Venezuela: Chavizm sarsılıyor…

2016 yılı, Venezuela’da Chavez yanlısı iktidar için keskin bir viraj haline gelmiş durumda.

İlk kötü haber, sağcı muhalefetin oluşturduğu Demokratik Birlik Masası’nın (MUD) 6 Aralık’ta düzenlenen parlamento seçimlerinde elde ettiği açık zafer ile -1999 yılından beri ilk defa- yeni bir meclis çoğunluğunun oluşmasıydı.

MUD’un elde ettiği zafer, yoksulluktan kırılan yığınların özelleştirme ve serbest pazar yanlısı politikaların temsilcisi sağa duyduğu güvenden ziyade, yıllardır açık çek sunulan Chavez yanlısı yönetimlerin yol açtığı ekonomik ve sosyal yıkıma duyulan tepkiyle yakından ilişkiliydi.

İkinci sarsıcı gelişme muhalefetin şu sıralar başkan Maduro’ya yönelik yükselen hoşnutsuzluğu kullanarak, Maduro’nun düşürülmesiyle sonuçlanabilecek bir referandum arayışında oluşuyla yaşanmaya başlandı.

Bu öyle bir kriz ki, şimdi birinin yürütme diğerinin ise yasama gücünü elinde bulundurduğu, iki büyük politik güç, -Chavezcilik ve sağ- fırtına öncesi sessizlik içinde nihai savaş için güç biriktirmekte.

Kapitalist kriz ve petrol fiyatların düşüşü, Venezuela’yı derinden etkiliyor ve halkın gözünde hükümet de inandırıcılığını yitirmiş durumda. Milyonlarca kişi gıda ve ilaç kıtlığı yaşarken ve saatlerce dükkan önünde sıra beklerken, Maduro ve çevresindeki boliburjuvazinin lüks ve rahat hayatın devam etmesi büyük kırılma yaratmış durumda.

Maduro yönetimince başlangıçta günde 4 saat olarak planlanan elektrik kesintileri, bazı şehirlerde günde 15 saatten uzun sürüyorken, enflasyon dehşetli şekilde yükseliyor ve her geçen gün temel tüketim maddelerinin fiyatları artıyor.

Venezuela Merkez Bankası BVC’nin resmi verilerine göre enflasyon 2015’te yüzde 180,5 oldu, fakat hükümet son altı aydır rakam açıklamıyor. Anlayacağınız Nicolas Maduro’nun koltuğu iyiden iyiye sallanıyor.

Chavizm için bilanço vakti

Bir politik figür olarak Hugo Chavez ve akımının en ayırt edici yönü, kendisini 21. yüzyılın sosyalizmi olarak sunuşunda yatıyordu. Bu akımın ana iddiası, köklü bir sosyal ve yapısal dönüşüm için Marks, Lenin ve hatta Troçki gibi önderlerin önerilerinin güncellenerek aşıldığı yeni bir düzlemin mümkün olduğuydu.

Dünya solunun önemli bir bölümü bu söylemi daha ilk andan koşulsuz kabullenecekti. Kimi kesimler içinse Chavizm, azgınlaşmış neoliberalizm karşısında “ilerici ve antiemperyalist” kampı temsil ediyor, adeta ehven-i şer rolünü üstleniyordu.

Gerçekte Chavizm, Arjantin’de Peronizm ve Mısırda Nasırcılık ile benzer politik ve ideolojik temellere sahip bir burjuva milliyetçi akımdı. Ülkede üretilen birikimin daha geniş bir oranına sahip olmak isteyen burjuvazinin bir kesimi bir yandan emperyalizmi yeniden pazarlığa çağırıyor, diğer yandan ise devrimci kitle seferberliklerini tarumar ettikten sonra işçi sınıfı ve örgütleri üzerinde muazzam bir kontrol uyguluyordu.

Tarihsel planda ise bu akımların trajik ortak noktaları sınırlılıklarında gizliydi. Zira emperyalizm ve finans kapital ile pazarlık ve şantajlara dayalı “özgün bir yönetim” kurulabilse de gerçekten ondan kopulmadığı sürece er ya da geç bu hükümetler emperyalizmin açık bir aracına dönüşmüş olarak kariyerlerini noktalıyorlardı.

Chavizm bu noktada ikili bir talihsizliğin kurbanı oldu; ilk olarak emsal burjuva milliyetçilikleriyle- Peronculuk ve Nasırcılık gibi- kıyaslandığında tarih sahnesine çok geç ve elverişsiz şartlar altında çıktı.

İkincisi Chavizm’in üzerinde yükseldiği kapitalist endüstriyel gelişim ve üretim zemini Peroncu Arjantin’le kıyaslanamayacak kadar geriydi ve ülke temelde petrol gelirlerinin parazit misali tüketimine dayalı bir yarısömürge görünümü arz ediyordu, bu manzara asla değişmedi.

Sonuç olarak Chavez ve akımı sol içinde yaygın kanaatin aksine, işçi örgütlerinin ya dağıtıldığı ya da mevcut yönetime biat ettirildiği, endüstriyel altyapısı tümüyle gerilemiş bir Venezuela bıraktılar geriye. -1998 yılında ülke içinde endüstrinin %18 düzeyindeki ağırlığı 2012 yılına gelindiğinde %14’e gerilemişti-

Tümüyle petrokimya endüstrisine bağımlı kılınan ülkede bu endüstrinin yaklaşık %40’lık bir düzeyinin Chevron ve Exxon-Mobil gibi çokuluslu tekellerce kontrol edildiği, IMF’ye olan ve her yıl rekorlar kırarak artan dış borcun tıkır tıkır ödenmekte olduğu, bırakın emperyalizmden bağımsızlaşmayı, bugün daha fazla yoksullaşmış ve yarısömürgeleşmiş bir ülke Venezela.

Ya da şöyle düşünelim;

Chevron, Repsol Mitsubishi, Total ve Lukoi gibi çokuluslu şirketlerle birlikte oluşturulan karma petrol şirketlerine dayanarak sosyalizm kurulabilir miydi?

Ekilebilir toprakların %55’i, %2’lik bir azınlığın tekelindeyken, kamu emekçilerinin toplu sözleşme hakkına saygı duyulmazken, yaklaşık 4 yıldır çalışanların ücretleri zam yüzü görmemişken, sendikal bağımsızlık ayaklar altına alınıp devrimci örgütler için bile protesto bir suç unsuruna dönüştürülmüşken, sosyalizm inşa ediliyor olabilir miydi?

Oysa “21. Yüzyılın Sosyalizminin” bilançosu tam da buydu.