RTE’nin “Yeni Türkiye” adıyla inşa etmekte olduğu “neobonapartist” rejim, onun kişisel hırsları, aile ve yandaşlarının çıkarları, “gizli ajandaları” ve gelecek korkusuyla sınırlı biçimde ele alınamaz. Emin olun, mesele öyle tek başına kişisel, ruhsal, “tamamen duygusal” hatta yerel falan değil, had safhada evrensel ve de sınıfsal…

Bir neobonapartizm dalgası yayılıyor; hemen paralelinde, yer yer onunla iç içe geçen, başta Avrupa’nın emperyalist merkezlerinde kökleşip büyüyen ırkçı-popülist-faşizan siyasi-toplumsal hareketlerle birlikte… Bu Rusya, Türkiye, Macaristan, Polonya, Hindistan, Filipinler gibi ülkelerde ortaya çıkan ve dünyaya yayılan bir dalga. Yani bizimle sınırlı değil; genel bir eğilim. ABD’de yarın başkan olsun veya olmasın Trump’ı da bu bağlamda ele almak gerekiyor.

Dolayısıyla, bu eğilim, egoları patlayacak derecede şişmiş aşırı karizmatik liderlerin şahsında kişilik bulsa da belli ki daha fazlası söz konusu. Yani kişisel hırsların, diktatörlük heveslerinin ötesinde bütün ülkeleri ortak biçimde etkileyen temel bir nedene bağlı: 2008’den bu yana tüm dünyada ekonomik-mali-siyasi ve toplumsal alanları kesen ve inişli çıkışlı bir seyir göstererek sürmekte olan, kapitalizmin büyük bunalımı…

Bir zamanlar “tarihin sonu” ve “kapitalizmin nihai zaferi” olarak tanımlanan neoliberalizmin bütün dünyada yol açtığı yıkım ve tahribatın neden olduğu işsizlik, yoksullaşma, sosyal hak kayıpları ve bunların sonucu korku, umutsuzluk, panik, çaresizlik, ırkçılık, dini-manevi hurafelere sarılma ve bunların maddi-manevi istismarıyla ortaya çıkan bir gericilik dalgası üzerinde yol alıyoruz. İşçi sınıfı hareketinin yıllar süren toplumsal, politik ve ideolojik gerilemesi de bu dalganın büyümesinin çok önemli nedenlerinden biri. Kapitalizmin, hele ki boğazına kadar krizdeki kapitalizmin her türlü gericiliğin, bu arada faşizmin fideliği, faşizm mikrobunun ürediği bir bataklık olduğunu unutmayalım. Malûm, faşizmin “klasik” örnekleri bir kısım Batı demokrasilerinde ortaya çıkmıştı. Günümüzün ırkçı-popülist-faşizan ve de “neofaşist” hareketleri de en büyük başarılarını liberal Batı demokrasilerinde elde ediyorlar; kimi liberallerde “demokrasinin sonu mu?” türü endişeleri de yaratarak…

Bir sosyal demokratın tarifsiz acıları…

Troçki, kapitalizmin ağır krizinin her yanı sardığı durumlarda komünizmi “umudun partisi”, faşizmi ise “umutsuzluğun partisi” olarak tanımlar. Halihazırda iktidardaki örneklerin “faşizm” olduğunu söylemiyoruz. Vurgulamaya çalıştığımız, burjuva gericiliğinin ortak sosyoekonomik temelleri, burjuva baskı rejimlerinin ortak kökleri, akrabalıkları, yakın ilişkileri, hatta aralarındaki geçişlilikler…

CNN’de Chiristian Amanpour’a konuşan, Sosyalist Enternasyonal başkanlarından Antonio Guterres şunları söylemiş: “Hoşgörü yok oldu. Avrupa’nın uygarlığa katkısı aydınlanmaydı. Ama aydınlanma değerleri artık sorgulanıyor. Giderek rasyonal değerlerden uzaklaşıp irrasyonal mantık dışılıkları kılavuz alıyoruz!”

Beyefendinin “hakkı âlileri” var, ancak “zatı âlilerine” sosyaldemokratlar olarak kapitalizme, emperyalizme ve neoliberalizme yaptıkları ve hâlâ yapmakta oldukları hizmetleri ve işçi sınıfına ettikleri ihanetleri hatırlatalım. Kendisi, şikâyet ettiği akıldışı gericiliğin, diğerleriyle birlikte Avrupa toplumlarını da saran ırkçılık mikrobunun “demokratik Avrupa uygarlığının”nın hangi kanalizasyonlarında ürediğinden nedense hiç söz etmiyor. Neyse geçelim…

Büyük bir krizin dallı budaklı sonuçları…

Yani sorun öyle Türkiye’yle Tayyip’le sınırlı olmadığı gibi tek başına “kişisel” de değil. Her şeyden önce kapitalizmin dünyayı sarmış krizinin ve o krizin her ülkenin özgül şartlarında kendini ortaya koyuş biçimiyle ilgili.

Bu süreçler ve şimdilik yol açtıkları “neobonapartist” rejimler, baskıcı hükümet biçimleri, büyük burjuvazinin şu andaki politik eğilimlerinden kısmen bağımsız da olsa esas olarak kapitalizmin krizini “yönetmeyi” hedefliyorlar. Amaç, dünya bunalımının harekete geçirdiği, birbiriyle kesişen kriz dinamiklerini, daha da patlayıcı ve uzlaşmaz bir karakter kazanan toplumsal çelişkileri, sınıf mücadelelerini ve bunların yol açtığı toplumsal muhalefeti denetim ve baskı altına almak. Bunların hepsi gerçekte, politik egemenliğinde bazen ciddi kırpıntılar yapılsa da, toplumsal egemenliğinin devamı için burjuvaziye sunulan kurtuluş reçeteleri, sosyal-siyasal programlar.

Bunların gerçek hedefi, işçi sınıfının, toplumun emekçi, yoksul kesimlerinin, küçük burjuvazinin kapitalizme karşı öfkesinin kontrol altına alınıp kullanılması, nihai olarak krizin burjuvazi yararına çözümü ve elbette bedelinin proletaryaya ve yoksul halka ödetilmesi. Bu nedenle sermayenin uluslararası rekabette daha güçlü ve avantajlı bir konuma getirilmesi ve daha yüksek kâr oranlarına ulaşabilmesi için sosyal hakların olabildiğince geri alınması, daha düşük maliyetler, daha yüksek oranda sömürü, hem mutlak, hem de göreli artık değerin artırılması gerekiyor. Türkiye, Fransa ve daha pek çok yerde yapılan ve yapılmaya çalışılan iş yasası değişikliklerinin başka bir amacı yok: Demokratik veya antidemokratik, burjuva hükümetleri sermayenin hizmetinde…

Rejim mevzuları…

Bu krizler âleminde kendi sınıfsal konumu nedeniyle sermayenin selametini hedefleyen hükümetlerin memleket sathında toplumsal ve siyasi baskıyı artırmaları kaçınılmaz; aynı bizim memlekette olduğu gibi… Bu nedenle, bir başkanlık rejiminin aynı zamanda bir iç savaş rejimine zorunlu dönüşümü “iktidar çılgınına” dönüşmüş bir şahsın kişisel iktidar hırsına, bütün kaynaklara kendi ailesi ve “aşireti” yararına el koyma çabasına bağlanmaz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, mevzu çok daha derin ve dallı budaklıdır. Dünyayı saran bütün büyük krizler ekonomik, politik, toplumsal ilişkileri derinden sarsıp güç dengelerini değiştirir, “keskin toplumsal çatışmalar, hızlı politik kaymalar ve durumdaki ani politik değişmelerle dolu” (Troçki) bir döneme girilmesine yol açar. Bu durum aynı zamanda kaçınılmaz olarak sınıflar arası güç ilişkilerinde de değişimlere neden olur. “Sınıflar arası genel güç ilişkisi her aşamada yansımasını rejim biçiminde bulur. Güç ilişkisindeki (…) genel bir değişim kısa vadede rejim değişikliğine yol açar.” (N. Moreno)

Yani rejim değişiklikleri boşlukta oluşmaz. Bugün farklı tempolarda da olsa Türkiye ve bir dizi ülkede epeyce ortak özellikler gösteren süreçlerin esası budur. Türkiye’deki “başkanlık” hedefli rejim değişikliği süreci, genel dünya bunalımının yarattığı basınçların şiddetlendirdiği çelişkilerin bir ürünü, çeşitli yerel dinamik ve dolayımlar üzerinden bir yansımasıdır. Esasında burjuvazinin toplumsal egemenliği ve var olan üretim ve mülkiyet ilişkilerinin bekası daha baskıcı bir devlet biçimini (rejimi) zorlamaktadır. Bu nedenle sorun öyle “Tayyip” ile sınırlı değildir; o gider aynı sorunu çözmeye aday bir başka “belalı” gelir ve boğazımıza çöker! Hem yurtta hem de cihanda işçi hareketinin kapitalist saldırıya karşı başlattığı kıpırdanmaların güç kazanarak devrimci bir karşı dalgaya dönüşmesinden başka bir şansımız yoktur. Karşı devrimci dalga başka türlü kırılamaz…