışları, AKP’nin iktidarda olması ve orada kalmasıyla sınırlıdır. Yani hâlâ sürmekte veya sürdürülmekte olan “demokrasi nöbeti”, bu anlamda anlaşılabilir bir “demokrasi” eylemi, kendi seçtiklerini koruma mücadelesidir. Ancak “Ne yapalım onların demokrasi anlayışı da bu, üstelik darbeye de karşı çıktılar!” deyip geçemeyiz. Çünkü bu anlayışa göre demokrasi, bir dizi toplumsal, ekonomik, politik ve dini-mezhebi nedenle, AKP’nin oy çoğunluğuna sahip olduğu sürece geçerlidir ve aynı anlayışın, “Tayyipçi” olmayanları veya “modernleri” milletten saymama, “yerli” olarak görmeme gibi bir “kusuru” ve “hainlere karşı” daha baskıcı bir rejim talebi vardır. Zaten önderlik eden çekirdek bölümü itibariyle yakın bir zamana kadar demokrasiyi “Allaha şirk koşmak” olarak gören bu kitleden en azından bugün için fazlasını beklemek abestir.

Ancak burada asıl “tehlikeli” unsur, her şey olup bittikten sonra, aynı seçim dönemlerinde olduğu gibi, bu defa büyük şehirlerin “yasak meydanlarında” Devlet-Saray yanlısı televizyonların günlerdir yayımladığı gösterilere gelen veya getirilen ve de “demokrasi nöbeti” gerekçesiyle orada duran veya tutulmaya çalışılan kitlenin kendisi değildir. Zaten Türkiye sağı, ardında devlet desteği (En azından mahalle karakolu) olmadan sokağa çıkma alışkanlığına sahip değildir. Bu kitle, görevi her defasında halkı eve göndermek olan polisin bu defa halkı dışarı çağırması sonucu, yani devlet garantisiyle sokağa çıkmıştır. Darbenin farklı sonuçlanması halinde bu kesimin en azından yüzde doksanının evlerine kapanacağı veya bir bölümünün bu defa “Hoca Efendi” lehine sokaklara döküleceğini rahatlıkla tahmin edebiliriz.

Bu nedenle soruna, tek başına bu kitlenin gerici eğilimleri veya demokrasi anlayışı ve (moda tabirle) “zihniyeti” açısından bakamayız. Bu sokak hareketinin asıl tehlikeli yönü ve olumsuz potansiyeli önderliğinden kaynaklanmaktadır. Bu, “milliyetçi-mukaddesatçı”, yani Türkiye gericiliğinin bütün renklerini bünyesinde toplamış bir önderliktir. Bunlar, darbecilerin tereddüte düşmesi ve darbenin kapsamının anlaşılmaya başlamasıyla birlikte tanklara ve darbeci askerlere karşı polis eşliğinde harekete geçen, kısmen silahlı oldukları söylenen Saray’a bağlı milisler ve kimi İslamcı örgütlere bağlı militanlardır. Bu öncü-militan gücün önümüzdeki dönemde bütün muhalif hareketlere, mesela yeni bir “Gezi”ye, Gezi benzeri bir harekete veya az çok geniş çaplı herhangi bir muhalif eyleme, “FETÖ”cü bir “darbe girişimi” olduğu gerekçesiyle, elbette Saray’dan alacakları talimatlarla ve polisle ortak bir organizasyon içinde saldırma ihtimalleri yüksektir. Bu ihtimal, sözü edilen güçlerin silahlandırıldıkları ve silahlandırılacakları söylentileri doğruysa (İnanmamak için hiçbir neden yok) giderek daha da tehlikeli bir hal alacaktır.

Yobazlar bizi keser mi..?

Burada yapılmaya çalışılan “Ay, yobazlar bizi kesecekler…!” edebiyatı değildir. Askeri darbelerin, örgütlü emekçilerin kitlesel biçimde hayatı durdurup sokakları ve bütün stratejik noktaları ele geçirmesiyle, bir direnişin ötesinde saldırıya geçmesiyle engellenebileceğini tarih bize öğretmiştir: 1917 Rusyası’nda Kornilov’a karşı Petrograd işçilerinin barikatlara koşması; 1920 Almanyası’nda Kapp darbesine karşı Berlin işçilerinin genel grevi; 1936 İspanyası’nda Franco ayaklanmasına karşı İspanyol işçilerinin bütün askeri birlik ve garnizonları kuşatması ve silah depolarını ele geçirmesi… Örneklerimiz bunlardır. Bu örnekler günümüzde yine sınıf temelli, ancak çok daha zengin biçimler alabilir. Ancak her sokak hareketine ilerici, demokrat, devrimci karakterini kazandıran, hareketin kendiliğindenliği-kitleselliği ölçüsünde hemen her toplumsal eğilimi barındırsa da (Hatta bazen bazı gerici eğilimleri) esas olarak o hareketin özgürlük, eşitlik ve siyasi demokrasi talep eden yönüdür. Yoksa sokakta devrimci olanla karşıdevrimci olan arasında hiçbir fark kalmazdı. Sokakta gördüğümüz her sivil kalabalığı, rejime veya bir darbeye karşı çıkmış olsalar bile sadece “biçimsel bir nesnellik” nedeniyle bağrımıza basmamız mümkün değildir. Gerici güçler arasında, kitlelerin de çeşitli biçimlerde kullanıldığı çatışmaların varlığı malûmdur. Bu nedenle çatışan güçlerin öznellikleri, hangi hedefler doğrultusunda çatıştıkları, neyi amaçladıkları ve “bize” ilişkin niyet ve tutumları çok önemlidir. Saf bir “demokrasi” olmadığı gibi sadece “sokakta” geçtiği için hayranlıkla bakacağımız saf bir kitle hareketi de yoktur. Ancak yukarıda dile getirdiğimiz ölçütlerle sokakta cereyan edenleri anlamamız, ayırt etmemiz ve bunların sonucunda bağımsız ve devrimci bir tavır takınmamız, darbelere karşı önderlik mücadelesine girişmemiz mümkündür. Ve yine ancak bu şekilde Türkiye’de gericilerin arasındaki mücadelelerde kendimiz olmayı, “taraftar” olmadan taraf olmayı; mesela Suriye’de Esat hanedanının burjuva despotluğuna karşı ayaklanan devrimci halk hareketiyle, IŞİD, Nusra, Fetih Ordusu, Abdülhamid Han Tugayı vb. selefi-İslamcı ve faşist muhalefeti ayırt etmeyi başarabiliriz.

Kitlelerin bir darbeye karşı sokağa çıkması karşısındaki tavrımız başta da söylediğimiz gibi, sadece “ilkesel” değil, aynı zamanda “devrimci ve politik” olmak zorundadır. Hani hep deriz ya, her şey görüntüden ibaret ve dümdüz olsaydı öyle diyalektiğe falan ne gerek kalırdı..!

Demokratlık ve gerçek demokrasi…

Anlaşılacağı üzere sorun basitçe, Saray’ın çağrısına uyarak ve devlet desteğiyle sokağa çıkan insanların “gerçek demokratlar” olup olmadığı değildir. Zaten bu memlekette “demokratlık” netameli bir konudur. Bırakın demokrasinin “sınıfsal boyutları ve karakteri” meselesini, en “düz” haliyle bile ele alındığında, milliyetçiliğin hemen her siyasi eğilimi kestiği bu toplumda, o demokratları CHP’nin 24 Temmuz’daki Taksim mitinginde bile çok fazla bulamazsınız. Pek çok demokratın bazı konular ve durumlarda adeta ışık hızıyla nasıl bir faşiste dönüştüğünü görmekteyiz! Yani bu memleketin “demokrasi” bağlamında sadece “havuz medyası”, mesela bir “Akit” sorunu değil, bir de “Sözcü” sorunu vardır…

Buradan kalkarak “sokaktaki kitleler” meselesini soyut bir demokrasi anlayışı veya “bizi kesip kesmeyecekleri” endişesi üzerinden değil, sınıf mücadeleleri, siyasi önderlikler, toplumsal kurtuluş ve özgürleşme sorunu açısından ele almak şarttır. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var, konumuz bir darbe teşebbüsüne karşı şu veya bu zamanda ve şu veya bu saikle de olsa sokağa çıkmış kitlelerdir ve onlar fiziksel ve zihinsel olarak kazanılmadan hiçbir şey yapmak mümkün değildir. Üstelik bu kitle, toplumsal, politik, ekonomik ve dinî bin bir yanılsama neticesinden sahte bir “cemaat dayanışmasının” kıskacına sokulmuş, ancak gerçek çıkarı, kurtuluşu ve özgürlüğü başka bir yerde olan milyonlarca işçiyi, emekçiyi ve yoksulu içermektedir. Bu nedenle öncelikle onlara şu anda tuttuklarının gerçek bir “demokrasi nöbeti” olmadığı, demokrasi mücadelesinin kendi sınıf düşmanlarının kapısını bekleyerek veya iktidarını koruyarak kazanılamayacağı; zaten darbeye kalkışanların bugünkü iktidar sayesinde, onunla işbirliği yaparak devletin, ordunun ve toplumun en kritik noktalarını ele geçirdikleri, bugünkü iktidarla, geçmişleri bir yana, en az on yıllık bir ortaklıkları olduğu; üstelik darbenin en başında, o, yıllarca toz kondurulmayan “mübarek zatın” ve “alnı secdeden kalkmayan” (gözleriyle namaz kılsalar da..!) adamlarının bulunduğu; sırada benzer işlere teşne başka tarikat ve cemaatlerin olduğu; darbenin de, OHAL’in de esas olarak kendilerine karşı yapıldığı ve ilan edildiği; sermayenin bir diktatörlük biçimine karşı bir başka biçiminin nöbetini tutarak kurtuluşun mümkün olamayacağı sabırla anlatılmalıdır. Çünkü nihayetinde, en düşük ücretlerle ve uzun saatler boyunca her türlü haktan hukuktan yoksun kayıtdışı, taşeron, kiralık işçi olarak çalıştırılıp kıdem tazminatlarına el konulacak olanlar ve inşaat tepelerinden düşüp ölenler onlardır. Bu insanlara, şu andaki siyasi inançları ne olursa olsun gerçek demokrasinin, kendilerini birer ücretli köle olmaktan çıkartıp “devletin kendisi” haline getirecek bir İŞÇİ DEMOKRASİSİ olduğunu söylemeliyiz.

Tanklara tırmanmak, genel grev, ama nasıl…?

Tabii, bütün bunlar, bu acil durumda hayal ürünü hikâyeler gibi gelebilir. Ancak söylediğimiz hiçbir şey acilen yapılması gereken ittifakların, kurulması gereken birliklerin, işe eldekilerle başlamanın önünde engel değildir. Zaten bunlar, sembolik olmanın ötesinde etkili biçimde bugüne kadar yapılmadıysa işimiz, imkânsız olmasa bile zor demektir. Hem gelenin “faşizm” olduğunu söyleyip hem de bu halde olmak, üstelik de “burnundan kıl aldırmamak” tuhaf bir durumdur. Mücadelenin başlangıç noktası, Cemaatçi temizliğinden çok daha fazlasını “vaat eden” OHAL’e ve Saray rejimine karşı mücadeledir. Ancak, darbelerin kapısı açılmıştır. Nihayetinde dönüp dolaşıp yine bizi vuracak olan bir başka askeri darbe karşısında sokağa çıkmak, tanklara tırmanmak ve siyasi bir genel grevle hayatı durdurmaktan başka bir çare olmadığı ve bunun ancak birleşik-örgütlü güçlerle mümkün olduğu gün gibi ortadadır. Bu mücadelenin özünün bir sınıf mücadelesi olduğunu göremeyenler, en radikalinden demokrat, devrimci veya en sıkı laiklik yanlıları olsalar bile boşa konuşmaktadırlar.

Marx’ın o özlü sözünü bir kere daha hatırlatalım: Devlet içindeki bütün savaşımlar… çeşitli sınıfların yürüttükleri gerçek savaşımların büründükleri aldatıcı biçimlerden başka bir şey değildir…

Evet, bütün bunlar sınıf mücadelesinin birer parçası ve yansımasıdır. Gerçek özgürlüğü ve demokrasiyi kazanmanın, tehlikeleri bertaraf etmenin ve potansiyelleri tarafımıza çevirmenin ve “karşı taraftaki” emekçileri kazanmanın sınıf esasına dayalı bir mücadeleden başka yolu yoktur…

Hakkı Yükselen
Sıradaki

İlgili Haberler